Her yer oyun alanı değildir

Her yer oyun alanı değildir
Her yer oyun alanı değildir

Oyun , bugün, yarın ve perşembe günü 20.30 da Muhsin Ertuğrul Sahnesi nde

Türk tiyatrolarına performatif sahneleme ve oyunculuk yöntemini kazandıran Şahika Tekand, Tiyatro Festivali kapsamında 'Oyun'u sahneliyor. Tekand ve on yedi kişilik kadroda yer alan Özge Özder ile buluşup 'Oyun'u konuştuk
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Sinema ve tiyatro sanatçısı, oyun yazarı, eğitmen ve yönetmen Şahika Tekand’ı tek kelimeyle anlatmam istenseydi eğer, ‘farklı’ kelimesini seçerdim... Tekand’ın en son yönetmenliğini, yazarlığını ve ışık tasarımcılığı yaptığı ‘10 Adımda Unutmak’ oyununu izlemiş ve “Yok” demiştim, “bu kadın bizden değil”. Tekand bu sefer, 18. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında küçük dünyalarına sıkışıp kalmış insanları anlattığı ve Samuel Beckett’in yazdığı ‘Oyun’ ile konuşturuyor özgünlüğünü. 

Neden hep Samuel Beckett?
Aslında hep değil. Antikleri yaptım, kendi yazdığım oyunları yaptım ama Beckett’e dönüp dönüp bakmamın nedeni benim yöntemime imkân veren metinlerinin olması. Ben ya hayal ettiğim performansların metnini sıfırdan yazıyorum ya da ele aldığım bütün diğer yazarların oyunlarını, metne sahneleme yöntemime göre performatif nitelik kazandırmak ya da var olan performatif özelliklerini belirginleştirmek üzere yeniden yazıyorum. Bu yöntem üzerinde çalışmaya başladığım zamanlarda, bana en çok ilham veren yazar ve tiyatro adamı Beckett’ti. O nedenle belli aralıklarla aşk tazeliyorum onunla. 

Oyunun orijinali altı-yedi sayfa, siz ondan 1 saatlik bir oyun yaptınız. ‘Oyun’un sizi cezbeden yanı nedir?
‘Oyun’, çok basit bir insani öykünün etrafında insanlığa ait bir anlatım yaratmayı başaran bir metin. Çok basit bir aşk üçgeni konuşuluyormuş gibiyken, aslında neredeyse Tanrı ile kul, doğa ile insan, sistem ile insan, iktidar eden ile iktidar edilen ikiliğini, bu ilişkiyi anlatmayı başarıyor. Yani küçücük bir insan hikâyesinden söz ederken insanlığa dair olanı konuşma potansiyeli barındırıyor. 

Oyunun orijinali ile ne farklar göreceğiz?
Oyunun orijinalinde, üç insan, kül küplerinin, urnaların içindedirler, bir tek başları görünüyordur. Ve bütün oyun boyunca inanılmaz bir hızla geçmişte yaşanmış bir aşk hikâyesi üzerinde konuşurlar. 

Aynısını mı göreceğiz sahnede?
Ben kül küpleri yerine bütün oyunlarımda kullandığım kutularımı, oyun alanlarını belirleyen küplerimi kullandım. Oyuncunun bir çeşit içine hapsolduğu bu alanlar küçük bir oda, aynı zamanda sahne, aynı zamanda bir apartman katı, aynı zamanda mezar... Bütün bunları imleyecek bir oyun alanı yaratmaya çalıştım. 

İnsanların tektipleşmesinden bahsediyorsunuz oyunda. Nasıl güzel günler göreceğiz biz?
Görmeyeceğiz. Umudu taşımak lazım ama abesle iştigal etmemek de lazım. Hiç olmayacak bir şey bile olsa tutkuyla mücadele ediyorsanız kıymeti vardır. Yoksa olacağının garanti olduğunu bildiğimiz bir şey için mücadelenin kıymeti yoktur. O nedenle şimdi belki yaşamak bile daha değerli hale geldi. Gerçekleşmesi mümkün olmasa da ya da çok az bir ihtimal varsa yine de inatla mücadele etmek yaşamanın bizatihi kendisi. Beckett’in deyişiyle “Son başlangıcın içinde bulunuyor, buna rağmen sürdürüyoruz”. O da bu durumun absürdlüğünü dile getirirken, yaşamında direnmekten hiç vazgeçmedi. 

Bir metin alınca elinize, nasıl çalışıyorsunuz üzerinde?
Her seferinde tiyatronun ne olduğunu bulmaya çalışıyorum. 

