Hem tabutta hem cezaevinde gözyaşı var

Hem tabutta hem cezaevinde gözyaşı var
Hem tabutta hem cezaevinde gözyaşı var

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

'Namus Cinayetleri' kitabını yayımlayan gazeteci Ayşe Önal'dan mesaj var: "Türk erkeklerin en çok itaat ettiği yer cami olduğuna göre, ilahiyatçıların bu konuya eğilmesi gerekiyor"
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Gazeteci-yazar Ayşe Önal’ın namus cinayeti işlemiş mahkûmlarla birebir görüşmeler yaparak oluşturduğu kitabı ‘Namus Cinayetleri’, nihayet Türkçede. İlk basımın 2007’de ‘Honour Killing: Stories of Men Who Killed’ adıyla İngilizce yapılan kitabın, 27 dile çevrildiğini belirtip, sözü Önal’a bırakalım… 

Türkiye ’deki cinayetleri anlatan bu kitap neden en son Türkçede yayımlandı?
Türklerin derdi değil, bence o yüzden… 

Önemsemiyor muyuz yani namus cinayetlerini?
Kitap aslında namus cinayetlerini değil, Türkiye’yi anlatıyor. Biz yüzleşmeyi pek sevmiyoruz. Kendimize bakmaktan hoşlanmıyoruz zira ağır bir şeydir kendimize bakmak. 

Kitap, en çok ilgiyi yayımlandığı hangi ülkede gördü?
Norveç ve İtalya’da. İtalya çok uzun yıllar kıskançlık cinayetleriyle savaşmış bir ülke. Epey didinmişler ve büyük ölçüde de bitirmişler bu mevzuu. Namus cinayetleriyle, kıskançlık cinayetlerini bağdaştırmaya çalıştılar çünkü orada kocalar veya sevgililer öldürür, bizde ise aile üyeleri... Anlamlandırmaya çalıştılar. 

Biz ne zaman baktık bu konuya?
Amnesty’den (Uluslararası Af Örgütü) Irene Khan, Türkiye’ye gelip “Siz bu konuya niye bakmıyorsunuz?” dediği zaman. Çünkü Avrupa’daki Türk toplulukları içinde namus cinayeti bir vaka olmaya başladı. Orada olay önemsendiği için Türkiye’ye bakma gereği duyuldu. Yani onlar baktığı için biz baktık. Daha da acıklısı, medya da bunun suç ortağıydı. Üçüncü sayfalar ‘şerefini, namusunu temizleyen’ erkeklerden geçilmiyordu. Şimdi ‘namusunu temizledi’ gibi şeyler yazamamalarının nedeni, dünya insan hakları savunucularının bu cümleye karşı büyük kampanya düzenlemiş olmaları. Ama hâlâ bunun bir temizlik olduğunu düşünenler az değil. 

Sizce bu cinayetleri bitirmek için çaba gösteriyor muyuz?
Türkiye’de bir erkek her şeyi yapabilir ama kadın ahlakı toplumun ahlak anlayışının eksenini belirliyor. İster din ister gelenek, algı nereden gelirse gelsin bu önyargıyı değiştirmediğimiz sürece namus, bizim başımıza uzun yüzyıllar bela olacak. Bunu değiştirmeye gönüllü olduğumuzu da düşünmüyorum. Kadının kısa etek giymesi, makyaj yapması, flört etmesi doğal ama doğal olduğu asla kabul edilmiyor. Bizim gibi kapalı toplumlarda bunların hepsi namusu zedeleyen, ailenin şerefini ayaklar altına alan davranışlar olarak algılanıyor. İstediğin yasayı çıkarabilirsin, bu önyargıya karşı sosyal kampanya yapmıyorsan bunu sorun olarak görmüyorsundur. İlahiyatçılar mesela bu işe hiç karışmıyor. 

Neden karışmıyor?
Çünkü kontrol gücünü kaçırmak istemiyorlar. Çok riskli bir alan bu ve ilahiyatçı bu alana girmez çünkü o zaman bu kitleyi kontrol etme gücünü kaybeder. Birkaç kadın ölünce bir şey kaybedilmez ama o topluluğun üzerindeki kontrol gücünü kaybedersen var oluşunu kaybedersin. Sanki o isimsiz kızların mezara gitmesinin sakıncası yok onlar için. Bir gücü temsil etmeyen kadınlar, isimsiz, kimsesiz ve garibanlar... Türk halkının, özellikle erkeklerin en çok itaat ettiği yer cami olduğuna göre, ilahiyatçıların bu meseleyi samimiyetle konuşması gerekiyor. 

