Haftanın Filmleri

Önce küçük bir 'yakın tarih' gezisi... 1990'lı yıllarda sinema adına gerçek bir renkten bahsedeceksek, parmaklar en ciddi adres olarak Çin'i göstermeli.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

'Kahraman'a uçuş serbest
Önce küçük bir 'yakın tarih' gezisi... 1990'lı yıllarda sinema adına gerçek bir renkten bahsedeceksek, parmaklar en ciddi adres olarak Çin'i göstermeli. Keza iki ismin de altı, koyu renkli kalemle çizilmeli: Zhang Yimou ve Chen Kaige. Yimou 'Kırmızı Fener', 'Qui Ju'nun Öyküsü', 'Yaşamak', 'Şanghay Çeteleri'; Kaige de 'Elveda Cariyem', Temptress Moon', 'Yellow Earth' gibi filmlerle tanındı. Şükürler olsun ki, İstanbul Film Festivali sayesinde bu filmlerin çoğu bizde de gösterildi ve Çin sinemasının yükselişine eşzamanlı tanıklık edebilme fırsatına kavuştuk. Kaige, genel olarak antikomünist tavırla yaklaştı meselelere ve sisteme ilişkin sert bir muhalefi seçti. Yimou da yaşanılanlara eleştiri getirdi ama bunu sistemden çok 'Ne yazık ki bunlar da oldu' türü iyimser bir tavrı yeğledi genellikle.
'Kaplan'ın izini sürüyor
Kaige'nin sesini uzun zamandır işitemiyoruz (ya da sesi bizim buralara ulaşmıyor), Yimou ise Batıda da coşkuyla karşılanan filmi 'Kahraman' (Hero) dolasıyla huzurlarımızda. Lakin 'Kahraman', Yimou sinemasını tanımak ve kodlamak için doğru bir seçim değil. Çünkü film, herhangi bir karesine baksanız kolaylıkla teşhisini koyacağınız türden bir başka akrabalığın ürünü. Evet 'Kahraman', 'Kaplan ve Ejderha'nın (Crouching Tiger, Hidden Dragon) izini sürüyor. Ang Lee'nin kendi filmografisi içinde bambaşka bir yeri tarif eden, Uzakdoğu dövüş sanatlarına ithaf edilen 'Bale gibidir'i müthiş bir koreografiyle sunan yapıtını yani.
'Kaplan ve Ejderha'nın ardından geçen dört yılın sonunda huzurlarımıza gelen film, işin görselliğini daha da üst noktalara taşımış. Ang Lee'nin filminde akıp giden bir öykü ve araya giren olağanüstü dövüş sahneleri vardı. Yimou'nun filminde ise akıp giden dövüş sahneleri ve araya giren bir öykü var.
Günümüzden yaklaşık olarak 2 bin 200 yıl önce geçen filmde, ülke tarihinde 'Savaşan Eyaletler Dönemi' olarak adlandırılan zaman dilimine ait bir öykü anlatılıyor. Yedi krallığa bölünen ülkede iktidarı elinde tutup genişlemek isteyen Qin Kralı'na defalarca suikast düzenleniyor. Bu döneme ait birçok suikast öyküsünden bir tanesini perdeye taşıdığı iddiasındaki 'Kahraman'ın genel tavrı, Akira Kurosawa'nın defalarca didiklenen filmi 'Rashomon'u da hatırlatıyor.
Film boyunca aynı hikâyeyi farklı cephelerden izliyoruz.
İsimsiz suikastçıyla Kırık Ok, Uçan Kar, Uzayan Gökyüzü gibi karakterlerle beslenen film, yer yer diyalogları vasıtasıyla felsefe yapmaya soyunuyor ama suyu bulandırmaya gerek yok; niyet belli. 'Kaplan ve Ejderha'nın güzergâhını genişletmek. Doğrusu görüntü yönetmeni Christopher Doyle, yapım tasarımcıları Huo Tingxiao ve Yi Zhenzhou, aksiyon yönetmeni Tony Ching Siu Tung ve kostüm tasarımcısı Emi Wada mükemmel sıfatını hak eden bir iş ortaya koymuş. Filmin her bir karesi, üzerinde fazlasıyla çalışılmış, özen gösterilmiş ve en estetik kadraj yakalanmak için uğraşılmış hissini veriyor. Dövüş sahneleri gerçekten bale tadında. Özel kostümlerin mekânlarla uyumu ise gözleri ve ruhları dinlendiriyor.
Sonuçta kolayca dudak bükülemeyecek, saygıdeğer bir çabanın ürünü olarak karşımıza gelen 'Kahraman', hedefini buluyor. Ama yine de biz, Yimou'yu o küçük ama seyircinin yüreğine direkt seslenen ve festival atmosferi içinde bıkıp usanmadan koşuşturduğumuz filmler arasında, çok özel yere sahip olan yapımların yönetmeni olarak hatırlamayı yeğlerdik.



