Her kadın 30'undan sonra feminist olur

Her kadın 30'undan sonra feminist olur
Her kadın 30'undan sonra feminist olur

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Feminist sanatçı Canan, 'Türk Lokumu' sergisinde, hâlâ yürürlükte olduğunu düşündüğü oryantalist bakışı eleştiriyor. Olaf Metzel'in türbanlı çıplak heykelinden esinlenen sanatçı, boşandıktan sonra soyadından vazgeçip sadece Canan ismini kullanıyor
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Canan kimdir?
90’larda video, fotoğraf, belgeselleriyle tanınan Canan, son dönemde minyatürlere ve animasyonlara da yöneldi. Sanatçının 11. İstanbul Bienali’nde çok ilgi gören videosu ‘İbretnuma’, bir müzayedede 24 bin TL’ye satıldı. Yurtdışında karma sergi ve fuarlara katılan Canan, 2009’da da Hafriyat Karaköy’deki 8 Mart sergisi ‘Haksız Tahrik’in küratörlüğünü de yaptı.

İlk odada dev bir ekran... ‘Otantik’ dansöz kıyafetleri içinde Canan, hem göbek atıyor hem de Hazavuzu bestesi ritm üzerine oryantalist metinleri bozguna uğrattığı dizeleri seslendiriyor: “Bana derler odalık / Zaman zaman halayık / Fes nargile ut sarık / Göbek altımdaki yarık / Biçti bana bir kılık”. Kendi bedenini odağa aldığı performans ve videolarıyla, minyatürleriyle tanıdığımız Canan, yeni sergisi ‘Türk Lokumu’nu Galeri X-ist’te açtı. ‘Erkek soyadı’ taşımak istemediği için ‘Canan Şenol’den vazgeçip ‘Canan’ olarak bilinen aktivist feminist sanatçı, yeni sergisinde Ingres, Matisse ve Renoir’ın oryantalist tablolarını şirazesinden çıkartıyor, minyatürlerinde çıplak halini başörtülü figürlerle bir araya getiriyor ve ‘Arvehan’, ‘Bir Dolar’ gibi işlerinde cinsiyetçilik dışında da direneceği iktidar mekanizmaları buluyor. 

Serginin ismi niye ‘Türk Lokumu’? Neyi ifade ediyor?
Türk Lokumu, 2007’de Olaf Metzel’in yapıp Viyana’da kamusal alanda sergilediği heykelin ismi. Başı örtülü, vücudu çıplak bir kadın heykeliydi bu. Aslında bir yanıyla da Türkiyeli kadınlar üzerindeki oryantalist bakış açısının cinsiyetçi imgesi. Bu nedenle ‘Türk Lokumu’ koydum, serginin ismini. 

Metzel’in heykeli, oryantalizmi eleştiren bir bakış açısıyla mı yapılmıştı, yoksa onun bir örneği miydi sizce?
Benim eleştirdiğim bir heykeldi tabii ki. Kaidesinden söküldü, başına kötü şeyler de geldi. Bir sanatçı olarak asla böyle bir şeyi onaylamıyorum tabii. Ama yeni bir motif değildi. Bana odalıkları çok hatırlattı. Bütün oryantalist sanat tarihine baktığımızda Batı, kendini tanımlarken Doğu’yu yaratıyor, bunu yaparken de Doğu’yu kadınlaştırıyor. Ve cinsiyetçi bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Metzel’in heykeli de aslında bu motiflere çok yakındı. Cinsiyetleştirdiği imgeyi başörtüsüyle belirtiyordu. Ama bu sergiyi yaparken Metzel’e cevap vermek yerine, genel bir sanat tarihine, oryantalist bakışa cevap vermeyi tercih ettim. 

Sanat tarihiyle ilişkiniz nasıl gelgitlerle ilerledi? Hem kadın hem Doğulu hem de feminist konumlarınız düşünülünce koca bir sanat tarihi, yüzleşilecek, karşısında durulacak bir şeye dönüşüyor muhtemelen.
İlk başta herkesin yaptığı gibi sanat tarihi bağlamında bir ön kabul vardı, sorgulanmadığı için. Doğrusunun bu olduğunu düşünüyordum. Yavaş yavaş kendimi arayıp bulmaya başlayınca sorgulama sürecine de geçtim. Sonrasında da bu işler çıkmaya başladı tabii. 

Hangi döneme denk geliyor bu sorgulamanın başlangıcı?
Üniversite sonrası başladı. İlk başlarda üniversitede bir önkabul oluyor. Orada da nasıl bir eğitim aldığımız şaibeli aslında. Daha sonra da sorgulamaya başladım. 

“Önce baskıyı deneyimledim, sonra teorisini öğrenip, örgütlenip kendimi feminist olarak adlandırdım” diyorsunuz. Bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz?
Bütün kadınların 30’undan sonra feminist olmaya başladığını iddia ediyorum. Önceleri çok farkına varmıyor insan. Daha sonra deneyimledikçe feminist oluyor. Her kadının içinde bir feminist olduğuna da inanıyorum ben. Erilleştirilmiş kadınlar da bir şekilde barındırıyorlar. Açığa çıkması lazım diye düşünüyorum sadece. Benim sürecimde şöyle oldu. İlk deneyimlerim sonrasında kişisel olan politiktir teorisini duydum. Bu beni önce çok şaşırttı. Anlamadım ne demek istediklerini. Ama kendi kendime hesaplaşmaya girdim. Gerçekten kişisel olan politik midir diye? Bu cümle beni çok etkilemişti. Arkasından araştırmaya başladım. Gerçekten o güne kadar düşündüklerimi yansıtan bir düşünce biçimi olduğunu anladım. Sonrasında örgütlenmeye başladım. 

