Haftanın Filmleri

Her neslin bir Indiana Jones'u olması gerekir... 'Büyük Hazine' (National Treasure) ilk elde bu tezin filmi gibi görünüyor ama sonuçta bizi 'Yok canım, olması da gerekmiyor, Indiana Jones her nesle yeter'e getiriyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Ulusal hazine avcıları
Her neslin bir Indiana Jones'u olması gerekir... 'Büyük Hazine' (National Treasure) ilk elde bu tezin filmi gibi görünüyor ama sonuçta bizi 'Yok canım, olması da gerekmiyor, Indiana Jones her nesle yeter'e getiriyor. Devasa prodüksiyonların ismi Jerry Bruckheimer'in imzasını taşıyan (ne yazık ki bu tür filmleri yönetmenleriyle anamıyoruz) 'Büyük Hazine', her şeyin ötesinde bir ulusun ruhunu okşayan yapımlardan. Eminim ki Amerikalılar salondan çıktığında 'ne kadar zeki insanlar' tarafından kurulmuş bir devletin üyesi olmalarıyla gurur duyacaklar. Ya diğer ülkelerin üyeleri? Bizlere de bu filmi seyredip, 'Yahu gerçekten Amerikalılar böyle şeylere inanıyorlar mı?' diye düşünmek kalıyor galiba...
Nesiller boyu hazine peşinde koşan Gates ailesinin en genç üyesi Benjamin Franklin Gates, tarihte Tapınak Şövalyeleri diye bilinen bir grubun efsanevi hazinelerinin Amerika'ya getirildiğine ve Yeni Dünya'da bir yerde saklanıldığına inanmaktadır. Bu konuda da kimi delilleri vardır. Hareket noktası ünlü Bağımsızlık Bildirgesi'dir. Gates'e göre bildirgenin arkasında birtakım şifreler vardır ve bu şifreler onu başka şifrelere, sonuçta da hazineye götürecektir. Hikâye Gates'in, İngiliz işadamı Ian Howe'la birlikte kuzey kutbunda ilk araştırmalara başlamasıyla açılıyor. Film, elini çabuk belli ediyor; kutupta Gates ve Howe iki ayrı cephedeki yerini alıyor; biri iyi, diğeri kötüdür ve ikisinin de amacı hazineye ulaşmaktır. Filmin gerisi ise Washington, Philadelphia ve New York gibi duraklarda geçiyor.
Vasat filmleriyle hatırlanan Jon Turteltaub'ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmde ana karakter Gates, bir tür 'tarih otistiği' tavrıyla önüne uzatılan pirinçleri topluyor ve adım adım hedefe doğru ilerliyor. Film bütün bu noktalarda zoraki detaylarla bizi yoruyor ve seyircisine karşı 'Sizi kandırmak çok kolay' türü bir tavır takınıyor. Öte yandan Gates, tarihsel iz sürücülüğe soyunurken yanına bir teknoloji dâhisi Riley Poole'u ve Ulusal Arşiv'in (nedense) Alman kökenli güzel müdiresi Abigail Chase'i ('Truva'nın Helen'i Diane Kruger) alıyor.
Onlar ki her şeyi bilirler!
Üçlü, Ian Howe ve çetesiyle bir tür 'elim sende' oynuyorlar. Arada da Bağımsızlık Bildirgesi'nin en önemli ayaklarından olan Benjamin Franklin'in paratoneri icat etmekle kalmadığını, arada etrafa birkaç nesil sonrasında bile çözülebilecek ipuçları bıraktığını görüyoruz. Hatta Wall Street'in ta o zamanlardan bile önemli bir yer olduğunun altının çizildiğini fark ediyoruz.
Sonuç: Eskiler için Indiana Jones'u, yeniler için de 'Lara Croft: Tomb Raider'ı andıran, Amerikalı eleştirmenlerce de 'Da Vinci Şifresi'ne çok benzediği (bana sorarsanız, kitabı okumadığım için bilemiyorum) iddia edilen 'Büyük Hazine', alttan alta 'masonları' da legal bir çerçeve içinde bize sevdirmeye çalışıyor. Ne yazık ki bunca hedefin sonunda da pek inandırıcı bir filme dönüşemiyor. Nicolas Cage her zamanki formunda; Jon Voight, Harvey Keitel, Christopher Plummer, ara rollerdeki saygıdeğer isimler; Diane Kruger güzelliğin adresi; Sean Bean de yeterice kötü ve karizmatik. Bu kadar gerekçe size tatmin ediyorsa, buyrun salona...



