Her erkek baba olmalı

Her erkek baba olmalı
Her erkek baba olmalı
Senarist, oyun yazarı, yönetmen ve baba. Sundance'ten ödülle dönen filmi 'Can'ın vizyona girmesi vesilesiyle Raşit Çelikezer ile buluştuk. Babalıktan girdik, tiyatronun hallerinden çıktık
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Anne- baba olmak, çocuk sahibi olmak meselesini anlatma fikri nasıl oluştu?
Ben 43 yaşındayım ve 38 yaşında baba oldum. Baba olmak bana çok farklı bir bakış açısı kazandırdı. Olabilen her erkeğin baba olmasını isterim. Bambaşka bir vizyon katıyor erkeğe. Baba olmadan önce dünya bana hep katlanılması zor geliyordu. Baba olma süreci ‘Can’ı ortaya çıkardı aslında. Karım da bana kadın bakışını öğretti. “Raşit” diyordu, “bir kadın eline tutuşturulan çocuğu çok kolay kabul edemez.” Bu sözler daha zor bir süreç başlattı hikâye için bana. Hikayenin asal durumu ise aslında şöyle oldu. Yanlış hatırlamıyorsam Sait Faik’in bir hikâyesinde 50’li yılların savaş döneminden sonra Türkiye ’de geçiyordu. Bu hikâyede zorunluluktan çocuğun kalabalık bir ortama bırakıldığı an vardı. O bende kalmış. “Bir çocuk zorunluluktan nasıl o kalabalığın içinde bırakılır” sorusunun altını eşelemeye başladım. 

Filmde anne ve baba karakterlerinin çocukla kurduğu ilişki çok farklı. Baba bir tür ‘iktidarını’ ispatlamak için kullanıyor ama anne daha mesafeli duruyor. Bunun gerçek hayatta da karşılığı var mı?
İkisinde de büyük bir değişim var. Ben bununla ilgilendim. İşçi olan baba birdenbire farklı nosyonlarla farklı bir birey oluyor. Ama bunu da karşılayamıyor. Türkiye’de filmle ilgili en çok sorulan sorulardan birisi “Cemal neden yeniden hikâyeye dahil oluyor?”du. Bence dahil olmalıydı. Derdim yalnız kadın değildi. Bana göre erkekler her zaman sorumluluktan kaçan taraf. Böylesine bir zorunlulukla anne olma durumu zaten kadını boğmuş ve depresyona sokmuş durumda. Babanın da zaten evden gidişi, kadını daha ağır bir depresyona sürüklüyor. Erkek ise ruhunu satarak yeni bir pozisyon elde ediyor. 

‘Çocuk’ biraz tartışmalı bir alan. Film, “Anne-çocuk ilişkisinde kan bağı önemlidir ama gerekli değildir?” gibi bir noktaya da geliyor. Sizce de kan bağının önemi ne kadardır?
Bence kan bağı gerekmiyor. Film bunu söylüyor zaten. Diyelim ki on daireli bir apartmandayız. Bir dairede genç bir çiftin çocukları oldu. O çocuk bütün apartmanın olur. Gelişme sürecini, büyüdüğünü görürler. Genç çiftin başına bir şey gelse, emin ol o çocuğun dokuz tane ailesi olur. Ama hiçbir gelişimini görmediğiniz bir çocuğu götürüp bir kadına ya da erkeğe “Al bu senin” dediğiniz zaman iş değişiyor. Alışma süreci önemli. Filmdeki Ayşe gibi bir kadının yaşadığı depresyon sürecinin sonunda yaşanan finalde sadece bir rahatlama var aslında. Mutlu son olduğu söylenemez. 

İlk filminiz ‘Gökten Üç Elma Düştü’de de, ‘Can’da da hem günümüz sinema estetiğini hem de Yeşilçam melodramlarını andıran sahneleri görmek mümkün. Bu bilinçli bir tercih mi?
Evet, bir tercih. Televizyonda da uzun yıllar dramlar çektim, rahatlayayım diye komediler çektim. Bu ülkenin melodramı sevdiğini biliyorum. Şu anda televizyona bakınca durum Yeşilçam’dan farklı değil. Bu bizim ülkemizin toplumsal yapısıyla da alakalı bir durum. Ben bunu biraz ‘güzelleme’ gibi düşündüm. Ama şunu da hissediyorum. Ben yeni bir ifade peşindeyim. Kendimi mutlu edecek bir ifadenin peşindeyim. ‘Üç Elma’da bunun tohumları atıldı. Üç akışın farklı kurgulanmış haliydi. Benim tiyatro oyunlarımda da böyledir. İleri-geri dönüşler, zaman kaymaları vardır. Birinci perde ve ikinci perde birbirine benzemez. Belki o alışkanlıkla yapmış olabilirim. Bilerek yaptığımı söylemiyorum. Bu bir Yeşilçam güzellemesidir. 