Buldunuz mu?
Zannediyorum yaklaşıyorum. Tiyatro, ‘şimdiki zaman ’ın sanatı, canlı olan, canlı olması zorunlu olan, bu özelliğiyle başka hiçbir ifade biçimine tercüme edilemeyecek olan... Ve tabii bunun muhakkak artistik bir disipline sokulmuş hali. Ben, son 30-40 yılın genelgeçer ideolojik ve sanatsal tavrını belirleyen, ‘Her yer oyun alanı’dır, hayat aynı zamanda bir ‘oyun’dur fikriyle mücadele ediyorum aslında. Her yer, oyun alanı değildir. Hayatın sorumlulukları başkadır, oyun alanının sorumlulukları başka... Her yer oyun alanıdır diyenler, aslında ya hayatın sorumluluklarından kaçmaya çalışanlar ya da mücadele ediyor ya da muhalefet ediyormuş gibi yaparken, statükonun devamını sağlamaya çalışanlar gibi geliyor bana. 

2009 yılında Şehir Tiyatroları’na katıldınız. Yönetmelik değişikliğini konuşacak olursak… Nasıl bir ruh hali var şu an ŞT oyuncularında?
Yönetmelik değişikliği ve onu izleyen süreçte, özellikle genç ekip, sadece oyuncular değil, teknik kadro da herkeste inanılmaz bir moral bozukluğu ve çöküntü oldu. Genç oyuncuları en çok sanat ürettiği tiyatrosuna hissettiği aidiyetin ortadan kalkması ya da o aidiyetin elinden alınması ciddi şekilde yıprattı. 

Sizi yıprattı mı peki?
Bu, benim kuşağımdakilerin gördüğü ilk olumsuz şey değil, son da olmayacak. 25 yıldır da kendi başıma tiyatro yaptım, o nedenle bu mesleğin getirebileceği zorlukların birçoğunu da gördüm. Bütün bunların ötesinde sanat yapmak isteyen herkesin bütün koşullar ellerinden alınsa dahi bunu yapmaya devam edebileceğini çok iyi bilirim. Bu son tartışmanın da olumlu bir şekilde sonlanacağını ümit etmek istiyorum. Bu karmaşanın gerçek nedeninin de tiyatrolarla ilgili olmadığını düşünüyorum. Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları toplamda 600-700 kişilik bir kadro; böyle bir çalışan sayısının koskoca devlet bütçesine yük olacağını da hiç düşünmüyorum. Bu toz duman durulduğunda asıl meselenin gerçekte ne olduğunu zamanla anlayacağız bence.

‘Oyun’un oyuncularından Özge Özder:
Bireyselleşme modern hayatın tuzağı 

‘Oyun’u kendi kelimelerinizle nasıl anlatırsınız?

Oyun metni orijinalinde iki kadın, bir erkekten oluşuyor. Aslında bilindik bir aldatma hikâyesi. Ama biz bu hikâyeyi 15 kişi oynuyoruz. 10 kadın, 5 erkek. Ben 2. kadın durumundayım. Ve o kadının sadece 1/5’iyim. Şahika Hoca’nın performatif oyunculuk biçimiyle yorumladığı bu oyun ne daha fazlası olmanıza müsaade ediyor ne de daha az. Ve olduğunuz kadarının da en kusursuz ve mükemmel halini talep ediyor. Birbirimizin gözü kolu bacağıyız adeta. Büyük bir mekanizmanın olmazsa olmaz parçalarıyız. 

‘Oyun’da, küçük dünyasına sıkışmış günümüz insanı, özgürlük alanını kaybettiği noktada bir var olma mücadelesi veriyor. Sizce insanlar özgürlükleri üzerine kafa yoruyor mu? Ya da herhangi bir özgürlükten söz edilebilir mi?
Bence biz özgürlük alanı gitgide elinden alınan ve işin komik yanı bunu ‘Sizi daha da özgürleştiriyoruz’ bahanesiyle yaşayan bir toplumuz. Bunun toplum olarak farkında olduğumuzu pek düşünmüyorum. Farkında olsak da kapımız çalınmadan, işin ucu bize dokunmadan sesimiz çıkmıyor. Bir de tabii şu bireyselleşme mevzuu var. Bu da modern hayatın bize bir tuzağı. Birey olma yolunda biz olma duygusundan gitgide uzaklaşan ve yalnızlaşan insanlar oluyoruz, bu durum birbirimizle olan temasımızı azaltıyor. Oysa bir toplum farkındalığıyla her an uyanık ve dinamik bambaşka yaşam koşulları oluşturabilir. Önce farkında olmak, sonra özgürlük alanını tutarlı bir dille çizip talep etmek önemli. 

Oyunun bir diğer noktası da tektipleşme. Nedir bizi buna sürükleyen?
Sistem bunu istiyor. İçinde bulunduğumuz bu oyunda oyun mekanizması ve oyunun kuralları, hayatta ise içine dahil olduğumuz sistem... Kendinden olmayanı sistem dışına iten, öteleyen, tanımsız hatta yaban gören bir sistemle yaşıyoruz maalesef!