Hepimizi kandıran adam...

Hepimizi kandıran adam...
Hepimizi kandıran adam...
Fransa Bisiklet Turu'nu üst üste yedi kez kazanarak spor tarihinde olağanüstü izler bırakmıştı Lance Armstrong. Ama sonra bu başarıya doping yaparak ulaştığı anlaşılmıştı. Stephen Frears'ın yönettiği 'Son Efsane', Amerikalı pedalın bizi, yani ona inananları nasıl kandırdığının öyküsünü anlatıyor.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

SON EFSANE (Not: 3.5/5)
THE PROGRAM
Yönetmen: Stephen Frears
Oyuncular: Ben Foster, Chris O’Dowd, Guillaume Canet, Dustin Hoffman
Yapım: 2015, İngiltere-Fransa
Süre: 103 dakika

“1999-2005 arasında, milliyeti ne olursa olsun, yeryüzündeki bütün insanları heyecanlandıran, coşturan, gururlandıran, duygulandıran olağanüstü bir kahraman izledik. Daha önce kimsenin yapamadığını yapan, her türlü övgünün ötesine geçen bir büyük sporcu. Onu nasıl anlatacağımızı bilemedik. O günlerde, hayatında bisiklet yarışı izlememiş pek çok insandan kendilerini onunla ‘tanıştırdığım’ için teşekkür mektubu aldım. Çünkü o umuttu, sessiz bir başkaldırıydı, inanan insanın yenilmezliği üzerine bir destandı.
Ve geçen perşembe akşamı o adam, ‘Hepsi kocaman bir yalandı’ dedi. İnanacak hakikat bulmakta her gün biraz daha zorlandığımız şu dünyada, bir kahraman daha kalp çıktı. O kazandıkça fışkıran sevinç gözyaşlarımız nereye dökülecek? Uğruna aldığımız sarı bilezikler ne olacak? Ne anlatacağız çocuklarımıza? Nasıl bakacağız gözlerinin içine?”

Kibrinden taviz vermeden itiraf etti

Yukarıdaki satırlar, Radikal Spor maceramda onca mesai eskittiğim eski şefim Yiğiter Uluğ’un 20 Ocak 2013’te, Radikal’de kaleme aldığı ‘Yalan Dünya: The End’ başlıklı yazıya ait. Kolayca fark edileceği üzere bu metin bir hayal kırıklığının, aldatılmışlığın, ihanete uğramışlığın ifadesi... Söz konusu yazıdan böylesi bir alıntıya soyunmamın nedeni sadece durumu daha net aktarabilmek değil. O dönem Radikal’in spor sayfaları ‘taşra’ya yetişsin diye çabalarken sırf onunla ilgili haberleri daha fazla insan okusun, onun başarısı ve insanüstü direnişi daha fazla okurun ilgisini çeksin, haberdar olunsun diye özel bir çaba da gösterir, Fransız Bisiklet Turu’nu sayfalarımıza olabildiğince taşıyabilmek için özel bir gayrete soyunurduk. Yiğiter o günlerde şefimdi, daha sonra bayrağı devredip gittiğinde de ona, yani Lance Armstrong’a her daim ‘iltimas’ geçtik, sayfalarımızda ona hep özel bir yer ayırdık.
Nasıl diğer Armstrong’lardan Louis ‘caz’ın, Neil ‘uzay’ın efendisiyse Lance de ‘pedalların efendisi’ydi bizim için. Aslında biri, nerdeyse ta en başından bütün Dünya’yı uyarıyordu ama karşımızda öyle bir ‘ikon’ vardı ki, ona kulak asmaya hiç niyetimiz yoktu. Evet, nihayetinde o kişi, yani The Sunday Times spor yazarı David Walsh haklı çıktı. İrlandalı gazeteci Armstrong’u herkesten önce keşfetmişti. Amerikalı pedal inanılmaz başarılara imza attıkça da içindeki şüphe büyüdü ve nihayetinde Walsh, bu şüpheyi kamuoyuyla paylaşmaya başladı. Gelinen nokta itibariyle neler olduğunu biliyorsunuz; yedi kez Fransa Bisiklet Turu’nu kazanan Armstrong, nihayetinde Oprah Winfrey’e verdiği söyleşide milyonlarca televizyon izleyicisi önünde kibrinden taviz vermese de doping yaptığını itiraf etmiş ve bisiklet sayesinde kazandığı tüm unvanlara ve ödüllere veda etmişti.

Uğranılmayan dönemeçler

Amerikalı bisikletçinin öyküsü daha önce kimi belgesellerin konusu olmuştu, sırada Stephen Frears imzalı kurgusal yapım ‘Son Efsane’ (‘The Program’) var. David Walsh’un ‘Seven Deadly Sins’ adlı kitabından yapılan uyarlamayla çekilen yapım, Teksaslı pedalın öyküsünü Fransa Bisiklet Turu başarıları ekseninde perdeye taşırken baştan beri dopingle haşır neşir olduğunu da bize hatırlatıyor. ‘Shallow Grave’, ‘Trainspotting’, ‘The Beach’ gibi filmlerin senaristi olarak tanınan John Hodge’un kaleme aldığı ‘Son Efsane’de, öykünün bazı dönemeçleri çabuk geçilmiş (mesela Armstrong’un çocuklarının annesi Kristin Richard’la ilişkisi), bazı duraklara da pek uğranılmamış. Bu tavra sanırım Armstrong’un fazlasıyla göz önünde bir figür olması ve söz konusu olayların zaten kamuoyunca bilinmesi neden olmuş. Öte yandan onun günahlarına ortak olan başta Michele Ferrari (tıpçı, mentor ve dopingçilerin şahı) olmak üzere, koçu Johan Bruyneel, takım arkadaşı Amerikalı bisikletçi Floyd Landis, gazeteci David Walsh, finansörlerinden Bob Hamman, öyküde yeterince yer tutuyor. Amerikalı bisikletçinin testis kanserine tutulup bu belayı atlatması, kurduğu vakfın bir tür yaptıklarını örtbas eden bir paravana dönüşmesi gibi ayrıntılarsa filmin öyküye ait uğradığı istasyonlardan.

Gazetecilik etiğinin önemi

Armstrong’u Ben Foster’ın son derece etkileyici bir performansla canlandırdığı filmde Landis rolündeki Jesse Plemons da çok başarılı. Walsh’ta İrlandalı aktör Chris O’Dowd’u, Hamman’da Dustin Hoffman’ı, Johan Bruyneel’de de Denis Menochet’yi izliyoruz. Filmdeki yan karakterler içinde öne çıkan bir başka isimse Ferrari’de
karşımıza gelen Fransız aktör Guillaume Canet oluyor.
‘Son Efsane’, günümüzün endüstriyel spor ortamında neredeyse hiçbir başarının ‘tıbbi yardım’ olmadan gerçekleşemeyeceğine ama şu ana kadar gerçeğin sadece birkaç kapıyı aralayabildiğine dair bir hatırlatmada bulunuyor (Bu anlamda bir sahnede ‘Everbody Knows’ parçası fazlasıyla manidar elbette!). Frears’ın filminin hatırlattığı bir başka şey de ‘gazetecilik etiği’. Film özetle diyor ki, tıpkı siyasette olduğu gibi sporda da doğrular ancak kendisine sunulanı değil, perde arkasındakileri sorgulayan basın emekçileriyle ortaya çıkar. Meseleye bu coğrafyadan bir ek de biz yapalım: Bir de bu doğruları merak eden ve önemseyen kitlelerle tabii ki...