Haftanın Filmleri

Körfez Savaşı aslında Denzel Washington için yabancı bir kavram değil. Malum, siyahi aktör 1996 yapımı 'Ateş Altında Cesaret'te (Courage Under Fire) bölgeye ilk kez ayak basıyordu.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Aktörü de konusu da Washington
Körfez Savaşı aslında Denzel Washington için yabancı bir kavram değil. Malum, siyahi aktör 1996 yapımı 'Ateş Altında Cesaret'te (Courage Under Fire) bölgeye ilk kez ayak basıyordu. Edward Zwick'in filmi, Kurosawa'nın ünlü klasiği 'Rashomon'un Hollywood tarafından askeri bir öyküyle yeniden harmanlanışıydı. Herkes yaşadığını farklı anlatıyor, en yakın arkadaşını 'dost ateşi'yle öldüren ve vicdan azabı içinde alkolizme kayan albay Nathaniel Serling (Denzel Washington) de, gerçeğin olabildiğince yakınına ulaşmak için çabalayıp duruyordu. Washington, yine Körfez Savaşı'nı fonda kullanan yeni yapımla karşımızda. Ama bir farkla; 'en beyaz' siyah, 'Mançuryalı Aday'da (The Manchurian Candidate) rütbesini düşürmüş. Bu kez canlandırdığı karakter binbaşı Bennett Marco. Filmin, 'Ateş Altında Cesaret'le yine bir kan bağı var; 'Mançuryalı Aday' da 1960'ların ünlü bir klasiğinin aynı adlı yeniden çevrimi.
Önce kısa bir özet yapalım: Binbaşı Marco'nun müfrezesindeki askerlerden biri olan Raymond Shaw'ın, arkadaşlarının anlatımıyla bir kahraman olduğuna karar verilmiş ve Shaw 'Şeref Madalyası'yla onurlandırılmıştır. İşin ilginci bu savaş kahramanı genç adam, hırslı bir politikacı olan Eleanor Prentiss Shaw'ın oğludur ve kadın senatör, Raymond'ı adım adım iktidara taşımak için her türlü gayreti sarf etmektedir. Şimdi zamanda çok kısa bir yolculuk yapalım: 1962 yapımı 'Mançuryalı Aday', John Frankenheimer imzasını taşıyordu ve film, çeşitli yönleriyle bugün 'politik bir klasik' muamelesi görüyor. Filmin önemi, aslında sinemasal değerlerinden çok o günün politik konjonktürüne ilişkin bir tür 'uyarı atışları' içermesiydi. Frankenheimer'ın yapıtının gösterime girmesinden bir yıl sonra Amerika başkanı John F. Kennedy'ye, aynı filmde olduğu gibi suikast düzenlenmişti.
Dünyayı şirketler kurtaracak
Peki günümüzün 'Mançuryalı Aday'ının böyle bir özelliği var mı? İşte meselenin özü de burada ortaya çıkıyor. 1960'lardan 70'lerin ortasına, hatta sonralara uzanan süreçte sinemanın şöylesine önemli bir işlevi vardı: Yaşanılan dünyaya ilişkin duyulan şüpheler, gölgesini perdeye düşürür ve 'resmi' yollardan dile getirilemeyen her türlü olgu, tez ya da gerçek, seyircinin zihninde kurgusal yolla varlığını hissettirirdi. Alan Pakula'nın 'The Parallax View'i, Sydney Pollack'ın 'Akbabanın Üç Günü' ya da Sidney Lumet'ın 'Şebeke'si... Hepsi de 'Bakın aslında meselenin doğrusu' türünden zihin egzersizleri yapan filmlerdi. Dünya 68 hareketini yaşıyordu ve yarına ilişkin umut taşımak için birçok neden vardı. Yönetmenler de bu inancın parçasıydılar ve işlevleri, bütün gezegeni saran dalganın görüntü kısmında, ikna edici hikâyeler anlatmaktı. 2000'li yılların 'Mançuryalı Aday'ı ise George Bush'un yönettiği bir Amerika'nın siyasi hicvi; üstelik teknolojinin de çok geliştiği bir dönemin ürünü. Mesela Frankenheimer'ın filminde sadece psikolojik telkinlerle gerçekleştirilen eylemler bu kez yerini vücuda yerleştirilen çiplere bırakmış. Ama bunca gelişmeye karşın, hatırı sayılır bir yönetmen olan Jonathan Demme'in ('Kuzuların Sessizliği'nin yönetmenidir kendileri) imzasını taşıyan yeni versiyon, istediği etkiyi yapmaktan uzak. Çünkü Demme'in filminde anlatılanlar kadar karmaşık meseleler yok ortada. Siyasi sistemi ele geçirmek için uğraşan şirketlerin varlığı, hiçbirimiz için o kadar da korkutucu bir şey değil. Aksine günümüzün çok da bildik bir gerçeği.
Ya bu filme ait, hiç değilse üzerinde konuşulmaya değer birkaç unsur? Senaristlerinden Daniel Pyne'ın daha önce 'Sum of All Fears' gibi politik bir fanteziyi kaleme alması, Dean Georganis'in 'Paycheck' gibi paranoyaya dayalı bir hikâyeyle tanınması, 'Mançuryalı Aday' türü, politik paranoyalar üzerine bir film için uygun seçimler olmuş. Orijinal filmdeki Frank Sinatra'nın rolünü Denzel Washington, Laurence Harvey'nin karakterini de Liev Schreiber canlandırıyor.
Her ikisi de yeterince iyiler. Ama filmin asıl pırıltısının Meryl Streep (o da Angela Lansbury'nin yerini almış) olduğunu görmek için özel bir çabaya gerek yok. Streep, Amerikalı eleştirmenlerin büyük kısmının 'Hillary Clinton'ı da hatırlatıyor' diye dikkat çektikleri Eleanor Prentiss Shaw rolüne, hedeflenen Makyavelizmi başarıyla katıyor. Filmin en zorlama yanı olan Güney Amerikalı çılgın doktorun vücutlara yerleştirdiği çip esprisi ise, filmi ağırkanlı bir politik denemeden çok Bondvari bir fanteziye taşıyor ki, bana kalırsa hiç gereği yokmuş.
Doğrusu günümüzün politik konjonktüründe 'Medusa Darbesi' (The Bourne Supremacy) gibi yapımlar daha gerçekçi ve şık duruyor. Yeni yapım 'Mançuryalı Aday'ı, 'politik gerilim' türüne aksiyonun da dahil olmasından hoşlanan seyirciler için tavsiye edebiliriz. Ya da şöyle ifade edelim; Michael Moore'un 'Fahrenheit 9/11'de anlattıklarını hareketli ve abartılı bir hikâye eşliğinde izlemek isteyenler, buyrun salona...