Karısını, kızını öldürenlerin hapishanede el üstüne tutulması gerçeği var bir de…
Birinci yıl kahraman gibi gidiyorlar cezaevine, diğer mahkûmlar iyi davranıyor onlara çünkü karşısındaki ‘namusunu kurtarmış’ bir adam... Ama ikinci, üçüncü yıl yapayalnız kalıyorlar. Ailenin bir çocuğu mezara, diğeri cezaevine gitmiş oluyor. Cinayeti işleyen genellikle erkek çocuk olduğu için ekonomik olarak çöküyorlar. Hem tabutta hem cezaevinde gözyaşı var. Öldürmediği takdirde onun yüzüne bakmayan o insanlar öldürdükten sonra da yüzüne bakmıyor. Çünkü toplum güçsüz insanı sevmez. Ben sosyal çalışma yapan biri olsam bütün gücümü namus cinayeti işlemiş mahkûmların tahliye olduktan sonra atölye çalışması yapması için harcardım. Potansiyel katillere zaten katil olmuş insanların hikâyelerini anlatmasının önemli olduğunu düşünüyorum. 21’inci yüzyılda dünyanın başka ülkelerinde kızlar flört ederken, bizim ülkemizde flörtten ötürü öldürülüyor ki çok büyük bir kısmı bakire çıkıyor... 

Bir insan karısını, kardeşini, çocuğunu nasıl bu kadar ötekileştirip, onu öldürebilecek noktaya gelebilir?
Ötekileştirdiğini düşünmüyorum. Onu çok benimsediği için öldürdüğünü düşünüyorum, keşke ötekileştirebilse, onu birey olarak görebilse… Öldürdüğü her kimse, onu kendine ait bir parça gibi görüyor. 

Peki, cinayeti işlediler çıktılar, ondan sonra kendi ailelerine yaklaşımları nasıl oluyor?
Kitapta da geçen Sait’in öyküsünü ele alalım. Kız kardeşini öldürmüştü ama kız kardeşinin çocuğu Melek’e kendi bakıyordu ve onu çok seviyordu. İnanılmaz bir şey bu. Sait’e “Melek de büyüyecek, muhtemelen flört edecek” demiştim, “Hayır onu evde tutacağım, ilkokuldan sonra kimseye bakmayacak. Ailemizden başka birinin cinayet işlemesine sebep olamam. Kendi kardeşimizi kötü yetiştirdik ama aynı hatayı bir kez daha yapmayacağız” demişti. Doğaya aykırı bir şeyden söz ediyoruz, 16 yaşındaki bir kız çocuğu bir erkeğe bakar! Aile, kızı istediği kadar baskı altında yetiştirsin, o kız o cehennemden kaçıyor. 

Kaçtıkları adam da kendi ağabeyi veya babası gibi aslında...
Aynen, kaçtıkları yerin aynısına kaçıyorlar. Sağ kalan kızlardan bir tanesinin sonradan evlendiği kocasına “Kız kardeşin sana sormadan başka birine kaçsa, mesela ailenizin uygun görmediği birine… Tepkin ne olur?” diye sordum. “O kadar sıkıntı çektin, hoşgörülü olursun herhalde dedim” ama şu yanıtı verdi: “Öldürürüm”. 

Adam, kız kardeşini öldürüp teslim oluyor. Kitabınızda da yazdığınız gibi, polis o adama “Olur böyle şeyler” diyebiliyor.
Toplumsal değer yargılarına karşı hukuku nerede temsil edeceğini öğrenmiş bir polisle karşı karşıya değiliz. O da dönüp aynı mahalleye gidiyor. Polis orada hukuktan ziyade o mahallenin değer yargılarını temsil ediyor. Yani katillere “Namusunu temizledin” diye bir merhamet duygusu göstermesi çok olağan görülüyor. Norveç’te “Polislerinizle gurur duymalısınız bütün katilleri yakalamış” dediler bana. Dedim ki “Polis katilleri yakalamaz, bu cinayetlerin bir parçası da alnı açık bir şekilde teslim olmaktır. O da bu ritüelin parçasıdır”.

‘Sünni damar cinayetleri besliyor’
Töre cinayetiyle namus cinayetini nasıl ayırt edebiliriz?
Öyle bir ayrım yok, İslamcılar kasıtlı olarak yaydı bu hikâyeyi: “Bu töre cinayetlerini Kürtler yapıyor”. Töreyle namus arasında uçurum var. Töre dediğinde küçük bir alanda gelenek sonucu öldürüyorsun. Namus ise tamamen kadın cinsiyeti üzerine işleniyor. Bunu töreyle açıklayamayız. Diyelim ki açıkladık. O töreyi besleyen damara bakmak lazım. “Alevilerde niye yok?” diyorum, o zaman “Provokasyon yapıyorsun” diyorlar. Niye yapayım, bu mezhepte yok bu mezhepte var, demek ki Sünni bir damar bunu besliyor.