Haluk Bilginer Nuri Bilge Ceylan'a rakip!

Haluk Bilginer Nuri Bilge Ceylan'a rakip!
Haluk Bilginer Nuri Bilge Ceylan'a rakip!
Yekta Kopan Cannes'dan bildiriyor: Bir ara Haluk Bilginer'e yanaşıp "Nuri Bilge Ceylan'ın tek rakibi var bu yıl" diyorum. Ciddiyetle "Kim?" diyor. "Her filme bir ödül verileceğine göre, o rakip Haluk Bilginer" dememle basıyor kahkahayı.
Haber: YEKTA KOPAN / Arşivi

Yakılmış andızlar. Başıboş dolaşan yılkı atları. Kadim bir coğrafya. Yakılmış bir üretkenliğin içinde artık görkemli günlerinden uzak yılkı atları gibi dolaşan orta yaşı geride bırakmış tiyatro oyuncusu Aydın. Kapadokya’da Othello Otel. Tiyatronun tozu artık sadece babadan kalma zenginliğin getirdiği otelin adında kalmış. Bir de kibirli bir gülümsemede.
Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan, “Kış Uykusu”nun insan ruhunun her köşesine gitmek arzusunu replik replik hissettiren senaryolarında Dostoyevski ile Shakespeare’e ve en çok da Çehov’a yaslamışlar sırtlarını. Birçok hikayesinin incelikli ilişkileri, farklı sahnelere sindirilmiş. Ama Ceylan’ların Çehov’unun bildiğimiz usta yazardan bir farkı var. Bu Çehov, Albert Camus ve Yaşar Kemal’le rakı masasına oturup, geceyi sobada kebap yapılan kestanenin tadıyla bitiren bir yazar artık.

Kendini Kapadokya sahnesinin bir parçası hissetmek için ne yapsa da, hatta o coğrafyanın sorunları için kalem oynatmaya çabalasa da, bir tiyatro sahnesinde olduğunu biliyor Aydın. Repliklerini söyleyecek ve sahneyi terk edecek. Bütün o sarkastik tiratlar, figüran olmaktan kurtulup hayat sahnesinde daha önemli bir rol kapmak için sanki. Ne de olsa, tiyatroyla ilgili tek anısı, bir komedide oynadığı imam rolü. Aydın, buralı olmak-oralı olmak duygusuna sıkışmışken, sahnenin gerçek sahiplerinden imam Hamdi’nin derdi hayatta kalmak. Tıpkı, yakılan hayallerinden yeniden bereketli bir tarla yaratmaya çalışan Nihal, bir diğer yılkı atı gibi odasının içinde gezinen ve kötülük nedir sorusuna yanıt arayan Necla, tek odasını ısıttığı evinde ölümü sükunetle bekleyen Suavi, bir şişe şarapla varoluşunu sorgulamaya başlayan öğretmen Levent, gezgin Timur hatta Japon turist gibi. Hepsi ama hepsi konuşmak isteyen, üstelik dinlemekten de zevk alan insanlar. Mağaralarına sığınmış vahşi hayvanlar gibi, o derin kış uykusu bedenlerini teslim alıncaya kadar homurdanan-mırıldanan, anlatan-dinleyen canlılar.

Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” üstüne çok yazılacak. Ama film Cannes’da yarışırken, biraz da olup bitene odaklanmak gerekiyor. İlk günden başlayarak Soma’daki facia-cinayetin bütün ağırlığını hissediyor ekip. Sürekli haber alma, bilgileri güncelleme çabası. Doğru ve gerçek bilgiye ulaşamama tedirginliği. Nuri Bilge, arada bir dalıp gidiyor. Ülkesinin derdini yüklenmiş bir yüz ifadesi. Burada gelebilecek sorulara vereceği cevaplarda “yalnız ve güzel ülkesinin” insanlarını incitmek istemediği belli. Öncelikle ölen her bir kişinin hikayesini düşünüyor. Her bir ölümün “bizi biz yapan hikayeleri” biraz daha azalttığını biliyor. Zeynep Özbatur Atakan’ın siyah kurdele fikri, film ekibinden çıkıp herkese yayılıyor. Sonunda gala gününde, Türkiye ’den gelen herkesin yakasında siyah kurdeleler ve hatta Yamaç Okur’un hızlıca hazırlattığı “SOMA” çıkartmaları var. Bu göstermelik bir duruş değil, acıyı içinde hisseden ve “önce insan” diyebilenlerden küçük bir saygı duruşu. Tıpkı gösterim öncesi yapılan fotoğraf çekimlerinde Ceylan ve başrol oyuncularının kameralara “SOMA” yazan fişleri göstermeleri gibi. Sanki ilkokul fişleri var ellerinde. Belki de iktidar hırsıyla kirlenmiş dünyada, acıyı en iyi çocuklar anlayacağı için.

Film ekibi Grand Théatre Lumiére’den içeri girdiğinde bütün salon ayaklanıyor ve dakikalarca süren bir alkış başlıyor. Nuri Bilge Ceylan ekiplerinin önceki yıllardaki galalarını da görmüş biri olarak, bu sefer özellikle uluslararası coşkunun daha üst düzeyde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Entelektüel ablası ve ayakta durmaya çalışan karısının arasında “kendine ait bir oda”da yaşamaya çalışan Aydın’ın hikayesi seyirciyi hemen içine alıyor. Sanat eserlerini ezberlediğimiz verilerden konuşmayı sevdiğimizden midir nedir, dilimizden düşmeyen “Ama film üç saatten uzunmuş ha!” cümlesi benzersiz bir sinema anlatımı, alıştığımız NBC’den farklı olarak hareketli kamera kullanımları, Gökhan Tiryaki’nin ödüllük görüntüleri, Bora Gökşingöl katkılı hızlı kurgu, Gamze Kuş imzalı sanat yönetimi ile anlamını yitiriyor.

Ah o oyuncular...
Bir de oyuncular var tabi... Ah o oyuncular. Duyguların sıcaklığı ile abarttığımı sanmıyorum ama her birinin beyazperdedeki en yüksek performansı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Filmi omuzlayan isimlerden kısa bir sahneye imza atanına kadar bütün oyuncular gözümüzün önünde nakış işliyor. NBC bu filminde, oyuncusuna daha çok alan tanıyan bir yönetmen olarak da bir yeniliğe imza atıyor. Zaten kanımca Jane Campion başkanlığındaki jüriyi etkileyecek olanlar da, filmin insan ruhunun her köşesine giden hikayesi ile birlikte, Nuri Bilge’nin bol diyalog, hareketli kamera, müzik kullanımı, hızlı ve cesur bir kurgu, farklı kadrajlar deneme arzusu olacak. Bir başka olumlu etkinin de, yönetmenin bu uzunlukta bir film yapmaya cesareti olacağına inanıyorum. Evet, herkesin olumsuz vurgusuyla karşımıza çıkan süre, ödülü getirecek etkenlerden biri olabilir.

Ödül demişken... Beklenti belli. Altın Palmiye istiyor herkes. Nuri Bilge bu konuda konuşmayanlardan elbette. Ama gala gecesi saatlerce hesaplar yapılıyor. Cem Yılmaz’dan Belçim Erdoğan’a, Reis Çelik’ten Cansel Elçin’e herkesin arzusu aynı. Bir ara Haluk Bilginer’e yanaşıp “Nuri Bilge Ceylan’ın tek rakibi var bu yıl,” diyorum. Ciddiyetle “Kim?” diyor. “Her filme bir ödül verileceğine göre, o rakip Haluk Bilginer,” dememle basıyor kahkahayı. Ceylan ya da Bilginer, Cannes’da ödülü kimin alacağı belli olmaz, ama zaten bu ekip böylesine güzel bir film yaparak çoktan “yalnız ve güzel ülkelerine” bir ödül daha vermiş durumdalar.