Hani bir kitap vardı

'Radyo dinletmek için misafirlerinizi yatak odanıza götürmeyiniz'.
Haber: ÜLKÜ TAMER / Arşivi

'Radyo dinletmek için misafirlerinizi yatak odanıza götürmeyiniz'.
Bu köşede Muhittin Dalkılıç'ın 1932'de yayımlanmış 'Yeni Hayat Adamına Yeni Adabı Muaşeret' kitabından örnekleri uzunca tuttuğumun farkındayım. Bazı okurlarım
'eğlenceli' buluyorlar alıntıları;
onları dinlesem kitabın tümünü 'tefrika'
etmem gerekecek. Uzatmamın nedeni başka: Kitap, 1930'lar Türkiye'sinde 'Garplılaşma'
anlayışının bir aynası. Bence, toplumbilimciler için önemli bir kaynak.
Neyse, bir görgümüzü arttırmayı sürdürelim.
Kitabın bir bölümü 'tramvay muaşereti'ne ayrılmış. Gerçi şimdi Taksim-Tünel arası dışında tramvay yok ki, muaşereti olsun. Ama biz bunu otobüse uyarlayabiliriz.
"Tramvay içine tükürmek, pencere açık içen karşısındakini de açmak, iki yan yana sıranın kulplarını tutarak arkadan geçmek isteyenlere mani olmak, bağırarak konuşmak, kahkahalarla gülmek, ıslık çalmak, tutunmaya lüzum görmeyerek tramvay sallandıkça bir sarhoş gibi öndekinin, arkadakinin üstüne yuvarlanmak... ayıptır. Kadına yer vermek isteyen bir erkek, kadının bu hareketi, hoş göreceğinden emin değildir. Zira, birçok Hanımlar, bu nevi bir nezaketi pek soğuk ve nahoş karşılıyorlar. Surat asan, öfkelenen, hatta bu hareketi hakaretimsi, tecavüzümsü bir şey addeden kadınlar görülüyor. Binaenaleyh, bugünün muaşeretinde, tramvaylarda bir kadına yer vermek, bir nezaketten ziyade bir cesaret meselesi olmuştur."
'Tramvay muaşereti olur da 'otomobil muaşereti' olmaz mı:
"Yağmurlu bir günde, müşkül vaziyette bir saçak altına sığınmış yabancı bir kadına otomobilinizi ikram edebilir misiniz? Otomobili alan zat hakiki bir centilmen ise, kendisi otomobilden iner ve şoförüne, Hanımı istediği yere götürmesi emrini verir... Siz kaldırımda iken otomobilin içinde olan herhangi bir kadınla görüşmek nezaketsizliğini asla göndermeyiniz. Bir şey görüşmek lazımsa kadının başını dışarı çıkarması icab eder."
Yazar, balolarda, 'süvare'lerde nasıl davranılması gerektiğini ayrıntılarıyla anlattıktan sonra 'telsiz telefona', radyoya geçiyor:
"Hemen asrın en güzel süvarileri halinde bulunan telsiz telefon (radyo) eğlenceleri revaç bulmaktadır. Davetliler mevsime göre birer çay veya limonata içerler ve ahizenin pili prize takılır, düğme çevrilir. En nefis konserler dinlenir. Biraz görüşülür. Vakit bulunursa bir poker çevrilir ve gece çok samimi ve temiz biter. Bu suretle süvarelere giren (radyo) yeni bir muaşeret doğurmuş oluyor. Radyonun da muaşereti vardır... Radyoda asla bir programdan diğerine atlamayınız. Mütemadiyen radyo üzerinde uğraşmak veya birtakım merkezler arayarak etrafına hayret vermeye çalışmak ayıptır. Etrafındakileri izaç eder, bıktırır, geldiğine geleceğine pişman eder. Davetlilerinize: Hangi merkezi istersiniz? Sualini sormak doğru değildir. Çünkü programı takip etmeyebilir ve fena vaziyette
kalır. Bunun en terbiyelicesi bir program hazır bulundurarak davetlilere uzatmak ve arzularını sormaktır...
Radyonun (Hoparlör)inin bulunduğu yer mutlaka misafirlerinizin geleceği yer olmalıdır. Radyo dinletmek için onları rahatsız edecek bir yere nakletmek veya yatak odasına götürmek çirkin olur."
Birine çaya gidecekseniz, aman, pantalonunuza dikkat!
"Beş çayı, fayf oklok
-oklok İngilizce saat fayf da beş demektir- de böylece bir kahvaltıdır. Bu muaşerete bir de kıyafet ilave etmişlerdir. Bu kıyafetin en bariz hususiyeti pantalonundadır.
Pantalonun (raye) olması şarttır."
Sonra 'dans muaşereti'ne geçiliyor. Dalkılıç, 'yeni danslar'a, özellikle 'tango'ya karşı:
"Yeni danslar, tamamen şehvet ve
aşk heyecanı ile karışmıştır. Fokusturot, kadınla erkeği çok hususi
zemanlarından gibi birbirinin kucağına
atan en makbul danstır... Bilhassa zencilerin icat ettikleri Fretti-fratta burun buruna sürtüşmeye yakın bir kadın erkek birleşmesidir... Tango, eski
İspanyollardan alınmış ateşin, şen, kaprislerle dolu, çapkınlıklarla mahmul,
göz kırpmaları olan ağır danslardan biridir... Arjantin'e gittikten sonra eski necabetini kaybetmiş ve sarhoş erkeklerle profesyonel ahlaksız kadınların eğlence
vasıtası olmuştur. Bugün de afif ailelerce ismi bilinen cismine el sürmekten korkulan bir bar oyunu telakki edilmektedir."
Bu konudaki görgü kurallarına gelince:
"Umumi yerlerde dans etmeniz doğru değildir... Kadını göz işaretiyle dansa kaldırmak ayıptır. Gebe kadının dans etmesi doğru değildir. Elinizle kadının tuttuğunuz yerlerinde ağrı yapmamaya çok dikkat ediniz. Kadını terletmemeye ve bizzat terlememeye çalışınız.
Sarhoş iseniz dansa kalkmayınız."
Haftaya başka 'muaşeret kaideleri'ni de göreceğiz.
Kare As/Sinema
Sırrı Gültekin Bakırköy Halkevi'nin kazandırdığı sanatçılardan. Bir süre Şehir Tiyatrosu'nda oyunculuk yaptıktan sonra 1953'de 'Aramızda Yaşayamazsın'la yönetmenliğe başladı. 125'e yakın filme imzasını attı. 'Kare As'ı şöyle (Hatırladığım kadarıyla, 'Goodbyle, Mr Chips' bizde 'Elveda Gençlik' adıyla gösterilmişti;
ama bu köşeye katkıları bulunan Erman Şener, Gültekin'in yanılamayacağını, filmin 'Hata' adıyla oynatıldığını söylüyor):

