'Hayat biraz da bu kadar klişe'

'Hayat biraz da bu kadar klişe'
'Hayat biraz da bu kadar klişe'

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Altın Koza için yarışan Yeşim Ustaoğlu'nun yeni filmi "Araf" vizyonda... Yol kenarındaki küçük hayatlardan, masum acılardan doğan lav gibi yakıcı, doğum gibi sancılı bir film... Yeşim Ustaoğlu "Araf" ile kurduğu toplumsal ve kişisel bağları anlatıyor.
Haber: Ceyda Aşar - ceydaasar@gmail.com / Arşivi

Karabük’te şehirlerarası yolun üzerindeki bir konaklama tesisindeyiz. Başkalarının hayatının “mola”sında, oradakilerin değişiminin arifesindeyiz. Burada çalışan iki genci izliyoruz. Bir kamyon şoförü (Özcan Deniz) buradan teğet bir geçiş yapınca, hayatlar altüst olur. Genç oyuncular, Neslihan Atagül ve Barış Hacıhan’ın başarılı performansıyla film, Altın Koza’nın güçlü adaylarından.


“Araf”ın fonundaki televizyon sesleri toplumun çıkışsızlığını anlatıyor. Sizce neden hem acılarımız, hem umutlarımız için televizyon programlarından bu kadar çok medet umar olduk? Neden başka bir mercii kalmadı?
Birey, hukuka karşı güvensiz çünkü. Hayalini, hakkını, hukukunu televizyondan devşiriyor herkes. Zehra karakterinin başına gelen tarzda benzeri davalarda, travma yaşamış çocukları koruyacağı yerde, tarumar eden, bir daha parçalayan, suçlayan bir durum söz konusu. Hukuk sistemimiz çok sorunlu. Ayrıca artık ünlü olma, görünme, ünlüye bakma isteği de çok yaygın. Dünkü gösterimden sonra bir izleyicinin Özcan Deniz’e yönelttiği bir soruyla (“Karizmanız yerlerdeydi, niye?”) dizi izleyicisinin zehirlenmesini, beklentisini de fark ettim.


Zehra karakteri kendisine “karı” dedirtmeyen, cesur ve dişi bir karakter. Genç erkek karakterin annesi ise evden gitmeyi göze alan bir kadın. “Ezik, pasif” bir kadın tercih etmiyorsunuz filminizde?
Aslında kadınlar çok güçlü varlıklar, ezilirler ama doğasında ezilmeyi sindirmez. Sadece sistem onları mağdur duruma düşürür, bir çıkmazın içine sıkıştırır. Kadınlar çalışan kesim olmaya başladığında artık kalkıp gidebiliyor. Gidebilmeye cesaret gösteren kadın, bunu hazmedemeyen adamın şiddetine uğruyor. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, hukuk da korumuyor kadını.


Karabük ilinde, işçi sınıfındaki değişimi gözlemleyebildiniz mi, oranın eski halini tanıyor musunuz?
Hep kıyısından geçtiğiniz, “içine girsem ne olacak?” dediğiniz bir il. 70’lerden itibaren dinamikler çok değişti. Fabrikanın özelleştirilmesinden sonra daha az işçinin çalıştığı, biraz çökmüş bir şehir. Bütün küçük şehirlerimiz ve köylerimiz çok göç vermiş, herkes İstanbul ’a atmış kendini. Bomboş köyler var Anadolu’da. Karabük yine de hâlâ kendi iç dinamiği olan bir şehir. Beni çocukluğuma götürüyor orası. Zaman durmuş gibi orada. Saf, tertemiz, sokulgan ve yardımsever insanlar bana çocukluğumu hatırlattı.


Peki Karabük’ün sizi çocukluğunuza götürmesi dışında “Araf”la kurduğunuz diğer kişisel bağlar neler?
Yolu çok seven, seyyah gibi biriyim. Zaman ve yaşam algım, insanlarla temasın yollarda değişiyor. Bu bende o kadar güçlü bir duygu ki kadın karakterlerim biraz benim içimden çıkar ve onlar da “gitmek” ister. Benzin istasyonlarında konakladığınız zaman gördüğüm bazı anlar, yaptığım bazı sohbetler etkiledi… Sabaha karşı bir saat, üşümüşsünüz, arabanızdan iniyorsunuz, siz 10-15 dakika kalacaksınız ama etrafınızda bir hayat var. Biraz dikkat etmeye başladığınızda o yüzlerin halini, dertleri, size hizmet etmeye çalışanları görüyorsunuz. Bakmak yeterli aslında görmek için.


