Haneke'ye inanmayın

Hayır, kesinlikle ve hiçbir komplekse kapılmadan. Çünkü, Haneke iyi fakat yanlış bir sinemacı. Ama ters de anlamamalı. Haneke, son zamanlarda en çok ilgi duyarak izlediğim yönetmenlerin başında geliyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

İSTANBUL - Hayır, kesinlikle ve hiçbir komplekse kapılmadan. Çünkü, Haneke iyi fakat yanlış bir sinemacı. Ama ters de anlamamalı. Haneke, son zamanlarda en çok ilgi duyarak izlediğim yönetmenlerin başında geliyor. Ayrıca, bu Avusturyalı yönetmenin filmlerini, insanın karanlık yanlarına el attığı, onun içindeki gizli ve açık şiddeti sergilediği için de seviyorum. Ben, öteden beri insanın kendisinde bile olmayan, aynada hiç görmediği, görse de tanımadığı yüzünü ona gösteren sanatın gerçek sanat olduğuna inanmışımdır. Bu alanın en geniş adı 'kötülük'tür. Şeytani olanla özdeş bu kötülük bazen iyinin, bazen erden, 'masum' olanın içinden de verilebilir. Örneğin, Baudelaire'de, Dostoyevski'de daha çok öyledir de, Sade ve Bataille'da iş azar, zıvanadan çıkar.
Bir çöküşün zoraki tanıklığı
Haneke de bu sulara yelken açıyor. Gördüğüm tüm filmlerinde, insanın vardığı teknoloji düzeyinde kendisiyle yaşadığı yabancılaşmayı ele alıyor. Nitekim, uzun metrajlı, sinema filmlerinin ilk üçüne 'Buzlaşma Öyküleri' adını vermişti. Kamerasını, buz gibi bir serinkanlılıkla, en acımasız olana yöneltmekten hiçbir zaman kaçınmadı. İzleyiciyi incitmek, üzmek gibi bir kaygıya asla pabuç bırakmadı. Tersine, onun canını acıtmaktan, duygularını ayaklandırmaktan özel bir tat aldığı besbelli ki, iş de orada karışıyor.
Haneke, filmlerinde, bize yaşadığımız fakat ayırdında olmadığımız bir dünyayı sunuyor. Fakat, bunu yaparken, gidip bağlandığı o 'kötücüllük' geleneğinin büyük isimlerinden farklı bir tutum izliyor. Onlar, bütün o gerçekliği ve gerçekdışılığı bir 'doğallık' içinden verirken ve ancak onları okumak, izlemek isteyenlere o dünyayı açarken, Haneke, son derece bilinçli bir seçimle, çok ideolojik bir tutum takınıyor. Kendi sinema dilini kurmak, özgün sinema dünyasını meydana getirmek için o şiddeti sivrilterek, vurgulayarak, yerine göre abartarak 'kullanıyor' ve izleyiciyi onlara tanıklık etmesi için zorladıkça zorluyor.
Zaman zaman, şimdi, 'Piyanist' isimli filminde olduğu gibi, özezerliğe (maşozim) varan şiddeti, her şeyi öyle algılanacak biçimde kurgulasa da, bir amaç değil bir araç olarak kullanıyor; giderek de, yapay, işin derinine inmeyen bir şiddet dünyası oluşturuyor. O itibarla da, Haneke sinemasının vurgusu insanda ve dikey düzlemde değil, onun çevresiyle, toplumsal ilişkileriyle yaşadığı sorunlarda, yani yatay düzlemde. Fakat, tam da o noktada iyi dengelenmemiş bir şey işin karmakarışık bir hale gelmesine yol açıyor.
Ortada kalan sinemasal dil
Bu, bağlam kavramının tartışılmasına yol açıyor. Çünkü, dikey ilişki de öyledir ama özellikle yatay ilişki daima bir bağlama dayanmak zorundadır. Halbuki, Haneke de daima eksik olan bu. Bir bağlam oluşturmayan veya bir bağlamın öğesi olarak ortaya gelmeyen kavram yapay ve ayakları havada bir gerçeklik olarak kalır. Delilik, örneğin, ilginçtir ama aklın içinden verilirse,
onun bir kurucu karşıtı olarak ortaya çıkarsa. Bu, 'dramatik gerilim'in yaratılması demektir. Aksi takdirde, tek başına delilik ya trajik ve salt acınacak ya da komik ve salt gülünecek bir şey olarak gelişir. Şimdi, 'Piyanist'teki bütün o mazoşist edalar, sertlik, vs.'de bir bağlama oturmadığı için ortada kalıyor. Anlatılan, kadına bir 'sahih'lik boyutu eklemiyor; aksine, güldürüyor insanları. O nedenle de film bir drama dönüşmüyor. Bu, 'kullanılan şiddet' ya da tersinden söyleyeyim, şiddetin bir kurmaca öğesi olarak ele alınışı, Haneke sinemasını ideolojik bir hale getirmekle kalmıyor, onun sinema dilini ve anlatımını da etkiliyor. Haneke'nin filmi, gösterdiğini içselleştirmediğinden, onu bir sorunsal haline getirmediğinden asla bitmiyor. Sadece ortada bırakılıyor.
'Haneke gerçeği'nin baskısı
Bütün bunların ötesinde Haneke, seyircisini kendi anlatmak istediğini izlemeye zorluyor. İdeolojik yanı da orada katılaşıyor. İzleyici, onun hegemonyası altında, kendisine ait bir özgürlük alanı yaşayamadan, salt onun gerçeğini izlemeye zorlanıyor. 'Yedinci Kıta'yı düşünelim. Filmin başından sonuna kadar o yavaş, tekdüze, boğucu anlatımı yönetmenin, izleyiciyi baskı altına almak ve onun ağırlığı altında tutmak için kullandığı başlı başına bir öğe değil mi? Sonra, eşyaların parçalanmaya başladığı sahne. O kadar ses, görüntü yönetmenin söylemek istediğinden daha fazlasını tek başına ortaya koymaya yetmiyor mu? Ölen bir insanın boğazından çıkan hırıltılar dakikalarca izlettirildiğinde hangi insan buna kayıtsız kalabilir, kim bundan etkilenmez? Haneke, bütün bunları üst üste kullandıktan sonra 'o' meselelerle uğraşan öteki önemli sinemacılardan daha ileride bir yerde olabilir mi?
Evet, Haneke, yanlış fakat birinci sınıf bir sinemacı. Birinci sınıf olandan daha fazlasını istemekse herkesin hakkı. O nedenle, mesela bu yazıda Pasolini'nin adını hiç geçirmedim, onunla Haneke'yi hiç karşılaştırmadım bile. Dileyenler, 'Salo'yu izleyerek ne demek istediğimi anlayabilir!