  • Hata (Goodbye, Mr Chips) Sam Wood-Frederick A. Young
  • Balalayka
    Ali Özgentürk
  • Bisiklet Hırsızları
    (Ladri di Biciclette)
    Vittorio de Sica
  • Milano Mucizesi
    (Miracolo a Milano)
    Vittorio de Sica
    Bir Gün Ben Tiyatrodayken...
    'Başımıza çorap örerler...'
    Bir süredir ara verdiğimiz bu köşeye Muzaffer Hepgüler'in bir anısıyla dönelim. Hepgüler, Toto Karaca,
    Celal Sururi, Ali Sururi, Alev Sururi'yle birlikte, İstanbul Tiyatrosu'nu
    1950'lerin en 'popüler' topluluğu
    yapmıştı. Oyunları Türkçeye uyarlayan
    Yusuf Sururi'nin büyük payını da unutmamak gerekir. İşte Hepgüler'in
    anısı. Kendi ağzından:
    H H H
    İstanbul Tiyatrosu'yla İzmir turnesindeyiz. Fuar bahçesinde oynuyoruz. Bir gece
    'Vali oyunu seyredecek' dediler.
    Hoşumuza gitti tabii. İlk sırayı Valiye, ailesine ve maiyetine ayırdık.
    Oyun saati geldi çattı. Vali yok. Beş dakika, on dakika bekledik. Seyirci
    başladı alkışlamaya, tempo tutmaya. Neden sonra, yirmi dakika gecikmeyle Vali ve yanındakiler teşrif ettiler. Perdeyi açtık.
    Oyundan sonra Vali kulise geldi.
    Geciktiği, bizi de seyircileri de beklettiği için özür dilemeye bile gerek görmedi. Gülerek, "Hani siz tiyatrocular Atatürk'ü bile beklemeden perdenizi açmıştınız" dedi. "Beni niye beklediniz?"
    Celal bey dayanamadı, 'Beyefendi' diye gürledi: "O Atatürk'tü. Sanata da
    sanatkâra da hürmeti vardı. Kendisinin beklenmemesini, perdenin tam zamanında açılmasını anlardı. Bunun için tiyatrocuları bir de tebrik ederdi. Şimdi onun gibi
    devlet adamları nerede? Kimbilir ne kompleksler içindedirler. Hürmet, tebrik bir yana, bir de başımıza çorap örerler."
    'Dize'de Süreyya Berfe
    'Dize', Veysel Çolak'ın özenle (ve dirençle) çıkardığı bir şiir dergisi. Bu işin çilesini çektiğimden biliyorum: Her sayı bir yaş... 'Dize' de 69 yaşına bastı. Bir dergiyi, hem de neredeyse tek başına, bu kadar yaşatmak bile başlı başına başarı. 'Dize'nin niteliğini düşününce, bu başarı gözümde daha da büyüyor.
    Veysel Çolak zaten sevdiğim şairler arasındaydı. Dergi bana Ahmet Günbaş'ı da kazandırdı. Şiirlerini ilgiyle izliyorum. 'Bahar Çarpması' son zamanlarda okuduğum en güzel şiirlerden biri.
    'Dize'nin geçen sayısı Süreyya Berfe'ye ayrılmıştı. Süreyya (ya da birlikte çalıştığımız dönemde 'Süreyya'ya dili dönmeyen Necati Usta'nın dediği gibi 'Suriye bey') benim başucu sanatçılarımdan olmuştur hep. Damıtılarak elde edilmiş bir yalınlığın şairidir. Veysel Çolak'ın yargısına katılıyorum: 'Süreyya Berfe'de şiir işçiliği pek fark edilmez. Hatta bu işçilik hiç yokmuş gibi algılanabilir. Ama yanlış bir sonuç olur bu. Çünkü şiirlerde gözetilen biçim, yaşamdan devşirilmiştir, yaşamın şaşırtıcılığını ve kurgusunu kaplar."
    Süreyya yaşamı şiirle anlatmaya kalkmamış, onu yaşamın vazgeçilmez odağı yapmış bir 'has sanatçı'. Her şeye şiirle bakıyor. Düzyazılarında bile. 'Yeni Binyıl' kitap ekindeki 'Kitap Kuzusu' köşesini özlemiştim: 'Milliyet Sanat dergisinde karşıma çıkınca Gemlik'e doğru denizi görmüş gibi oldum, büyük keyif duydum.