Tesadüfün böylesi
İlişkiler üzerine sempatik bir komedi 'Tatlı Belayla Flört' ve birinci Körfez Savaşı'na komik yaklaşmak isteyen, milliyetçi bir tavrı olmayan ama Arapları da vestern dönemi filmlerindeki Kızılderililer gibi gösteren 'Üç Kral'... 'Spanking The Monkey'i ise izlemedik. Geride bu üç filmi bulunan David O. Russell, 'Tesadüfler'de (I love Huckabees), entelektüel bir zihin jimnastiğine soyunuyor.
Buraya kadar her şey normal; ama bizi böylesi zorlu bir deneye sokmasına ya da ortak etmesine ne demeli? Tamam, anlıyoruz, filmin referansları Batı medeniyetinin Freud'la yaptığı kutsal ittifak.
Bilinçaltlarımız, kâbuslarımız, korkularımız her şeyi belirliyor. Bu çok yeni de olmayan gerçekler üzerine uçuk kaçık bir 'kara komedi' ortaya koymaya çalışmış yönetmen Russell. Karakterlerinin çevreci ya da felsefeci olmasıyla da modern bir çabaya soyunmuş. 'Tesadüfler' ilginç, orijinal ve özel bir çabanın ürünü, ama çok yorucu. Ben kendi adıma onca ayrıntının içinde boğulabilecek ve hedefi belli bir limana, bu denli ara duraktan sonra ulaşabilecek kadar güçlü bir seyirci değilim; ama eminim ki bu yolculuğa katlanacaklar vardır. Onlara iyi seyirler ve yolculuklar diliyorum...


5x2 kaç eder dersiniz?
Mükemmel bir filmin ardından atılacak her adım tehlikelidir. Şükür ki François Ozon, bizi hayal kırıklığına sürüklemiyor. Enfes bir polisiye gerilim olan 'Havuz'dan üzerimize sıçrayan sular henüz kurumuşken bu kez de öykü olarak belki fazla bildik, ama kurgusal atlamalar ve şaşırtmalarla dinamizmini ayakta tutan 'Beş Kere İki'yle huzurlarımıza geliyor 1967 doğumlu Fransız.
Ozon, kahramanları Marion ve Gilles'i ayrılık çanlarının çaldığı andan alıyor; her yeni adımda hikâyenin bir öncesine götürüyor ve kolayca hatırlanacağı gibi 'Dönüş Yok'vari üslupla 'sonun başlangıcı'na uzanıyor. Böylesi bir filmi anlatmak kabul edersiniz ki zor; çünkü bu aktarım seyir zevkine zarar veriyor. Dolayısıyla kısa bir özet geçelim; evlilik çok eski bir müessese ama hâlâ varlığını koruyor. Açmazlarını da...
Ozon, erkeği de kadını da tanıdığını gösteriyor; iki tarafa eşit yaklaşıyor ve müessesenin doğasından kaynaklanan meseleleri tüm samimiyeti ve yüzleşilmesi gereken korkularıyla perdeye yansıtıyor. Film, içten içe güçlü bir kalemin varlığını da bizlere hissettiriyor; ki o kalemin ismi Emmanuele Bernheim... Birkaç yıl önce Kitap Fuarı dolayısıyla İstanbul'a yolu düşen, kimi yapıtları Can Yayınları'ndan çıkan Bernheim'ın Ozon'la işbirliği, 'Havuz'daki gibi olumlu sonuç vermiş. Valeri Bruni-Tereschi'nin muhteşem oyunculuğunun da altını çizelim. Kesinlikle kaçırmayın.