Haftanın filmleri

Haftanın filmleri
Haftanın filmleri

Filmin başrollerinde Abdullah Gül?ün ?Hollywood şubesi? George Clooney ve Vera Farmiga var.

Atılmasına karar verilenlere, bu durumu bildirmek durumunda olan bir adamın hikâyesini anlatan 'Aklı Havada', yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle gerçek bir 'felaket filmi' olmuş. Genç yönetmen Jason Reitman da, bu felaketin panoramasını sevimli, sempatik ve akılcı bir üslupla çizmiş
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Gökyüzünde yalnız gezen insanlar...

Malum, Amerikan sineması ‘felaket filmleri’ni çok sever... ‘2012’in şoku üzerimizden ‘henüz’ atılmışken yeni yılın ilk ‘felaket filmi’yle de bu hafta yüzleşiyoruz. Hoş, genç yönetmen Jason Reitman’ın imzasını taşıyan ‘Aklı Havada’da (Up in the Air), sırasıyla çöken büyük eyaletler, dünya başkentleri ya da özel efektlerin boy gösterisi yok ama önce Amerika’yı, ardından da insanlığı derinden etkileyen ‘ekonomik kriz’in izleri var. Yani bu kez ‘gerçek’ bir felaketin filmiyle karşı karşıyayız. Walter Kirn’ün 2001 tarihli romanından sinemaya uyarlanan yapımda öykü, günümüze taşınmış ve var olan ahlaki ve ruhsal krize, ekonomi de eklemiş. ‘Aklı Havada’nın merkezinde 40’lı yaşlarını süren, yalnız mı yalnız bir adam var. Ryan Bingham adlı kahramanımız, küçülme yolundaki şirketlerin, çeşitli şehirlerdeki ofislerine gidip kapıya konulmasına karar verilen elemanlarına, bu kötü ‘haberi’ kimi kelime oyunlarına başvurup süsleyerek verme gibi ‘kirli bir iş’in sahibi. Ya da amiyâne tabiriyle bir ‘felaket tellalı’.
Havalimanı sevdalıları..
Bu iş için yılın 322 günü, uçakla seyahat ederek oradan oraya koştururken bütün hayatını bir valizin içine sıkıştırıyor. Evi yok, karısı, çocukları yok, dolayısıyla da ‘köksüz’ bir hayatın sahibi. Ama bir an durup düşünme fırsatı da olmadığı için, durumunu kendi açısından vahim olarak da nitelemiyor. Özgür, başına buyruk yaşayıp gidiyor. Ve yollarda tanıştığı, çekici bir işkadını olan Alex Goran’la da, rastlaştığı noktalarda ‘geleceksiz’ bir ilişkiyi paylaşıyor (Halk arasında ‘Fuck body’ denilen cinsten. Sinemada, yakın bir zaman önce Julia Roberts’la Clive Owen’ın başrollerini paylaştığı ‘Duplicity’de de, benzer bir ilişkiye tanık olmuştuk. Ayrıca ‘Aklı Havada’, ‘Havalimanı sevdaları’ açısından uzaktan uzağa Dustin Hoffman ve Emma Thompson’lı ‘Last Chance Harvey’i de hatırlıyoruz).
Ve fakat, patronu Craig Gregory günün birinde Ryan’ı merkeze çağırıp bundan böyle, genç ve enerjik verimlilik uzmanı Natalie Keener’ın, var olan sistemi demode kılan yeni fikirlerinin ve tarzının uygulamaya sokulacağı söylüyor. Peki yeni sistem ne derseniz de, olay şu: Bingham’ın yaptığı, “Özetle kovuldunuz” konuşması, artık insanların yüzüne karşı değil ‘webcam’den, bir tür ‘telekonferans sistemi’yle gerçekleşecektir. Böylece de, ‘felaket tellalları’nın da şehir şehir gezmesine gerek kalmayacaktır. Ryan, yanında Natalie’yle birlikte hem eski, hem de yeni uygulamayı yerinde görmek ve göstermek üzere yola koyuluyor. ‘Aklı Havada’, birkaç koldan ilerleyen bir film. Merkezde öncelikle bir kapitalizm eleştirisi var. Genç Natalie’nin önerisiyle birlikte, aslında sistemin eski yöntemlerinin bile daha insani olduğunu düşündürebilecek hamlelere hazır olmamız gerektiği yönünde bir mesaj almak mümkün (hoş, 90’lı yıllarda Türk basınının kimi patronları, birçok eski ve emektar kaleme, kartlarını turnike kapılarında okutmayarak, ‘Aklı Havada’nın ‘akla getirdiği’ yöntemleri çoktan denemişti ya). Öte yandan bu kapitalizm eleştirisinin yanında, çoktan mutsuzlaştırılmış ama Ryan gibi yaşananları ‘mutsuzluk’ olarak addetmeyenlerin öykülerine de mikrofon uzatıyor. Reitman’ın filmi, aynı zamanda Natalie Keener gibi, çok iyi okullarda okumuş, hemen sistemin en üst noktalarına gelmeye talip, hırslı, genç ‘genius’ların da, o büyük özgüvenlerine rağmen ilk sert savunma bloğunda nasıl darmadağın olduklarının da altını çiziyor. Keza öykü Ryan’ın, kardeşinin düğünü dolayısıyla Winconsin’e, kahramanın ‘doğup büyüdüğü topraklara geri döndüğü bölümlerde de, taşranın yalnızlığına ve orada da pek bir çözüm olmadığına dikkat çekiyor (mesela damat, tam da tören öncesi evlilik korkusu yaşıyor ve film, bu fobisinin, boş bir korkuya tekabül etmediğini bize gösteriyor. Hoş, hayat da bunu gösteriyor ya). Alex ise, özellikle düğün seremonisi boyunca, Ryan’a eşlik ederken, adamcağızın aklına evliliği ve birine bağlanmayı düşürüyor ama gelgelelim onun da, bu sisteme yönelik kendince bir ‘itirazı’ var ki, bu itirazı da anlatmaktan ziyade, salonun yolunu tutanların keşfetmesine bırakalım. 

