Hiatus Kaiyote: İnsanlarla dalaşmayı seviyoruz!

Hiatus Kaiyote: İnsanlarla dalaşmayı seviyoruz!
Hiatus Kaiyote: İnsanlarla dalaşmayı seviyoruz!
'Nakamarra' şarkısıyla Grammy adayı Melbourne'lü enerjik neo soul grubu Hiatus Kaiyote, 13 Kasım Cuma akşamı Salon İKSV'de sahneye çıkacak. Grubun basçısı Paul Bender'in Radikal aracılığıyla Türkiyeli sevenlerine mesajı var: "Biz de sizi çok seviyoruz. Gelin, bize en yüksek enerjinizi verin ve ortaya şahane bir konser çıkaralım."
Haber: LORA SARI - sarilora@gmail.com / Arşivi

Melbourne’lü grup Hiatus Kaiyote’yi önceden hiç duymadıysanız size önerim bu söyleşiyi okumadan önce şarkılarına kulak vermeniz. Diğer türlü adı zor, tarifi daha da zor bu grubu hakkıyla anlatabilmek mümkün değil gibi duruyor. Grubu uzun zamandır dinliyorsanız veya onlarla bu yaz İstanbul Caz Festivali’nin kapanış partisinde verdikleri kısa performans sayesinde tanıştıysanız, onları olağandışı yapanın aynı zamanda olağanüstü kıldığının da farkındasınızdır.

Grubun basçısı Paul Bender, 13 Kasım Cuma akşamı Salon İKSV’de verecekleri konser öncesinde sorularımızı yanıtladı. Hiatus Kaiyote’nin, Türkiyeli sevenlerine Bender aracılığıyla gönderdiği bir de mesajları var: “Biz de sizi çok seviyoruz. Gelin, bize en yüksek enerjinizi verin ve ortaya şahane bir konser çıkaralım.”

Müzik tarzınızı tarif etmeye çalışırken bir hayli zorluk çekiyor ve en sonunda pes edip Youtube videolarınızı açıyorum. Siz de kendi müziğinizi tarif ederken benzer sıkıntıları yaşıyor musunuz?
Bu tarz meselesi çok fazla önümüze çıkıyor. Bu yüzden de kendimizi anlatırken, ‘Tinsel Goth’, ‘Grind Fart’ veya ‘MF DOS’ adında tarzlar uydurmak hoşumuza gidiyor. Ama en nihayetinde çok fazla türde müziğe ilgi duyuyoruz ve ortaya çıkan şey de bu. Farklı sesler, teknikler ve ritimler herkeste farklı bir duyguyu harekete geçiriyor. Aslında en özünde insanlarla uğraşmayı, onlara dalaşmayı seviyoruz. Tabii iyi anlamda söylüyorum bunu.

Sia’dan Tame Impala’ya, Chet Faker’dan size kadar Avustralya’dan özellikle son yıllarda oldukça iyi ve özgün müzisyenlerin çıktığını görüyoruz. Avustralya’daki müzik ortamında bu başarıya sebep olabilecek, bizim bu mesafeden göremediğimiz bir şeyler mi var?
Çok derine iniyor olabilirim bu yorumumla ama bence beyaz Avustralyalıların kültüründe bir tür gelenek yoksunluğu var ve bu çok fazla insanda kimlik arayışına yol açıyor. Bir anlamda, müzikal gelişimimiz konusunda kendi başımızın çaresine bakmak zorunda kaldık ve öyle veya böyle tepemizde gezinen bir ‘gelenek’ bulutunun gölgesinde kalmadık. Afrika’daki, Küba’daki, ABD’de siyah kiliselerindeki gelenekler veya dünyanın dört bir yanındaki halk müziği gelenekleri doğrudan aktarılabiliyor. Los Angeles’ta ‘session guy’ olmanın bile kendine has bir yanı var. Buna karşılık Avustralya’da gelenek olarak adlandırabilecek şey, annenizle babanızın Noel’de size Peavey Rage marka amfiyle beraber bir Samick Stratocaster gitar hediye etmesi olabilirdi herhalde. Sonra da arkadaşlarınızla birlikte bu hediyelerle oyalanarak vakit geçirirsiniz en fazla.
Tabii bir taraftan da artık bilişim çağındayız. İstediğimiz her şeye her an, her yerden ulaşabiliyoruz ve bizim gruptaki herkesin ortak özelliğinin de sürekli bu keşif hali olduğunu söyleyebiliriz. Etrafta bize çok şey katabilecek şahane müzikler var. Bütün bu müzikleri sindirip, bir araya getirip en sonunda ‘Aussie’ (Avustralyalı) aksanıyla geri çıkardığımızda yepyeni bir şey geliyor önümüze. Bir de son olarak Avustralya’daki müzik endüstrisinin küçük olmasının, sanatçıların para veya işin getirisinden çok, müziğe odaklanmalarını sağladığını söyleyebiliriz.

Peki bu sindirme-karıştırma kabına hangi müzisyenler giriyor bu sıralar? Bir de bu işlemin sonunda ortaya çıkan şarkılarınız arasında sizin en çok sevdiğiniz hangisi onu sorayım.
Saymakla bitmez aslında ama ben bu aralar en çok, DJ Harrison’ı, Arca’yı ve kendi ürettiği enstrümanları çalan ve aynı zamanda arkadaşımız da olan Taylor Crawford’ı dinlemeyi seviyorum. Şu an için kendi şarkılarımızdan da en çok Prince Minikid’i seviyoruz galiba.

Ben sizi Melbourne’deki The Workers Club gibi küçük bir mekânda verdiğiniz konserin canlı kayıtlarıyla dinlemeye başladım. Bu tarz küçük yerlerde konser vermeye devam ediyor musunuz?
En son çıktığımız Avustralya turumuzda, çok uzun zamandır müdavimi olduğumuz Fitzroy’daki The Evelyn Hotel’de konser verdik. Biz aylarca bu mekânda sahne almıştık ve burada beraber bir tarz oluşturduk, kendimizi bulduk. Bir grup olarak büyüdüğün yerlere geri dönmek ve o sahneye yeniden çıkmak çok güzel bir his. Ama tabii bugünlerde bu tarz duyguları çok nadir yakalayabiliyorsunuz.

The Evelyn Hotel’den, Japonya’daki, ABD’deki ve İstanbul’daki sahnelere geçtiğinizden beri, yani dünyaca tanınır olduğunuzdan beri neler değişti hayatlarınızda?
En başta çok yoğunuz. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir evden uzağız, ve bu durum giderek zorlaşıyor. Bu işi yapabilmek için, müzik dışında kalan her şeyi ve herkesi askıya alabilmek lazım. Ve tabii askıya alınanların da bu durumu dert etmemesi gerek. Yine de, insanlarla müzik aracılığıyla bağ kurabilmek büyük bir şans ve çok iyi bir konserin ardından duyulan haz gibisi de yok. ‘Normal’ bir hayat için ileride çok fazla zamanımız olacak nasılsa.

Hiatus Kaiyote 13 Kasım Cuma akşamı saat 22.10’da Salon İKSV’de. Öncesinde saat 21.00’de yumuşak vokaliyle Lara Di Lara sahnede olacak. Biletler ayakta 45 TL, öğrenci 35 TL