'Hayır, kadınlardan nefret etmiyorum'

'Hayır, kadınlardan nefret etmiyorum'
'Hayır, kadınlardan nefret etmiyorum'

Charlotte Gainsbourg, Lars von Trier?le ilk görüşmesinde ?Bu rolü oynamak için ölüyorum? demiş.

Lars von Trier, yeni filmi 'Deccal'den sonra ayyuka çıkan 'kadınlardan nefret ediyor' eleştirisini şöyle yanıtlıyor: 'Hayır kesinlikle böyle bir şey yok. Ayrıca filmlerimde beni resmeden karakterler hep kadınlardır'

CANSU AKBEL  

 

Kimine göre dâhi, kimine göre zırdeli ama kesin olan tek şey; onun sinema dünyasına kendi damgasını vurmuş bir sanatçı olduğu. Bu Lars von Trier ile ilk karşılaşmamız değil aslında. Yıllar önce, yapımcılarından biriyle buluşmak üzere gittiğim Zentropa’da kendisiyle tanışıp, kurduğu dünyasını görme şansım olmuştu. Bu küçük ölçekli sayılabilecek film stüdyo kompleksine girdiğimde tuhaf şekilde bir ‘eve’ misafir olduğum duygusunu yaşamıştım. Lars’ın evi, özgürlükler devletinin başkenti gibiydi. Komün hayatı mıydı Zentropa, yoksa çalışan herkesin ikinci evi miydi? Öğle yemeğine denk geldiğim için, stüdyonun yemekhanesinde gördüm onu, ya da gözüm yakaladı Lars beyi. Çok zengin bir açık büfenin etrafına konulmuş piknik masalarından birinde, ekipleriyle yemek yiyordu. Basında görüntüsünü görmediyseniz, onu o kalabalıkta fark etmeniz imkansızdı. Stüdyoda gezerken, toplantılarını yaptığı hangardan bozma, bisikletlerin yanında bateri dahil her türlü bekâr evinde bulunacak dağınık objelerle dolu bir tapınağa rastgeldim. Ardından çekim/montaj sonrası dağıtılan yüzme havuzu ve küçük konaklama kabinlerini dolaştım. Şaşkınlık içinde geçen Zentropa gezisinin sonunda, montaj stüdyosu kapısında ilk kez ‘ev’ sahibinden çok, mahallenin piçi haliyle tanıdım Lars von Trier’i.
O günler enerjisi patlayan Lars ile Cannes Film Festivali’nde kıyametler koparan ‘Deccal/Anti-Christ’ (Filmden bir sahne yanda) filminin galası ertesinde ağır depresyon altında yine bir aradayız. İçinde bulunduğu ruhsal durumunu hiç utanmadan ilan etmiş, mutsuz, endişeli, başka bir adam bu kez. Hassasiyetinden titreyen, bazen gerçekten, bazen de sinir bozukluğundan gülen bir adam. Filmin basın gösteriminde ağır tepkilerin ve basın toplantısında kaba nitelendirilecek yorum ve tartışmaların geçtiği bir günün ardından, aynı gece filminin galası sonunda salonu terk eden bir yönetmen oturuyor karşımda. Nüdist, aşırı özgürlükçü ebeveynlerle, tek başına var olmak kavramıyla büyütülmüş Lars çocuğun korku ve savunma halini görüyoruz. Galaların, kırmızı halıların adamı filan değil o. Basın, halkla ilişkiler, strateji vs. gibi şeylerden aşırı rahatsız olan, işini yapıp kapanmak isteyen, klasik anlamda ‘sanatçı’ özelliklerini taşıyan biri o. Aşırı duygusallığının yaratıcılığını sürekli beslediği, geleneksel sinemanın ‘Anti-Christ’i Trier’le başlıyoruz konuşmaya. 

Filmin adı ne zaman kondu?
Zaten adı ile başladım. Hayatım boyunca masada duran Nietzsche’nin bir kitabı vardı ve ben onu hiç okumadım. Baktım, iyi bir film adı olur dedim. Tabii açıklaması bu değil. Sonradan şunu keşfettim; kadın ‘anti-christ’ olmalıydı, çünkü din erkekler tarafından yaratılmıştı. Fikir olarak uzak gelebilir ama ismi biraz da bundan geliyor. Analiz etmeden, matematiği olmadan bir iş yapmanın lüksünü yaşadım. Ama şu anda talihsiz bir depresyon geçiriyorum ve kendimi çalışmaya zorluyorum.