Aynı şekilde bakıp, benzer bir şekilde görenler de olmuş. Yarışmadaki diğer bir film, Pelin Esmer’in “Gözetleme Kulesi”nin hikâyesi de çok benzer. Bu tesadüf ve benzerlik çok şaşırtıcı. Sizce neden bugün böyle bir ortaklık doğdu sanatçılarda?
Yeniden göç olgusunu, toplumun, kadının değişimine bakabiliriz bunun için. Bunlar eskiden de yaşanıyordu ama üstü örtülüyordu. Üstünü örtmeyi becerebilen bir toplumuz. Ama kentin farklı dinamikleri eklenmeye başlayınca, kadını zapturapt altına almak zorlaştı. Çok travmatik bir şekilde yaşanan bir değişim bu. Kadını rahatlıkla özgürleştiren, sosyal hayata dahil eden, kadının önünü açan bir sistem yok. Üzerindeki baskı artıyor, bu artınca iç gerilim ve çatışma da artıyor. Ayrıca aşk, sınıfsal bir şey değil. O genç kız da âşık olabilir. Maalesef aile içi taciz gibi çok sert hikâyeler de yaşayabilir. Namus varmış gibi davranan bir toplumuz. İçten içe çürümeyi görüyorsunuz. İnsan yetiştirmeyi hâlâ bilemeyen, beceriksiz bir toplumumuz. Çekirdek aileden, eğitim sistemine kadar her yerde hâlâ bastırmaya, sindirmeye çalışıyoruz, tek tip yetiştiriyoruz. O zaman da böyle patlamalar yaşanıyor. Ne kadar bastırabilirsiniz ki 2012’de?


-Aslında klişeler ve arabesk bir hikaye söz konusu. Bu, sizin tarzınızdan da uzak bir durum. Bu klişeler bilinçli bir seçim mi?
Hayat biraz da bu kadar klişe. Arabesk yaşanıyor. Toplumun içine tamamen girdiğinizde, gördüğünüz şey maalesef bu. Kiminle konuşsam bunlar çıktı karşıma. Bunu öğrenmişiz, öğretmişiz zaten. Bu zehirlenmeler… Ancak tüm karakterlerin yaşadıklarını bütün duyularımızla anlatmaya, hissettirmeye çalıştım. Gerçek hayatı, hakikiliği, yaşandığı anlarla anlattım. Filmsel zamanla değil, yaşanan zamanın akışıyla anlatmak gibi bir üslubu tercih ettim.

- Kürtaj meselesi gündeme geldiğinde siz filmi çoktan çekmiştiniz. Neler düşündürdü kürtaj tartışmaları size?
Bu meselenin gündeme gelmesi, böylesi bir baskının konuşulmaya başlaması elbette hiç hoşuma gitmedi. Filmin çalışmaları 2009’da başlamıştı. Toplumu inceliyorsunuz hep. Bir öngörüde bulunmuşuz demek ki…


Özcan Deniz “ben bu projeden çok şey öğrendim” demiş. Siz oyuncularınızdan ne öğrendiniz?
Gençlik! Gençlerin enerjisi, onlarla temas çok besleyiciydi. Özcan Deniz ile çok saygılıydık. Rolüne çok teslim oldu, çok iyi anlayıp kavradı… Seyircilerin sorusunun aksine “karizmas”ından vazgeçmeye dünden razıydı.


Yaratım sürecinde, başka metinler, başka filmler akla gelir. Siz nelere dönüp baktınız tekrar?
Dante’nin Araf’ını okuduk ekipçe. İşin en zoru arafta kalmak, beklemek. Cehenneme bile gitsek razıyız ama ne olacağını bilememek, öngörememek fena. Dünle bugünü karşılaştırdık. Dün, biz önümüze bir hedef koyabiliyorduk, bugünkü gençlikte ise hangi sınıftan olursa olsun hedefsizlik hakim. Bütün dünyada da bu çözümsüzlük hali söz konusu.

Filmi izlerken “Selvi Boylum Al Yazmalım”ı anımsamamak neredeyse imkansız. Bunun hoşunuza gitmediğini biliyorum ama seyircide bir aşinalık, tanıdıklık yaratarak empati kurması adına faydası dokunmuş olabilir mi?
Yazarken o film hiç aklıma gelmedi. Tamamen kendi karakterlerime kapatmıştım kendimi. Ancak senaryo bittikten sonra tekrar izledim ve “aşık olur, terk edilir, başka adama gider”den başka bir benzerlik göremedim. Bambaşka insanları, başka hayatları anlatıyor iki film. Ancak dediğiniz gibi rahatsız edici de değil bu filmin hatırlanması.


-Erkek dünyasını da iyi tanıyorsunuz, genç erkeklerin diyalogları yaşıyor. Doğaçlama katkısı var mıydı?
Hayır, senaryoda mevcuttu. Kocaman bir ekiple çalışıyorsunuz, bazıları benim de askerlik arkadaşım gibi. Çocukluğunuzdan beri duyduğunuz şeyler bunlar, gözlemlerimi kullandım, duyduklarımı yazdım. Kızlar bunları bilmez diye bir şey yok. Tekil ilişkilerde bu şekilde steril davranıyorsanız, yalandır bir ilişkidir o zaten, arada mesafe var demektir.