Zamanımızın Cary Grant’i
Oyunculuklara gelince; Ryan’da George Clooney, yine zamanımızın Cary Grant’i olduğunu hatırlatır kadrajlarla ve mimiklerle karşımıza geliyor. Orta yaşında keşfedilen tecrübeli aktör, her zamanki gibi pür karizma, pür yakışıklılık ve pür sevimlilikle huzurlarımızda. Clooney’in, ‘One Fine Day’de Michelle Pfeiffer’le birlikte olduğu her kare bana, “İşte modern zamanların birbirine en çok yakışan çifti” diye düşündürmüştü. İki yıl sonra, ‘Out of Sight’ı izlediğimde de Jennifer Lopez’le birlikte olduğu her karede, benzer bir duyguya kapıldım, Clooney şimdi de, Alex rolündeki Vera Farmiga’yla birlikte aynı hissiyatı yayıyor perdeye. Şöyle bir tarife soyunmak zorundayım: Clooney, gerçek santforlara benziyor. Yanına kimi koyarsanız koyun, o sanatını gösteriyor, gollerini sıralıyor...
‘The Departed’dan bu yana yükselişi süren Farmiga da, sanırım ‘Aklı Havada’dan sonra ‘Premier Lig’e dahil olanlar arasına katılacak. Natalie’deki Anna Kendrick ise, sinir bozucu kız rolünde, yeterince sinir bozucu... İşten atılanlar grubunda rastladıklarımız arasında da ‘The Hangover’dan aşina olduğumuz Zach Galifianakis ve ‘Juno’nun babası olarak hatırladığımız JK Simmons, bir parça öne çıkıyor, Ryan’a 10 milyon uçuş miline ulaşan o ‘çok özel’ yolculardan birini hatırlatma görevini üstlenen kaptan pilotta da, karşımıza bıyığın en çok yakıştığı adamlardan biri olan Sam Elliott’ın çıkması filmin bir başka hoş sürpriziydi (bizim kuşak 1944 doğumlu bu oyuncuyu, 70’lerin sonunda, TRT dönemindeki ‘Aspen’ adlı dizide tanımış ve sevmişti).

Adam kovma sanatı
‘Hayalet Avcıları’ serisinin yönetmeni olarak bilinen Kanada kökenli Ivan Reitman’ın, babası gibi yetenekli oğlu Jason’ın imzasını taşıyan ‘Aklı Havada’ sonuç olarak ‘Adam kovma sanatı’ üzerine bir şeyler söylerken, son derece ‘bireysel’ bir dünyanın açmazları ve yarattığı iletişimsizlik üzerine de, felsefi açıdan karamsar, ama üslup olarak komik ve neşeli bir hava tutturuyor. Doğrusu ben kendi açımdan galiba bu filmden daha fazla şey bekliyordum ve bittiğinde de, perdede o kadar da derin bir şey seyretmediğim hissine kapıldım. Ama yine de hakkını yemek istemem, daha önce ‘Juno’sunu seyrettiğimiz (DVD’si çıkan, ilk filmi ‘Thank You for Smoking’i henüz izlemedim) Jason Reitman’ın bu genç yaşında, bu hoş filmin altından kalkması, gelecekteki işleri açısından ümit veriyor. Gerçekçi sonu da cabası...