Birtakım tepkileri bekliyor olmalıydınız ama.
Tabii bekliyordum ama beni şaşırtan, tarzın çok düşmanca olduğuydu. Böyle bir proje olmasıyla ilgili sanırım. Yoksa şimdiye dek Cannes’da her zaman çok iyi ağırlandım. Örneğin galada da herkes çok kibardı, güzel geçti. Ama çok düşmanca tavırlar da oldu bu gelişimde. Bana önceden sorsaydınız ‘tabii ki kimileri alkışlayacak, kimileri yuhalayacak, filmlerde bu olur’ derdim ama yine de, insan kendi yaşadığında (içini çekiyor) başka oluyor.
Ama, evet haklısınız tepki olmalı.

Bazen insanlar korku filmlerinde kendilerini gerilimden uzaklaştırmak için gülerler, aslında filme gülmüyorlardır. Bu filmi yaparken bunu da hesaplamış olmalısınızdır.
Gülmenin farklı olduğu durumlar var. Evet biri de bir mesafe koymak, gerilmemek için. Diğeri de düşmanca olanı. Ki bu filmden, başından itibaren nefret eden izleyici oluyor. Bu da pek hoş değil. 

İnsanların diğer şekilde gülmesi sizin canınızı yakıyor yani?
Filmlerimi göstermekten nefret ediyorum. 

Evet galayı terk ettiniz.
Daha ışıklar yanmamıştı. İnsanlar 7 dakikalık arka jeneriği izliyorlardı. Size karşı iyi davranmak için alkışlıyorlar, siz de öyle duruyorsunuz. Bilmiyorum işte dayanamadım, canım sıkkındı. Sonra PR danışmanım geldi “İnsanlar alkışlarken çıkıp gitmen çok aşağılayıcı bir hareket olur” dedi. Ben de “İyi o zaman, ben çıkıyorum” dedim. Çok fazlaydı, bilmiyorum. İnsanları aşağılamak için yapmadım, ama danışmanım, nasıl davranmam gerektiği konusunda bana ders veremezdi.

Ben şahsen hiç katılmasam da sürekli şu tepkiyi aldınız bir de; “filminizde kadın çok kötü olarak yansıtılıyor, siz kadınlardan nefret mi ediyorsunuz?”
Evet, (gülüyor) onlara “Evet kadınlardan nefret ediyorum, dünyadan yok olup gitmelerini istiyorum” mu deseydim acaba. Hayır kesinlikle böyle bir şey yok. Ayrıca filmlerimde beni resmeden karakter de kadındır, kadınlardır. Özellikle de bu son filmimde. Filmlerimde küçük bir oyun oynarım. Bana ait olmayan bir fikri alıyor ve onu savunuyorum. Bir sanat aleti gibi kullanıyorum. Buna örnek, Adolf Hitler’in insani tarafı da olabilir, ilginç olur. Ayrıca şu da var; normalde savunmayacağınız bir noktayı savunuyor olmak başka bir olgunluk getiriyor. Dünyaya biraz ilginç, değişik, küçük bir bakış açısı veriyorsunuz. Tabii ki Adolf Hitler’in bir insani tarafı vardı. “Hitler’le ilgili söylenecek hiçbir iyi şey yoktur” derseniz asıl bir noktayı kaçırıyorsunuz demektir. Gerçekten korkutucu olan zaten onun da sevilesi bir tarafı olmasıdır.

Oyuncularınızla prova yapmıyorsunuz, iki oyuncunuz da bunu anlattı. Tekniğiniz mi bu?
Willem benimle sürekli  dalga geçip duruyordu. Oyuncu kendini hazırlayacak, rolü kendine göre yorumlayacak, sonradan gelip de ama benim şöyle bir fikrim vardı demesin diye bunu yapıyormuşum (gülüyor). Benim için çok iyi bir deneyim, alıştırma. Çünkü ben kendi bakış açımda hazırlanmış beklemeden, onların, o an ne düşündüğünün içerdiği şeyle başlıyorum işe. 

Japon korku filmlerinden esinlendiğiniz söylendi.
‘Ringu’ ve bir iki tane film dışında izlemedim Japon korku sinemasını. Çalmadım yani (gülüyor). 

Ya Tarkovsky?
O konuda haklısınız. Artık ona bir film adamanın zamanı gelmişti. Çalamıyorsanız, adayacaksınız (gülüyor). 

Filmde insanda tokat etkisi yaratan güçlü sahneler var. Aklınızda olup, fazla gelir diye elediğiniz oldu mu?
Hiçbir şeyi çok fazla ya da aşırı olarak değerlendirmem. Bu değerlendirmeyi medyada duyarsınız sıkça. Ancak küçük çocuklarım televizyonda birçok şiddet sahnesine maruz kalıyor, bunu hiçbir zaman onaylamıyorum. Ancak bir sanatçı olarak dolduracağım boş bir kanvasım olmalı, bunun kimseye zararı olduğunu sanmıyorum, ama benim tarzım bu.

