Herkes bir inanç peşinde

Herkes bir inanç peşinde
Herkes bir inanç peşinde

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Tekinsiz falcı, genç oyuncu, sınıf atlamış doktor ve 'dinibütün' kapıcı... Yeni filmi 'Nar'da bu karakterleri heyecanlı bir vicdan hesaplaşmasına götüren Ümit Ünal, 'Ben hâlâ hikaye sinemasına inanıyorum' diyor
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Senaryosunu yazdığınız ‘Teyzem’de, yazıp yönettiğiniz ‘Dokuz’da, simdi de ‘Nar’da, birçok filminizde hikâyeler bir sırla ortaya dökülüyor. Nedir bunun sebebi?
Ben hikâye anlatmayı seviyorum, yaptığım da hikâye sineması aslında. Günümüz Türk sinemasında ‘sanat sinemasına’ bakarsan hikâyedense, karakter incelemesi ya da atmosfer öne çıkıyor. Ben hâlâ hikâyeye çok önem veriyorum. Hikaye kuruluşunda da mutlaka bir esrar kurmak, bir şekilde seyircinin merakını ayakta tutuyor olmak gerekir. Yani anlatmak istediğim şeyleri hikâye yapısı içinde anlatmak hoşuma gidiyor. 

Peki ‘Nar’ın hikâyesi nasıl ortaya çıktı? Buna ilham veren bir karakter ya da olay var mıydı?
Çok farklı şeylere inanan dört insanı bir araya getirmek istedim. Batıl inancım yok, metafizik, ilgi alanım değil. Ama öyle biriyle bir ara karşı karşıya gelsem ve kendine çok güveniyor olsa, benim hakkımda çok önemli bir şey söylüyor olsa… Böyle bir şey hayal ettim. Kahve falcısı kadın, Asuman karakteri ortaya çıktı böylece. Ve sadece falcılık yapmıyor, bayağı gaipten sesler geldiğine ve gerçekleri bildiğine inanıyor. Herkesin gerçeği farklı olduğu için… Hepimiz aslında kendimize bir inanç dünyası yaratarak yaşıyoruz. İnanç derken, din demek istemiyorum sadece, bilime inanmak, insanlık ülküsüne inanmak da bir inanç sonuçta. Veya benimki de, insanların yazarak, çizerek, anlatarak anlaşabileceğine inanmak da bir inanç dünyası. Böyle dört tane çok farklı şeylere inanan insan, temel bir mesele çevresinde –o da işte hayat sonuçta, hayat, cinayet –nasıl çatışır? 

İnanç dünyası ‘Nar’da sanki üst sınıfların bastırmaya çalıştığı bir şey gibi de geliyor.
Ama bizim Asuman, inancını kaybetmiş bir karakter. Dini inancını kaybedip karanlıklara inanmaya başlamış. Oradaki daha dini inançta olan kapıcı denebilir belki. Bir kişi bilime inanıyor veya daha idealist; doğruluğa, dürüstlüğe inanıyor. Bir kişi güce, paraya, sınıf atlamaya inanıyor. O da yeni sınıf atlamış bir doktor karakteri ve ele geçirdiği gücü kaybetmek istemiyor. 

Oyuncularla sürekli paslaştığınız bir yönetim tarzınız var. Bunun dozu her filmde değişiyor mu?
Ben oyuncuları çok seviyorum. Oyuncuyla çok iç içe çalışmayı, anlattığımı onlar üzerinden kurmayı da çok seviyorum. ‘Dokuz’, ‘Ara’, şimdi ‘Nar’ gibi küçük bütçeli filmler olunca ister istemez oyuncuya, hikayeye, diyaloglara yaslanmak zorundasın. Serra (Yılmaz) ve Erdem’i (Akakçe) zaten çok yakından tanıyorum. Bu filmde benim için İdil (Fırat) ve İrem (Altuğ) benim için keşif oldu. Ama onlarla da uzun süre prova yaptık. Özellikle filmin ikinci yarısında onların o uzun konuştukları kısmı defalarca birlikte okuyup çalıştık. Hatta o sırada metin de biraz değişti. Ben o provalara da çok önem veriyorum. Masa başında tek başına oturduğunda bütün detayları fark edemiyorsun. Halbuki birisi gelip oynamaya, okumaya başladığında birden karakter canlanıveriyor. 

‘Nar’ın bir mekânda geçmesinin tek sebebi küçük bütçe değil herhalde?
Tabii tabii, sonuçta bu büyük bütçeli de olsa böyle tasarlanıp çekilecek bir hikâye. Ama ‘Kaptan Feza’da yaşadığımız büyük sorun, aslında büyük bütçeyle çekilmesi gereken bir şeyi küçük bütçeye sığdırmaya çalışmamız olmuştu. Ve o yüzden de ben olur sandım, olmadı. İş kazasıydı yani. Ama eğer bütçeye göre tasarlarsan bir filmi, ‘Dokuz’u da, ‘Ara’yı da, ‘Nar’ı da, çok paran da olsa böyle çekersin yani. Daha çok paramız olsa bu evi dekor olarak kurardık, belki daha rahat çekerdik. 

