Hayatımın direksiyonu artık benim elimde

Hayatımın direksiyonu artık benim elimde
Hayatımın direksiyonu artık benim elimde

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Ahmet Ümit'in romanından Ersan Arsever tarafından sinemaya aktarılan 'Bir Ses Böler Geceyi' vizyonda. Filmin başrol oyuncusu Cem Davran ile 'Yusuf ile Kenan'dan bu filme uzanan serüvenini konuştuk
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Muhtemelen çok az oyuncu onun kadar şanslı bir başlangıç yakalama fırsatı buldu. Ömer Kavur’un ‘Yusuf ile Kenan’ filmiyle sinemaya atılan Cem Davran’ı daha sonra ‘Balalayka’, ‘Kahpe Bizans’ın da aralarında olduğu birçok filmde gördük. Televizyon programları hayran sayısını arttırdı belki ama ‘has’ sevenleri sert eleştiriler yapmaktan geri durmadı. Son yıllarda kendisini tiyatroya veren, şu sıralarda özel bir televizyon kanalında dekorasyon programı yapan Cem Davran bugün vizyona giren ‘Bir Ses Böler Geceyi’ ile bir kez daha beyazperdede. Ahmet Ümit’in aynı adlı romanından uyarlanan yapımın yönetmen koltuğunda ise uzun yıllar İsviçre’de televizyon programları yapan Ersan Arsever oturuyor. Bu film vesilesiyle buluşup bütün kariyerinin üzerinden kısa bir özet geçtiğimiz Cem Davran, “Yaptığımı her şeyin doğru olduğunu söyleyemem ama samimiyeti konusunda garanti verebilirim” diyor. 

Proje size gelmeden önce ‘Bir Ses Böler Geceyi’yi ya da Ahmet Ümit’in diğer kitaplarını okumuş muydunuz?
Okumamıştım. Takip ettiğim, çok tanıdığım biri değildi. Ama teklif gelir gelmez hemen okumaya başladım. Hatta geçenlerde konuşurken ona da söyledim. Bazı şeyler vesile oluyor. Hem yazar anlamında hem de dostluk anlamında şanslarımdan biri oldu. Bu film sayesinde Ahmet Ümit’le, kalemiyle ve onun ruhuyla tanışmış oldum. 

Proje size geldiğinde nasıl değerlendirdiniz? Çünkü hem şu an olduğunuz yaşı hem de genç bir karakteri canlandırıyorsunuz. Bu bir oyuncu için fırsat ama aynı zamanda da risk değil mi?
Ben ikili bir durum olarak düşündüm. Genelde teknik detaylara girmeden bir senaryoyu okuduktan sonra aktör olarak yüreğiniz bir yere doğru kanatlanıyor. Zaten romanı da okumuştum. Senaryoyu daha çok beğendim. İki farklı yaştaki karaktere gelince biraz ilerleyince “Benim durumumda bir aktörün oynaması lazım” diye düşündüm. Yani hem o yılları yaşamış bir adam olarak hem de küçük rötuşlarla 25 yıl öncesini de oynayabilecek birisi olmalı dedim. Oyunculuk tekniği açısından bunun bir avantaj olduğunu düşündüm. Ama asıl olan başka bir projeyle flört halindeyken benim de kendi hayatımda sayfayı temize çekme dönemi yaşadığım bir zamandı. Bu filmin buna katkısı çok oldu. 

Film Alevilik değerleriyle, sol düşüncenin ortak yanlarını ortaya koymaya çalışıyor. Siz böyle bir ortaklık olduğunu düşünüyor musunuz?
Yüzde yüz olduğunu düşünüyorum. Her oynadığınız karakterin dünyasına onay vermeniz gerekmiyor oyuncu olarak. Ama bezen böyle denk düşmeler oluyor. Bu senaryonun söylediği şeyleri ben normal hayatta söylüyorum. Özellikle benim ilkgençliğimi yaşadığım, ağabeylerimizin yaşadığı 80 öncesi süreç; aynı zamanda Alevilerin bu topraklarda yaşadıkları süreçler, sahtelikler, sahicilikler, dünden bugüne taşınanlar, değişime uğrayanlar… Bunların tek bir hikâye olduğunu düşünüyorum. Fonda ideolojik de olsa solculuk gibi, bir inanç da olsa Alevilik gibi insan olmanın getirdiği umut değişmiyor. Alevilik bu arada çok iyi bildiğim bir alan, onu da söyleyeyim. 

Film bir taraftan Alevi dünyasının yerleşik ilişki biçimlerine de eleştiriler yöneltiyor. Hem Aleviliğin hem de solculuğun iyi taraflarını ortaya koyarken eleştiri yapmaktan da geri durmuyor.
Şöyle bir şey söylenebilir. Biz kişisel olarak sorgulamalar yaparız, sayfaları temize çekeriz. Bunu ideolojiler ve inançlar anlamında ilk yapabilecek olan sol ideoloji bunu yapabilir. İnanç sistemleri içinde de Alevilik bunu yapabilir. Şimdi ufak ufak diğer inanç sistemleri ve ideolojiler içinde de başladı ama bunu ilk yapmaya cesaret edebilenler sol ideoloji ve Alevilik olabilir. 

Peki, Türkiye ’de bu hakkıyla yapılabildi mi?
Hayır, asla. Bizim en büyük problemimiz bu. Bu tür durumlarda başka bir argümana ihtiyaç duyarsınız. O da çoğu zaman sanat oluyor. Bu toplumun bir kere büyük bir Alevi kitlesi var. Asimile oldular, inançlarını saklamak zorunda kaldılar. Biz toplum olarak epey bir geriden geliyoruz. Ama anahtar cümle sanat. Bunları politik bir ortamda söyleseniz gerginlik çıkar ama sanat bunu aşabiliyor. Sanat formülünü bu sorunları tartışmada bütün topluma şiddetle öneririm. 