Bırak demode kalsın... 

Robert Downey Jr, sinemanın yeni ‘Sherlock Holmes’ü. 

‘Lock, Stock and Two Smoking Barrels’la sinema dünyasına muhteşem bir giriş yapan ama arkasını getiremeyen Guy Ritchie, son filminde ise bir İngiliz klasiğine, ‘Sherlock Holmes’e el atmış. Sir Arthur Conan Doyle’un ünlü karakteri, Ritchie vasıtasıyla önce
Londra’yı, sonra da bütün dünyayı tehdit eden Lord Blackwood’a karşı mücadele ediyor. Ritchie’nin üslubu malum; görselliği hikâyenin çok çok önünde tutmak ve bütün enerjisini, o kendine özgü kurgu oyunlarına harcamak.
Britanyalı yönetmen, ‘Sherlock Holmes’te bu kez görselliği biraz daha geriye çekmiş ve hikâyeye de yüklenmiş. Ama ortaya çıkan sonucun, öyle ahım şahım bir iş olduğunu söylemek mümkün değil. Harry Potter’ın Valdemort’u gibi Blackwood da, iki yüzyıl evvelsinin kötü adamı olarak, ortalığı ‘büyüyle’ karıştırmak istiyor, Holmes ve yardımcısı Watson da, büyüye karşılık mantık ve bilimle meseleye yaklaşmayı ve olayları çözmeyi yeğliyorlar. Film, asıl derdini ancak bir saat sonra açıklıyor. Kalan bir saatte de aksiyonun daha bir ön planda olduğu bir yapım izliyoruz. Conan Doyle’un karakterleri, bu kadar aksiyonel miydi, ya da öyküleri bu kadar hareket içerir miydi? Elbette ki hayır. Film de zaten, bu ‘konvansiyonel mantığı’ yıkmak ve ortama alabildiğine hareket getirmek istemiş. Ama çıkan sonucun kendi adıma çok da tatmin edici bir yapıma tekabül etmediğini söylemeliyim.

Manhattan, sen etme...

‘Kim Kiminle Nerede?’de başrolleri Larry David ve Evan Rachel Wood paylaşıyor.

Müjde, Woody Allen tekrar memleket topraklarında... Londra üçlemesinin (‘Match Point’, ‘Scoop’ ve ‘Casandra’s Dream’) ardından Katalunya’ya uzanıp ‘Vicky Cristina Barcelona’yı çeken üstad, ‘Whatever Works’te (Nedense filmin Türkçe isminde ‘Kim Kiminle Nerede?’ gibi magazin programları tadında bir çağrışıma gitmişler) yeniden Manhattan’a dönüyor.
Yakın çevresinde insanlığa olan inançsızlığı ve nefretiyle bilinen ve Nobel almanın kıyısından dönmüş eski bir fizik profesörünün etrafında Allen, yine bildik yaşlı, huysuz ve mızmız karakterlerinden birini sahaya sürüyor. Filmde Profesör Boris Yellnikoff rolünde Larry David’i izliyoruz ama aslında o karakterin Woody Allen olduğundan eminiz. Öykü, yaşlı profesörün çok konuştuğu için sıkıldığı eşinden boşanmasının ardından serseri bir hayat sürerken, evine sığınan Melodie St. Ann Celestine adlı taşralı ama son derece güzel bir kızla yaşadığı ilişkiye anlatıyor. Önceleri kızcağızı küçümseyen, her hareketinin göze battığını söyleyen Yellnikoff, zaman içinde Celestine’i sever. Bu arada kızın ardından annesi Marietta ve daha sonra babası John da kapağı New York’a atarlar ve dengeler birdenbire değişir.
Şehirlilik, nevrotik Manhattan’lılık, snopluk, sevgisizlik gibi temalar karşısına taşrayı, cahil cesaretini, Cumhuriyetçilik’i koyan Allen, yine son derece başarılı, son derece zekice diyaloglar eşliğinde gelişen bir filme imza atmış. Göze batan tek unsur, kızın babasının da öykünün sonunda değişimini eşcinselliğe kadar vardırması olmuş. Ama yanlış anlaşılmasın, burada göze batan şey eşcinsellik değil, abartılı değişim. Neyse, Woody Allen dünyasında yok yoktur ve bu kadar kusur da, ‘Manhattan kadısı’nda olur...

