'Hepimiz Yusuf gibi babamıza hasretiz'

'Hepimiz Yusuf gibi babamıza hasretiz'
'Hepimiz Yusuf gibi babamıza hasretiz'

Semih Kaplanoğlu üçlemeyi ?manevi gerçeklik?, yani ?Günlük olanla ruhsal, manevi olanın hemhal olması, bir aradalığı? diye tanımlıyor. fotoğraf: Muhsin Akgün

Ödüllerine Radikal Halk Ödülü'nü de ekleyen 'Bal' bir haftadır gösterimde. Kaplanoğlu, farklı coğrafya ve kesimlerden beğeni toplamasını 'Sinemanın yapması gereken bu' diye karşılıyor. Emek sineması hakkında da bir çağrısı var: Beyoğlu Belediyesi'nin desteklediği 'Yeşilçam ödüllerine kimse katılmasın!'
Haber: ELİF TUNCA / Arşivi

İSTANBUL - ‘Yumurta’yı kırmamayı, ‘süt’ü dökmemeyi öğrenenler şimdi ‘bal’ın tadına varabilir. Taşrasına küskün şair Yusuf’un derinlerindeki ‘öz’e varabilirlerse orada aynı zamanda Hz. Yusuf’un ve insanlığın da ilk ayrılıklarını, ilk ‘hal’lerini bulacaklardır. 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali seyircileri de bu düşünceyi sevmiş olacak ki tıpkı Yumurta ve ‘Süt’te olduğu gibi bu sene de tercihlerini Yusuf Üçlemesi’nden yana kullanıp ‘Bal’ı ödüllendirdi. Biz de Altın Ayı’yla başlayan ödülleri ve Bal’la birlikte üçlemeyi konuşmak için yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun kapısını çaldık. Aslında Kaplanoğlu, Altın Ayı sonrası pek çok röportaj verdiği için bir kez daha aynı sorulara aynı cevapları verecek olmaktan endişeliydi. Ve esasen bu endişe tek taraflı değildi! Nihayetinde ‘usulen’ değil gerçekten merak ettiklerimizi sorduk ve röportaj sonunda iki tarafın da bir endişesi kalmadı! İşte ‘Bal’la ilgili daha önce konuşulmayanlar...  

‘Bal’, Berlin’de Altın Ayı ve Kiliseler Birliği ödüllerini, İstanbul Film Festivali’nde de jüri özel ödülü ve Radikal Halk Jürisi ödüllerini kazandı. Ve pek beklenmedik bir şey; Hıncal Uluç da filme âşık olduğunu yazdı. Bu kadar farklı kesimleri nasıl buluşturdu acaba ‘Bal’?
Aslında sinemanın yapması gereken bu; hem kendi ülkenden hem de farklı ülkelerden, dillerden, dinlerden, yaşam biçimlerinden, geleneklerden insanları buluşturabilmek. Önceki filmlerim de yurt dışında çok dolaştı, farklı ülkelere satıldı, ödüller aldı ama bu sefer sanki Türkiye’den tepkilerde yavaşlık, ağarlık, sıkıcılık dışında- farklılık var gibi geliyor. Sebebini çok iyi bilemiyorum; filmi çok sevdiklerinden mi Altın Ayı’dan mı? Belki başrolde çocuk olması veya doğa da etkili olabilir. Ben bunları şuna yormak isterim: Kendimize ait olabileceğini düşünerek tartarak derinleşerek şiire ve geleneğe başvurarak oluşturmaya çalıştığım bu dilin hem burada hem dışarıda anlaşılması ve bir karşılık bulması 

Halk jürisi de üçüncü kez sizden yana kullandı oyunu. Seyirciyle ilişki kuramayan filmler yapmakla eleştirilirken seyircinin bu ‘sadakat’ini nasıl açıklamalı?
Tabii bu festivalini takip eden seyirci, elbette profil farklı. Benim eski bir Radikal yazarı olmam da etkilidir belki. (Gülüyor) 

