Hangi umut?

Hangi umut?
Hangi umut?
Dört Oscar adayı Stephen Frears - Steve Coogan işbirliği 'Umudun Peşinde', standart bir melodrama da konu olabilecek hikâyesinin nelere kadir olduğunu gösteriyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Belki artık herkes daha kibar. Siyaseten doğruculuk ırkçı, ayrımcı, cinsiyetçi görünmememiz için hazır kılavuzları elimize veriyor olabilir. Ya da göze hoş gelecek hediye standlarıyla tüm baskıcı kurumlar artık daha sevimli bir noktada olduğunu ispat etmeye, o eski kötü günlerin çoktan bittiği hayalini satmaya çalışabilir. Ama tüm bu makyajın üzeri biraz kazılınca ortaya çıkan gerçekler o eski kötü günlerin halen tüm kuvvetiyle devam ettiğini ortaya çıkartır. Steve Coogan’ın gazeteci Martin Maxsmith’in kitabından senaryolaştırıp kamera karşısına geçtiği, yönetmenliği de işinin ehli Stephen Frears’e emanet ettiği gerçek hayat hikâyesi ‘Philomena / Umudun Peşinde’nin meselesi de tam bu. 1950’lerde hamile kalan genç kadınları birer köle gibi çalıştırıp çocuklarını onların rızası olmadan satan kilise, 2000’lere gelindiğinde güleryüzlü rahibelerle donatılsa, zamanında ucuz işgücü olarak çalıştırdığı genç kadına yaşlılığında çay ikram edecek kıvama gelse de, kurumsal dinlerin kodlarına kazılı zalimliği ve o zalimliği besleyen sınıfsal ayrımcılığı gizleyebilir mi?
Biraz gereğinden fazla doğrudan bir ifadeyle ‘Umudun Peşinde’ olarak Türkçeye çevrilen ‘Philomena’, Steve Coogan’ın ustası olduğu türden bir diyalogla açılıyor. Doktoru Coogan’ın canlandırdığı Martin Maxsmith’e görünür bir sağlık sorunu olmadığını söylüyor ve koşmasını salık veriyor. Maxsmith’in tek derdi ise BBC’den haksız yere kovulmuş olması. Giriş, tabii ki Martin Maxsmith karakterine de bir davet. İşi gereği şüpheciliğin ve biraz da alaycılığın kemiklerine işlediği Oxford mezunu, ateist gazeteci Maxsmith, skalanın tam zıttı uçtan, inancı sağlam, başına gelen felakete karşın insanlara üstten bakmamayı düstur edinmiş, işçi sınıfından hemşire Philomena’ya (Judi Dench, yıllar sonra tam formunda) kayıp oğlunu bulmasında yardımcı olmak üzere yola çıkıyor. Philomena, 50 yıl önce evlilik dışı bir ilişkiden doğurduğu için kilisesi tarafından elinden alınan çocuğunu artık sır olarak saklamamaya, onu bulmaya karar veriyor. Yolu tabii ki Maxsmith’le kesişiyor. Bu tarz insan hikayelerine karşı temkinli politika muhabiri Maxsmith tabii ki başta isteksiz. Ama zihninde İrlandalı yaşlı işçi kadın stereotipine hapsettiği Philomena’nın güçlü karakteri, onu da bu insan hikayesinin içine çekiyor.
Asıl mesele atışmalar
Uyumsuz ikililer külliyatına bu yeni ve sıradışı katkı, kitaptaki senaryo matematiği kurallarına tam uyacak bir çıkış noktası aslında. Ama Coogan - Frears ikilisinin perdede gerçekleştirdikleri, sadece bu matematikle, senaryoya giriş kurallarıyla kavranamayacak boyutta. Frears’in âdeti ‘Philomena’da da devreye giriyor. Yönetmen, nasıl ‘Kraliçe’de çiğnene çiğnene hiçbir heyecanı kalmamış Diana - Elizabeth çekişmesinden Britanya’nın tam tekmil bir resmini çıkarttıysa, ‘Umudun Peşinde’de de başka çoğu sinemacının elinde Oscar avcısı bir melodramdan ileri gidemeyecek bir hikayenin kodlarını çözüyor. Üstelik hikaye anlatıcılığına da halel getirmeden, seyircinin ilgisini boşlamadan. İsabetli bir kararla hikayenin kalbi sadece kayıp çocuğu bulma çabası üzerinde atmıyor. Aynı zamanda -hatta daha çok- Coogan - Dench ikilisinin atışmaları, filmin gidişatını belirliyor. Entelektüel kapasitesi tabloid ve romans okumaktan ibaret yaşlı bir kadının, alaycı, şüpheci ve kendinden emin bir erkeği ters köşeye yatırdığı anlarda film de tam ritmini buluyor. Misal, Judi Dench, alametifarikası olan ve lafı gediğine oturturken takındığı soğuk ifadesiyle Coogan’ın karakterine belki de o kadar zeki olmadığını söyleyiveriyor. Steve Coogan’ın payına düşen apışıp kalmak, ne diyeceğini bilememek. Tüm entelektüel kapasitesi tabloidlerden, İncil’den ve romanslardan ibaret bu kadın, Oxford tedrisatından geçmiş, sinizmi tasdikli üst sınıf beyaz bir erkeğin ufkunu açıyor sürekli. Belki işçi sınıfından bir karaktere ‘ufuk açıcılık’ işlevinin yüklenmesi sinema için hiç sıradışı bir durum değil, hatta bayat da... Ama ‘Umudun Peşinde’de sıradışı olan, ufkun aile değerlerine, dinin gerekliliğine falan değil de sınıf sisteminin soğuk yüzüne açılması. Maxsmith, bu süreç sayesinde -hikayeciliğin abc’sini bilen kimse için ‘spoiler’ olmayacak şekilde’- artık yeni bir insan. Ama içindeki çocuğu keşfettiği veya duygularıyla barıştığı için değil, tam da kendi sinizmini besleyen sistemi ilk kez bu kadar açık bir zihinle gördüğü için yeni bir insan. Uyumsuz ikilimizin, külliyata kattığı tam da bu. Olaylar çözülüp engeller bir bir atlatılırken, seyircinin payına düşen rahatlama hissi değil, Coogan usulü serinkanlı bir mizahla durumun farkına varmak. Çünkü ne Coogan ne Frears ne de hayatının performanslarından biriyle Judi Dench, o eski kötü günlerin bittiği sanrısına katkıda bulunmak istiyor.