Kendi bedeninizi işlerinizde malzeme olarak kullanmak da kişisel olan politiktir teorisiyle mi bağlantılı?
Beden politikaları üzerine işler üretiyorum. Kişiselin politik olduğuna da inanıyorum. Bunlara inanınca doğal olarak kendi bedenimi işlerimin malzemesi haline getiriyorum. Ama benim için yabancılaşmış bir malzeme haline geliyor. Tamamıyla doğrudan kendi hayatımdan yola çıkarak işlerimi üretmiyorum ama zaman zaman yansıdığı da oluyor. En yakınımdaki bedenle ilgileniyorum ilk olarak. Onun da genelle ilişkili olduğunu düşünüyorum. 

Daha önceki röportajlarınızda galerilerin işlerinizi sergilemek konusunda bir şekilde çekindiğinden bahsediyorsunuz. Sanat ortamında da hâlâ böyle bir çekingenlik söz konusu mu?
Onu söylerken kişisel olarak söylememiştim. Kadın sanatçılardan ya da kurumların, işlerin politik üretilmesiyle ilgili sorunlar yaşadığını söylemiştim. Yine bunun görece devam ettiğini düşünüyorum açıkçası. Kadın sanatçıların görünür olabilmesi için kapıların daha açık olması gerektiğini düşünüyorum. Politik işlerin gizli bir sansürle tam olarak sergilenmediğini düşünüyorum. 

O gizli sansür nasıl işliyor?
Otosansür olarak işliyor. Bu işler başımıza iç açabilir, sergilemeyelim diyebiliyorlar. Ya da cinsiyet üzerine işleri de tercih etmiyorlar açıkçası. 

Bubi’nin işini yardım müzayedesinde yer vermediği için İstanbul Modern’e yönelik sansür suçlamaları için ne diyorsunuz?
Bence sansürdü tabii ki. Başka söylenecek bir şey, tartışılacak bir tarafı yok, sansürse sansürdür. 

Ensest konusunu işlediğiniz ‘Bir Varmış Bir Yokmuş’ Almanya’da sansürlendi. Avrupa ’da sansürle karşılaşmak şaşırtıcı mıydı?
Beklediğim bir sansür değildi aslında. Çok şaşırdım. Mücadele etmek de biraz zor oldu. Yalnız hissettim kendimi orada. 

‘Arvehan’ işinizde cinsiyetçilik dışında da baskı unsurlarını işliyorsunuz. Çıkış noktası neydi?
‘Arvehan’da, ‘Bildiğin Gibi Değil’den bir bölümü resimledim. 90’larda çocuk olmak konulu bir kitap… Oldukça etkileyici, bazı bölümlerini okumakta zorlandığımı söyleyebilirim. Bazı yerleri bildiğim gibi, bazıları da bildiğim gibi değil. Ama tekrar tekrar okunması gerektiğini de düşünüyorum. Aynı zamanda bu resimler Nü Kolektif’in hazırladığı ‘Bildiğin Gibi Değil’ tiyatro uyarlamasında da gösteriliyor.
‘Türk Lokumu’ 21 Ocak’a kadar Galeri X-ist’te.

Örtünme - örtünmeme sınırı
‘Örtünme Töreni’nde başörtülü figürlerin ortasında siz çıplak olarak duruyorsunuz. Oryantalist çerçevede örtünme meselesi nereye oturuyor sizce?
Örtünmeyle örtünmeme arasında ince bir sınırın olduğunu düşünüyorum. İktidar mekanizmaları sadece örtülü olanlar için değil, örtülü olmayanlar için de işliyor; iktidar yüzünden örtünülüyor ya da örtünülmüyor. Asıl söylemek istediğim, kadın bedeninin siyasal, dini ya da ekonomik anlamda araçsallaştırılmış olması. 

Daha önceki ‘Hicap’ adlı performansınızda da Adnan Çoker’in ‘Şapka takarak gelin’ çağrısı yaptığı sergisine başörtüsü takarak gitmiştiniz…
Orada da gene kadın bedeni üzerinden kendini laik tanımlayan militarist kesim hem de kendini muhafazakâr olarak tanımlayan kesim, kadın bedeni üzerinden iktidar savaşına girmişlerdi. Bu durum beni çok rahatsız etmişti. İnci Furni, Neriman Polat’la beraber üçümüz eylem yapmak istedik. Ve hep birlikte başörtülerle sergiyi ziyaret ettik.

Türk Lokumu
‘Türk Lokumu’ sergisi, ismini Alman heykeltıraş Olaf Metzel’in 2007’de Viyana’da Kuntshalle çağdaş sanat sergi sarayının önünde sergilenen heykelinden alıyor. Görücüye çıktığı anda ‘küçük düşürücü’ olduğu gerekçesiyle Türkiye basınının tepkisini çeken eser, feministler tarafından da ‘köhne oryantalist klişelere’ başvurduğu gerekçesiyle eleştirilmişti. Eser, bilinmeyen kişilerce kaideden sökülmesi sonucu tartışılmaya devam etmişti.