Pıtırcık
Çocuk edebiyatının en haşarı karakterlerinden ‘Pıtırcık’, şimdi film uyarlamasıyla karşımızda. Hikâye, ailesi ve arkadaşlarıyla mutlu mesut yaşayan küçük Pıtırcık’ın bir kardeşi olacağı haberini alması ve bu badireyi atlatma stratejileri üzerine. Laurent Tirard’ın yönettiği Fransız yapımı ‘Pıtırcık’ta (Le petit Nicolas) Maxime Godart, Valerie Lemercier, Kad Merad, Sandrine Kiberlain gibi isimler rol alıyor.

Gelecekten Bir Gün
‘Issız Adam’ parodisi ‘Kızsız Adam’ videosundaki performansıyla internet fenomenlerinden birine dönüşen Hayrettin Karaoğuz’un rol aldığı film, platonik aşka tutulan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Karaoğuz’a Hande Subaşı, Rasim Öztekin ve Neco’nun eşlik ettiği filmin yönetmeni Boğaçhan Dündar.

Çabalama ‘Kaptan’ ben gidemem...

Ümit Ünal imzalı ‘Kaptan Feza’, bir mafya tetikçisinin sığındığı gecekonduda sevgiyi bulmasını anlatırken ‘fantezi’ye de kaçıyor. Ne var ki film, istediği etkiyi yaratamamış
Sinemamızın çizgi üstü yönetmenlerinden Ümit Ünal, ‘Gölgesizler’in ardından bir kez daha yapımcılığını Hakan Karahan’ın üslendiği bir projeyle, ‘Kaptan Feza’yla karşımızda. Film, bir mafya tetikçisi olan Ömer’in, yaşadıkları üzerine odaklanıyor. İkinci sınıf bir aktör olan ve sinema serüveni boyunca sadece ‘Kaptan Feza’ adlı yapımda başrolü üstlenen babasının trajik ölümünün ardından mafyanın elinde büyüyen ve sonuçta tetikçi olan Ömer, artık yaşadığı hayattan sıkılmıştır. Patronu Selami’nin verdiği son işi hallettikten sonra, tası tarağı toplayıp, güneyde bir yerde, bahçeli bir evde hayat sürmenin hayalini kurmaktadır. Ne var ki gelişmeler, onu patronuyla karşı karşıya getirir. Peşinde eski meslektaşları, bir gecekondu mahallesindeki minik bir eve sığınır. Evin küçük kızı Asu, sık sık ‘Kaptan Feza’yı izlediği için pencereden içeri düşen bu adamı, Feza sanır. Ömer ise babaannesi Solmaz hanımla ve hemşire Elif’in bakıp büyüttüğü Asu’nun hayallerini yıkmamak adına Feza rolünü sürdürür. Öte yandan evin etrafındaki Selami ve adamları, çemberi daraltmaktadır.
‘Çizgi üstü yönetmenlerimizden’ dedik ama ne yazık ki ‘Kaptan Feza’, Ümit Ünal’a hiç de yakışmayan bir film olmuş. Son derece kötü oyunculuklar, son derece kötü diyaloglar ve hiçbir anında inandırıcılık içermeyen olaylar dizisinden oluşan yapım, 80 sonrası bunalım sineması örnekleri veren yönetmenlerimizin filmlerini hatırlatıyor. Ayrıca işin içinde, birdenbire zuhur eden bir solculuk, açlık grevleri ve ‘Hayata dönüş’ operasyonu bölümü var ki, bu da ‘Kaptan Feza’yı, ilk uzun metrajını çeken ve öyküsüne her şeyi katmaya çabalayan yönetmenlerin çizgisine yaklaştırmış.