İntrenet sitenizde “Yusuf Üçlemesi’nin Hz.Yakup’la oğlu Hz.Yusuf’un perspektifinden, rüyaların rehberliğinde ve korkuyla-ümit perspektifinden analiz edilmesini isterim ve ümid ederim” diyorsunuz. Üçleme sadece Hz. Yusuf kıssasının modern bir yorumu değil. Bu meseli/ meseleyi nasıl dönüştürdünüz?
Yusuf kıssasında babanın oğulu arayışı vardır. Bugüne adapte ettiğimizde ise oğul babayı aramaktadır. Bunu günümüz insanının uzak düştüğü doğayı, geleneği, kadim bilgileri araması olarak düşünebiliriz. Bunların günlük hayatımızdan kalkmasıyla ruhlarımızın savrulduğunu, nihilizme düşüldüğünü, boşluk duygusuna gark olduğumuzu hissettirmeye çalıştım. Benim için o kıssanın böyle bir yorumudur Yusuf üçlemesi. Geleneğimizde de şerhler, yorumlar var çünkü her çağın yorumu aslında gelenekle bugünü birleştirir ve bugünün sıkıntısına çare arar. Ben sanatın da bunu yapabileceğini düşünüyorum. 

Üçlemenin tarzından bahsederken ‘manevi gerçeklik’ tanımını kullanıyorsunuz. Bu İranlı yönetmen Mecid Mecidî’nin ‘fıtrat sineması’ tanımının karşılığı mıdır?
Evet, çok yakın şeyler. Kastettiğim şu; sadece maneviyat alanını ele alırsak bu, fantastik bir noktaya gidebilir. Gündelik hayatla bağlantısını kurmak zorundayız. Bu dünyadan vazgeçmek değil bu dünyayla o alanı paralel götürmek. Günlük, gerçek olanla ruhsal, manevi olanın hemhal olması, bir aradalığı. O yüzden bu tanımı yaptım. Ancak bu arada sinema dili anlamında, Mecidi’yi çok sevmekle beraber, Abbas Kiyarüstemi’nin (Kiarostami) tarzını daha yakın bulduğumu söyleyebilirim. 

Zaten bir fark var; Mecidi’nin karakterleri hep bir amaç için uğraşır ve başaramazken kader, onları bambaşka yoldan amaçlarına ulaştırır. Oysa Yusuf sürekli kaderle bir ‘inatlaşma’ halinde, hep ters yöne sapıyor.
Doğru. İnsan küllî iradenin her an farkında olamaz. Zaten genellikle de unutur ve kendi küçük hayatımız içinde hareket eder, dünyayı da böylece sınırlarız aslında. Halbuki dünya bizimle sınırlı değildir. Bir yandan da bir şairi anlattığımız için sanatçının kaderle ya da hayatla mücadelesi söz konusu olabiliyor tabii. 

Yusuf’un mücadelesi bir kırmızı kurdele (başarı) bir de beyaz kurdele (aşk) için. Yumurta’yı düşününce pek de başarılı olamamış galiba?
Zor soru! Bence kırmızı kurdeleyle derdi hep devam etti; herkeste olan başarı hırsıyla. O bence beyaz kurdeleyle ilişkisini de zor hale getirmiş olabilir. Yumurta’dan sonrasını bilmiyoruz. Ama sanki kendiyle barışmada attığı ilk adım, kaçmaktan vazgeçip kadere kendini bırakmak gibi bir şey var. 

‘Yeşilçam Ödülleri’ne katılmayalım!’
Ödül alırken “Vandalizm ormandan şehre indi” dediniz. Sizi neler rahatsız ediyor?
Rant kültürü, her şeyin sadece para ve mülkiyete indirgenmesi... Bunu hidroelektrik santralları meselesinde gördüm önce. İkizdere, Borçka, Balcıköy’de ormanların zedelendiğini gördüm. Büyük ağaçlar kesilip yollar açılıyor. Aynı zihniyet, Emek’i ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bazı mekânlar korunmak zorunda, yüz tane Emek yok! Orası alış veriş merkezi olacak ve Emek üst kata taşınacakmış. Bu tüketim kültürü mantığı, tüketim kültürü filmlerini getiriyor. Sonra fast food yemek, fast food sinema, fast food aşk geliyor. Alışverişe gidenlerin arada da filme girdikleri atmosferden bahsediyoruz. Buna duyarsız kalmak, Emek’in üst kata çıkınca aynısı olacağını sanmak vicdansızlıktır. Yaşadığın, kendini var etmeye çalıştığın şehre ihanettir. 2010, kültür başkentliğiyle değil Emek’in yıkılışıyla hatırlanacak! Ben bakanlıktan, belediyeden beklerdim ki orayı bir sinema müzesi yapsınlar. Yeşilçam Ödülleri veriyorlar ama Yeşilçam’ın merkezini tahrip ediyorlar. Emek’e dokunurlarsa bence seneye vicdan sahibi hiçbir sinemacı Yeşilçam Ödülleri’ne katılmasın.