Film ilk kez Altın Portakal’da görücüye çıktı. Sonra Sundance’te ödül aldı. Ödülden bağımsız olarak soruyorum, iki festival açısından algı olarak nasıl bir fark var?
Birbirinden çok farklı. Hangisinin iyi ya da kötü olduğunu söyleyemem. Belki uzun süredir benzer hikâyelerle yaşayan bir toplumun algısıyla, bu hikâyeleri çok daha farklı yaşayan seyircilerin algısı arasında fark var. Burada sorulan sorular dışarıda sorulmadı. Türkiye’de sorulanların her hangi birini ABD’de duymadım. Orada sorulanları da burada duymadım. Bunu seyirci için söylüyorum. Eleştirmenler her iki ülkede de benzer sorular sordu. Bir de orada sanatın herhangi bir türüne inanılmaz saygıları var. Bizde çok yargılayıcı olunabiliyor. Bir kere ben hiçbir destek almadan film çektiğim için alkışı hak ediyorum. Benim gibi her bağımsız yapımcı hak ediyor...

‘Özelleştiriyorum’ lafı çok hazırlıksız oldu
Bir dönem sinema destekleme kurulunda da yer aldınız. Bir dönem aile ve tarihi içerikli filmlere destek olunacağı açıklaması tartışıldı. Bir yandan da oyun yazıyorsunuz. Şimdilerde Devlet ve Şehir Tiyatroları tartışmanın odağında. Bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Tiyatro özelleştirilebilir mi?
Bu yılki İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünde yarışan ‘Can’ dışındaki 11 filmin yedisinin doğumunda vardım. Yani bu yedi filmin Kültür Bakanlığı’ndan destek alması için çabaladım. Yönetmenlerinin birçoğunu tanımıyordum.Bir kısmıyla destek kesinleştikten sonra tanıştım. Altı yıldır da ‘Kültür Bakanlığı Özel Tiyatroları Destek Kurulu’ üyesiyim. İki yıldır devlet yapısında tiyatronun ve sinemanın destek kurullarının, yürümeyen telif yasalarının nasıl düzeltileceğine dair çalışmalar yapıldığını biliyorum. Fakat şunu söyleyeyim. Çok hazırlıksız bir durumda yakalandı devlet. Çünkü bu tartışma süreci daha bitmemişti. “Özelleştiriyorum” lafı çok hazırlıksız oldu. Bu devletin parası değil ki, bizim paramız. Ödenekli tiyatrolar amme hizmeti yapar, kâr amacı gütmez. Şu anda Devlet Tiyatrosu’nun ulaşmadığı il yok. Bunu kapatır, özelleştirirseniz, elli il tiyatrosuz kalır. Özelleştirmeyi yapabilmek için bir kere bu sektörün duayenlerine, kuramcılarına, eğitmenlerine, yorumcularına ihtiyacın var. Bunlarla birlikte bir çalışma yapılırsa, performansa dayalı bir sistemle Devlet Tiyatroları yeniden yapılandırılırsa belki olur. 1949 yılında çıkartılan bir yasayla yönetiliyor Devlet Tiyatroları. Bir oyuncuyu Parklar Bahçeler Müdürlüğü’ne atasanız ne diyebilir ki. Şu anda ödenekli tiyatrolarda 2 bin memur varsa, devlet 2 bin davayla uğraşacak demektir. Çok hazırlıksızlar. 

Yeni bir model oluşturulması gerektiği de herkes tarafından dile getiriliyor bir yandan. Sizin kafanızda nasıl bir model var?
Avrupa’da özel modeller var. Radikal’de de yazıldı. Bence bütün modellerin işlenebileceği, sektörün söz sahibi olacağı uzun vadeli koordinasyon toplantılarıyla bu iş başarılabilir. Performansa dayalı özerkleşme kurulabilir. Belli iller, bölgeler adına özerkleşme kurulmalı diye düşünüyorum. Devlet Tiyatroları’nda bir oyun sahneye konulurken yaşanan bürokratik süreci o kadar iyi biliyorum ki.