Bu nasıl Türk mahallesi?
Mesela bir gecekondu mahallesi düşünün, iki yalnız kadının yaşadığı evin karşısına birtakım adamlar çöreklenmiş ve onlarla kimse ilgilenmiyor. O kadar çatışma oluyor, bu, meraklılığıyla nam salmış memlekette bir kişi pencereden kafasını uzatıp bakmıyor. Ömer karakteri deseniz, o kadar filozof, o kadar ermiş bir kişi ki. Amma velakin yıllardır mafyanın içinde nasıl yaşayıp durmuş, burası muamma. Oyunculuklar derseniz, Mustafa Uzunyılmaz’ın ‘Numan abi’sinin dışında hiçbir inandırıcı karakter yok (Oysa mesela Hakan Karahan’ı ‘Gölgesizler’de çok beğenmiş ve bu yıl ki SİYAD oylamasında da ‘En iyi yardımcı oyuncu’ dalındaki adaylar arasına katmıştım). Numan’ın vurulduğu sahnede de, bir mafya patronunun kendisine ateş açıldığı esnada bu kadar bekleyeceğini düşünmek, yine mantığı zorlayan bir yan olmuş.
Sonuç olarak (‘Dünyayı Kurtaran Adam’ ya da ‘Ed Wood’ yapımları tadındaki), filmin içindeki film olan ‘Kaptan Feza’ bile, bütünün kendisinden daha inandırıcı durmuş. Biz iyisi mi, filmografisinde ‘Kaptan Feza’ hiç yokmuş gibi davranalım ve Ümit Ünal’dan, yine eskisi gibi kayda değer çalışmalar bekleyelim. Benzer konuya sahip iyi çekilmiş, son derece başarılı bir yapım izlemek isteyenlere de, Tarsem Singh imzalı ‘The Fall’u tavsiye edelim...

En sıkıcı ‘Hayalet Avcıları’

Belirsiz bir mahlûkatın rahatsız ettiği genç bir çiftin yaşadıklarını anlatan ‘Paranormal Activity’, 11 bin dolara mal olmuş.

Bir evin içindeki, görünmeyen bir varlık ve bu varlığı, teknolojinin yardımıyla kaydetmeye çalışmak... Biz, yaşı geçkince olan sinemaseverler, zamanında Tobe Hooper’ın ‘Poltergeist’inde bu yöntemin varlığından yıllar önce haberdar olmuştuk. Keza, bir kadına musallat olan ‘İn midir, cin midir?’ bir varlıkla da, yine yıllar yıllar önce, lise döneminde ‘The Entity’ adlı filmde (Yönetmen Sidney J. Furie’ydi ve başrolünde de yolun başında, tür-ü taze Barbara Hershey vardı) tanışmıştık. “Şöyle korkutuyor, böyle korkutuyor, el kamerasıyla çekilmiş, şöyle yaratıcı, böyle uçuk fikirli film” türünden kampanyalarla sunulan yapımların, bir palavradan ibaret olduğunu da ‘Blair Cadısı’ vasıtasıyla anlamıştık.
İşte bütün bu ‘Çıkan kısmın özeti’ eşliğinde, bu hafta gösterime giren ‘Paranormal Activity’nin de, saçma sapan bir yapım olduğunu kendi adıma duyurur, salonlara son zamanlarda uğrayan kötü yapımlar arasında ‘müstesna’ bir yeri işgal edeceğine olan inancımın altını çizerim.
Evlerine musallat olan belirsiz bir varlığı, kameraya çekmeye çalışan bir çiftin yaşadıklarını anlatan yapım, Oren Peli imzasını taşıyor. Bu İsrail asıllı genç yönetmen, 11 bin dolara çektiği ucuz ‘ilk’ filminden dünyanın parasını kazanmış. Helali hoş olsun, demek ki ‘numarasını’ yutturacak bir kitle bulmuş. Doğrusu bu ticarete karşı çıkacak değilim, arz talep meselesi. Ama o kadar şey yaşayıp da, ancak olaylardan çiftin sadece bir kız arkadaşının haberdar edilmesi (başta eve uğrayan medyum ise, sonradan “Bunlar beni aşar” diyerek olay mahallini çarçabuk terk ediyor), bana Amerika gibi ‘iletişimsiz bir toplum’da bile tuhaf geldi. Ama asıl olarak, benim açımdan bu filmin inandırıcılığını yitirten şeyler, meseleye Türkiye kanadından bakmak oldu sanırım. Diyelim ki, bizden bir çifte böyle bir şey musallat oldu, evde bütün gece ışıklar yanar, kızın da oğlanın da ailesinden onlarca kişi eve doluşur, alırlar ellerine sopayı, yaratık kendisini hissettirdiği anda “Allah yarattı demeden” girişiverirler. Neyse, meseleyi ‘buralılaştırmak’, galiba bir çözüm getirmeyecek. Ama son olarak şunu da belirtmek istiyorum, hesapta bu filmi seyreden Steven Spielberg çok korkmuş. İlk uzun metraj serüveninde ‘Duel’ gibi bir başyapıtı çeken adam, ‘Paranormal Activity’den korkuyorsa, “Gerçekten olay bitmiştir” der, çeker giderim... Bu arada ‘Hayalet Avcıları’nı düşünüyorum da, eskiden saçmalamanın bile bir tadı vardı.