Ersan Arsever yıllarca İsviçre’de televizyon alanında çalıştıktan sonra ilk uzun metrajını çekti. İlk film durumu sizi kaygılandırdı mı?
Bundan önceki filmim ‘Melekler ve Kumarbazlar’ın yönetmeni Ertekin Akpınar da çok genç sayılmayacak bir yönetmendi ve ilk uzun metrajıydı. O zaman kaygılanmıştım biraz. Fakat sonra tanışıp konuşmaya başlayınca anladım ki, her film yönetmenin ilk filmi. Ersan Hoca’yla tanıştıktan birkaç gün sonra onun donanım ve birikimini görünce 200’üncü filmini çektiğini düşündüm. 

Biraz önce “Film projesi bana geldiğinde ‘Hayatımdaki sayfayı temize çekme’ dönemiydi” dediniz. Bunu biraz açar mısınız?
Ben kendimi kabul ettiklerimde değil reddettiklerimde değerlendiriyorum. Sinemada, televizyonda ya da tiyatroda yaptığım işlerle ilgili eleştirilere itimat ederim. İlkgençlik dönemimde benim yaşta bir çocuğun rüyasında göremeyeceği bir şeydi. Ömer Kavur’un başrol oyuncusu oluyorsunuz. O dönemin en çok ses getiren filmi. Böyle bir süreçten geldim. Sonra Türkiye gibi ben de başka bir yola girdim. Özal’la başlayan süreç, kara para amblemli yatların marinalara yaklaştığı bir dönem. Ülke de bir süreç yaşadı, ben de o süreçten payımı aldım. Mesleki olarak şöyle düşünüyorum: O kadar çok şey yaptım ki yapmamam gereken, o kadar şey yapmadım ki yapmam gereken. Yani yüreğimin götürdüğü yere gittim. Bazen beni doğru bir yere götürdü. Yapmamam gereken televizyon programı da yaptım, yapmamam gereken film de yaptım, oynamamam gereken oyunda da oynadım. Ama bu sürecin tamamını sevdiğimi açıkça söyleyeyim. Bugünün bedeli olduğunu düşünüyorum. Bugünün bedeli dün işte. Şimdi hatırı sayılır bir yaşa ve duruma geldim. Yaşadığım süreçte direksiyon benim elimde. İstediğim projeyi kabul etmeme özgürlüğüne sahibim. Mesela “Üç yıl tiyatro oynayacağım” diyebiliyorum. Ya da iki popüler filmde oynamayı reddedip, çok daha az duyulacak bir filmde oynamayı kabul edebiliyorum. Yaptığım işlerin tamamının samimiyeti konusunda garanti verebilirim. Tamamının doğru olduğu konusunda kendim dahil kimseye garanti veremem.

ELEŞTİRİLMEMEKTEN DAHA ÇOK KORKARIM
Sanal dünyada sizin hakkınızda yazılanlara göz gezdirince şöyle bir ortak nokta çıkıyor: “İyi bir insan, iyi bir oyuncu ama bazen çok yanlış tercihler yapıyor.”
Ben de onlara katılıyorum. Ben eleştirilmekten değil, eleştirilmemekten korkarım. Çünkü eleştiri kayda değer olduğunuzu gösterir. İyiye işarettir. İçinden işime yarayanı alırım. Eleştiri ağrı gibidir. Öldürmez ama bir sorun olduğunu da haber verir. Ama özellikle ekşi sözlük ya da forum siteleri gibi mekânları çok önemsiyorum. Oralarda iyi başlayıp, televizyon şovları yaptığım dönemlerde kötü şeyler yazdıkları, sonra tiyatroyla birlikte yeniden yorumların düzeldiği bir takometre aslında orası. Sürekli haklı olmak gibi bir iddiam yok ama yaptığım yanlışları düzeltme gibi bir çabam var. Kendimi hâlâ çırak olarak tanımlayan bir adamım. Buradan “Birden entelektüel, militan bir havaya büründü” sonucu da çıkmasın ama. O sahte, ben öyle bir tip değilim. Daha mahalle çocuğuyum.

MUHAFAZAKÂR ORTAMDA SANAT ZORLAŞIYOR
Bir keresinde RTÜK’ün kararını protesto için Tempo’ya kadın kıyafetleriyle poz vermiştiniz. O günden bu güne bir şeyler değişti mi?
Bazı durumlar vardır ya. O durumlar bende yabancı madde reaksiyonu yaratıyor. Öyle anlarda herkes bana “Devrimciler gibisin” diye takılıyor. Hayır, içsel olarak o reaksiyonu gösteriyorum ben. Bir program yapılması söz konusuydu ve ben yoktum. Erkeklerin kadın kılığına girdiği bir program. Haberi çıkar çıkmaz RTÜK Başkanı “Türk toplumuna uymaz” açıklaması yaptı. Ben de tepki olsun diye Tempo’yla o çalışmayı yapmıştım. Saçma bir şeydi ve tepki gösterdim. Bugüne gelince muhafazakârlaşıyoruz. Olumlu gelişme olduğunu söylemek zor. Ama bir taraftan da özgür, aydınlık başka bir kitlenin de kendine geldiğini düşünüyorum. Eskiden toprağın altında olan bir sürü insan dışarı çıkıp filizlenmeye, yeşermeye başlıyor. Ama şu bir gerçek ki muhafazakâr bir ortamda sanatı yeşertmek o kadar kolay değil.