Kariyerinizi etkileyen filmlerinizde kadın karakterler güçlü. Buradaki ‘kadın’ın onlarla bağı nedir?
Filmlerimde kadın portreleri, erkeklerin portrelerine göre daha detaylı ve canlı. Ve onların bölümleri daha ilginç. Kendimi daha çok kadın karakterlerde kullanabiliyorum. Erkekler ise genellikle aptal durumda kalanlar oluyor (gülüyor). Dini inançlarım yok, ailem de benim gibiydi ama yaşadığım toplumda varolan dini baskılardan, ‘suçlululuk’ duygusu gibi etkilendim. Belki bu yüzden kadın karakterlerim daha güçlü oldu, bilemiyorum.

Neden Charlotte ve Willem?
Benim aklımda daha genç bir erkek tipi vardı. Ama o günlerde Willem aradı, ben yine bu aptal depresyonda olduğumdan kendimi çok zayıf hissediyordum. Ve yaşayan bu en sevdiğim dost, Willem kalktı geldi. “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sordu. “Tabii ki, böyle bir rol var işte” dedim. O da oynamak istedi. Kadın rolü ise daha karışık ve zor bir durumdu. Derken Charlotte geldi ve “Aslında bunu söylememem gerekiyor ama, bu rolü oynamak için ölüyorum” dedi. Bunların hepsi pazarlıklar bile yapılmadan oldu. Charlotte sonuna kadar işi götürdü, kendisiyle gurur duyuyorum.

Kadın oyuncuyu bulmak neden zordu?Çünkü çıplaklık, cinsellik ve şiddet vardı. Pek çok menajer araya girip oyuncuların kariyerini etkileyeceği konusunda engel olmaya çalışıyordu.

Filmin başında bir bebeği öldürüyorsunuz. Çok ağır bir sahneyi oldukça yumuşak vermeye gayret etmişsiniz, zorlandınız mı?
Yok o kadar zorlanmadık, yumuşak yastık kullandık.

Ben fikir olarak bir bebeği öldürmeyi kastediyorum!
Çocuğunuzun ölmesi fikri hayal edebileceğiniz en kötü şeydir. Filmde ise cinsellik, acı, ölüm ve annelik bağlantısında doğru yere oturuyordu. Başlangıç buydu. 

Filmi hangi formatta çektiniz, bazı sahneler dijital bazıları 35 mm gibi görünüyordu.
Sadece ‘Red’ adlı dijital kamerayı kullandık. Çok tatmin etmedi beni. ‘Red’ ile çalıştığınızda resimle oynamadığınız takdirde izlenemeyecek bir bulanık, flu bir görüntü alıyorsunuz. Anlayamadım, kamerayı alıp altı ay farklı şeyler çekip denemeliydim, bunu yapmadım. Çok sinir bozucu bir durumdu. Bu kamerayla pek çok farklı şey yapabilirsin ama benim buna ihtiyacım yoktu. Çekerken bazı kararları vermek isterim teknik olarak.  Filme çekseydim benim için çok daha kolay olacaktı. Tüm teknik tarafları da son derece moral bozucuydu. Her zaman yaptığım gibi kamerayı ben kullanmak istedim ama bu kez yapamadım.

Dijital teknoloji artık günümüzün  bir gerçeği ve örneğin 62. Cannes film festivalinde gösterilen filmlerin çoğu dijital kameralarla çekilmişti. Siz bu teknik devrimin çok hızlı olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet çok hızlı ama bundan daha düşündürücü olan dijital teknoloji ile her şeyin imkânlı ve yapılabiliyor olması. Bu da sanatsal yaratıcılığın tehdit altında olması demek. Bu yüzden kendine bazı sınırlar koymak gerekiyor.

Cinsellik ve korku janr olarak içgüdüsellikle bağlantılı diyorsunuz.
Cinsellik gerçekten çok temel bir içgüdüdür. Cinselliği agresif algılamanın çok zor bir şey olduğunu düşünmüyorum. Cinselliğin doğaya en çok yaklaştığı yer olarak görüyorum. Var olduğundan bu yana da pek değişmedi sanırım (gülüyor). Ayrıca ‘Torture Porn/İşkence Pornosu’ adı verilen bir tarz varmış. Aşırı sertlik, işkence ve pornografi içeriyormuş. 

‘Kadın’ karakter ‘Erkek’ karaktere saldırırken doğaya mı yaklaşıyor?
Örneğin bu, ben terapiyle savaşıyorum. Willem, ‘Erkek’ kavramsal terapi yapıyor, yani mantığı, beyni temsil ediyor. Nankör ben ise çok faydasını görmeme rağmen, kavramsal terapiyle sürekli dalga geçiyorum. Yani ‘kadın’ı yani beni saldırgan olarak görebilirsiniz. Bu arada terapistim pek memnun olmadı filmden.