‘Ses’, ‘Gölgesizler’ gibi filmlerinizin ne kadar sevseniz de endüstriyel ve ısmarlama olduğunu, ‘Nar’ ve ‘Ara’nın daha çok yapmak istediğiniz türde işler olduğunu söylüyorsunuz. Türkiye ’de böyle bir ayrım var mı artık?
Tabii ki. Bir yandan büyük bütçelerle yapılan, belli beklentileri olan filmler var. Türkiye’de korku filmleri belli bir oranda iş yaptığı için ‘Ses’ öyle bir pazara hazırlanan bir işti. Tam hatırlamıyorum ama galiba 1 milyon dolar bir bütçesi vardı. Öyle bir bütçeyle çalıştığınız zaman o parayı geri almanın da formüllerine inanıyor yapımcı. Biraz o formülleri ister istemez zorluyor. O yüzden kişisel bir yaratım olmaktan çıkıyor. Tamamen özgür bir yönetmen de ticari bir filmin hem yapımcısı hem yönetmeni de olabilir. Ama seyirciye göre düşünüyorsan yine senin üstünde öyle bir baskı var. Mesela ‘Dokuz’u, ‘Ara’yı yaparken o seyirci fikrini unutarak yaptım. ‘Nar’ da öyle. 

Seyirciye çok kapalı filmler de değil bu söyledikleriniz ama…
Yok değil. Ben filmler haricinde de öyleyim. Rahat konuşan birisiyim. Tabii ki konuşmayı reddettiğim insanlar var ama birisiyle konuşuyorsam en az benim kadar akıllı olduğunu düşünürüm. Bunu sinemada da yapan yönetmenleri tercih ediyorum. Yönetmen seyirciyle kendisini eşit görmeli. Sanki sohbet ediyor gibi derdini anlatmalı. Onu manipüle etmeye çalışırsa seyirci kitlesini aynı tepkiyi veren, aynı reflekslerle hareket eden bir organizma gibi görürse benim için yanılgıya düşüyor demektir. 

‘Nar’ın temel unsurlarından birisi de vicdan meselesi. Öncesinde de düşünür müydünüz bu konuyu?
Vicdan şimdi neredeyse eski moda bir şey oldu. Kendi hayatımızı sürdürebilmek için çoğu şeyi yok sayıyoruz. Karakterlerden bir tanesi söylüyor ya, ‘O ne, öyle eski bir kelime’ diyor, o hale geldi. Bu da benim vicdanımı rahatsız ediyor (Gülüyor). Bütün bunlara çatmak için yaptığım bir şey. Hayat çok değişti. Türkiye böyle acayip fırsatların ülkesi. Öyle ülkeler var ki o kadar çabuk zenginleşip sınıf atlamak, bambaşka hayat standartlarına ulaşmak mümkün değil. Bizde ise bugünden yarına milyoner olabilirsiniz. Ama bunu yapmak için en azından o vicdanı bir süreliğine rafa kaldırmanız lazım. Gerçi vicdan vicdan diye çok adını geçirenler de ne kadar vicdanlı onu da bilmiyorum. Ama böyle ciddi bir mesele var Türkiye’de. Çoğu insan suç ortağı olarak yaşıyor. Hayatın kötü işleyişine suç ortağı olup vicdanlarını askıya almışlar, bir şekilde hatırlatmak gerekiyor. 


Acaba haksızlık mı yaptım?

Blog ’unuzda ‘Nar’a Altın Portakal’da sadece jüri özel ödülü verilmesini eleştiren bir yazı yazdınız. Aradan zaman geçtikten sonra hâlâ aynı düşüncelere mi sahipsiniz?
Biraz duygusal bir tepki gösterdim sanırım. Ama o yazıda söylediğim her şeyin arkasında duruyorum. Çünkü üstünden biraz zaman geçince bu konular unutuluyor. Unutulmasın, üstü toz kaplanmasın diye konuştum. Ama artık film gösterime çıktı. Diğer filmler de yavaş yavaş gösterime çıkacak ve seyirci karar verecek. Orada, Antalya’da çok az kişi seyrettiği için sadece onlarla sınırlı kalmasın herkes bilsin diye yazdım. Yazı cürmünden de fazla yer yaktı. Aslında basit bir blog yazısıyken bir köşe yazısı muamelesi yapıldı. Ama duygularım aynı. Haksızlık duygum ve kızgınlığım geçmedi. Tabii ki yarışmada filmi olan insanların gururunu kıracak şeyler de söyledim. Aslında tek pişmanlığım da o. Yarışmada diğer filmleri olan insanlara haksızlık yaptım mı acaba diye de düşünüyorum. Ama oradaki durumu anlatmak için de başka çarem yoktu. Bunu şahsi olarak üstlerine almasınlar. Çünkü hedefim diğer filmler değil jüriydi. Diğer filmlerin de elimden geldiği kadar hakkını vermeye çalıştım zaten yazıda. Tabii ki Türkiye öyle bir yer ki kimse gerçek bir samimiyeti kaldıramıyor.

AVM’nin içinde bir Emek, Miniatürk’ten farksız
En güncel sinemasal meselelerden biri de Emek aslında. Nedir yıkım süreciyle ilgili görüşünüz?
Kaç sene önce yazdığım bir yazıda “Türk sinemasının bir kalbi olacaksa bu Emek olmalı” diye yazmıştım. Hepimizin en sevdiği sinemalardan biriydi. Ben de bir yönetmen olarak filmimi orada dolaşıma sokmayı çok isterdim. Şimdiye kadar sadece bir filmim ‘Ara’, gösterilmişti Emek’te. Bir yönetmen için o kadar büyük bir sinemada kalabalıkla filmini seyretmek çok zevkli bir şey tabii. İstanbul ’a geldiğimde Emek’te bir gün filmim gösterilecek diye hayal ederdim. O yüzden şimdi Emek’in olmaması benim hayallerime kötü geliyor. Yani yıkılmaması için yapılan kampanyanın başarılı olmasını diliyorum. Emek Sineması’nı, yerine yapılacak bir AVM’nin üst katına yerleştirmek aynı şey değil. O, Göreme’nin, Ayasofya’nın Miniatürk’te maketini yapmak
gibi bir şey.