Erkek adam 'renkli' dans etmez...
Richard Gere cephesinde yeni bir şey yok. 'Chicago'da nerede bıraktıysanız, yine orada. Yine bir avukat, yine dans âlemlerinin etrafında dolaşıyor. Ama bu kez işi biraz daha ileriye götürüyor ve zorlu figürler için bizatihi pistin ortasına atlıyor.
Önce hikâye: Her akşam iş çıkışı eve yollanırken trenin penceresinden tanık olduğu bir kare, avukat John Clark'ın merakını cezbeder. Üzerinde Miss Mitzi's Ballroom Dancing Studio yazan kırmızı ışıklı tabela ve pencerede kendini unutmuş gibi duran bir kadın vardır gözlerinin önünde. Sonuçta şansını dener ve farklı bir dünyanın kapılarını aralar. Peki bu bir orta yaş krizi midir? İşin aslına bakılırsa öyle de görünmez; çünkü karısı ve kızıyla son derece mutlu bir hayatı vardır avukat Clark'ın. Ama öykü bize öyle anlar sunar ki, avukatın dans salonundaki öğretmen Pauline'e ilgi duyduğu hissine kapılırız. Ne yani, gerçekte böyle bir ilgi yok mudur?
'Yan kadro'dan sevgiler...
1996 tarihli bir Japon filminin (hayret, bu kez gerilim filmi adaptasyonu yok) Amerikan versiyonu olan 'Aşka Davet' (Shall We Dance?), konu açısından öyle çok da iri laflar peşinde koşmuyor. Ama yine de filmin tuhaf bir cazibesi var. Bunda da galiba müthiş yan kadronun payı var. Bir kere dans kursuna devam eden karakterler unutulmaz: 'The Station Agent'tan hatırladığımız Bobby Cannavale homofobik ve maço Chic'te, Lisa Ann Walter düşkün kadın Bobbie'de, Omar Benson Miller (ki kendisine genç Forest Whitaker demek de mümkün) her daim terli Vern'de, Stanley Tucci gündüz avukat, gece pistlerin çılgını Link Peterson'da ve Richard Jenkins de, (düşük kalibreli) Mike Hammervari dedektif Devine'da mükemmel. Richard Gere sırıtmıyor, rolüne zarafet katıyor ve hâlâ yakışıklı duruyor. Jennifer Lopez ise son derece mekanik oynuyor ve kadronun en yeteneksizi olarak fazlasıyla dikkat çekiyor. Üstelik Richard Gere'la da pek uyumlu görünmüyorlar (Nerde 'Aşk ve Para'daki George Clooney-Jennifer Lopez birlikteliği?).
İngiliz yönetmen Peter Chelsom'ı 'Hear My Song'la tanıyıp sevmiştik. Sonrasını getiremedi. 'Aşka Davet', 'Hear My Song' çapında değil ama yine de sevimli ve izlenmeye değer. Özellikle dans sahneleri çarpıcı ve eğlenceli.