Kılıç gözden keskindir
Takeshi Kitano imzalı 'Zatoichi', kör ve yaşlı bir adamın, kılıç kullanma yeteneğiyle kötülerin hakkından gelmesini anlatıyor

Takeshi Kikano'yla son randevumuz bir hayli hüzünlüydü. Üstadın yönetip rol de aldığı 'Bebekler' (Dolls) sinemada aşk acısı üzerine son zamanlarda yapılmış en iyi filmlerden biriydi.
Ama biliyoruz ki aslında Kitano saf bir acının adamı değildir. Sinsi bir mizah ve arada bir yüksek volümle patlayıp sonra tekrar bilinen çizgisine oturan bir tempodur onu daha doğru tanımlayan özellikleri. Zatoichi, bir dönem Japon sinemasına damgasını vuran kült bir kahraman. Seriye dönüşen öykülerinde, kör bir masör ustasının adaleti sağlama gayreti ön plandadır.
Bildik bir western karekteri gibi evinden uzaktadır ve çoğu kez bela gelip onu bulur. Kitano'nun, aynı zamanda günümüz Japon gençliğini bu eski kahramanla buluşturmayı hedeflediği çalışması 'Zatoichi', baştan sonra bir stil denemesi. Son derece özenli kadrajlarda bir tür Sam Peckinpah'vari estetize şiddetin yakalanmaya çalışıldığı film, öyküsü ve kimi sahneleri itibarıyla Akira Kurosawa'nın 'Yojimbo' ve 'Yedi Samuray'ına şık göndermelerde bulunuyor. Bilinen formülleri tekrarlayan Kitano westerni ya da kılıç şakırtılı filmleri sevenler için zevkli sahneler ortaya koymuş
Yeri gelmişken: 'Karaoğlan', 'Kara Murat', 'Tarkan' filmlerini yapan Türk sineması, tarihi boyunca bir tane 'Zatoichi' düzeyinde film çıkaramadı. Dolayısıyla eksik parçaları tamamlamak açısından da salonun yolu tutulabilir. Ve bir hatırlatma daha: 'Kill Bill'in yanında 'Zatoichi' aynı sularda, şanına layık bir şekilde yüzüyor. Çünkü Kitano o toprakların gerçek sahibi, 'gibi' yapmasına gerek yok...