Hiç çekinmeden Türkiye'ye dönerdim ama...

Hiç çekinmeden Türkiye'ye dönerdim ama...
Hiç çekinmeden Türkiye'ye dönerdim ama...
Yüksek nitelikli konserleriyle İstanbul'un kültür hayatında önemli bir yeri olan İş Sanat, yeni sezona 1 Kasım'da Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi piyanistlerden Hüseyin Sermet'in solist olacağı Borusan Filarmoni konseriyle giriyor. Radikal'in sorularını yanıtlayan Sermet, "Türkiye'nin en büyük sorunu maalesef kendimin de mensup olduğum 'Beyaz Türk' adlı zümrenin dünya gerçeklerinden tamamen kopmuş şekilde yaşaması ve olayları taktıkları at gözlüğünden dolayı istikrarlı şekilde yanlış okumaları" diyor.

Müzikle iç içe bir aileden geliyorsunuz. Babanız Cüneyt Sermet müzik eleştirmenliği konusunda çok önemli bir isim. Küçük yaştan itibaren iyi bir dinleyici ve müzisyen olma konusunda sizi epey yönlendirmiş olmalı. Bu sizi nasıl etkiledi?
Musikişinas ve sanatla ilgili bir ailenin çocuğu olduğum doğru. Musiki, babam ve onun anne efradından kaynaklanıyor. Buna mukabil, dedem ve büyükbabam amatör ressam ve Tahsin Sermet (büyükbaba) Cumhuriyetin ilk dönem önemli mimarlarından biri. Annem Güzel Sanatlar’da resim okumuş fakat maalesef evlilikten dolayı resim sekteye uğramış. Babamla olan ilişkiye gelince elbette çocukluğumda duyduğum caz ve modern Klasik eserler vasıtasıyla değişik bir kişiliği, farkında olmadan oluşturmuştum ama bu süreç her iki taraf içinde sancılı oldu zira büyüdüğünüzde kendi kişiliğinizin varlığını, bazen aileler kabullenmekte zorlanabiliyorlar.

Eğitim için gittiğiniz Fransa’da uzun yıllardır yaşamaktasınız. Sizi Fransa’ya bağlayan etkenler nelerdir?Fransa’ya bağlayan etkenlerin biri oğlumun eğitim süreci! Ama onun dışındaki en önemli sebep Türkiye ’nin sisteminin baştan aşağı yanlış kurulmuş olması ve bunun olduğu gibi A’dan Z’ye değişmesi gerektiği! Şayet Türkiye’de sistem vasatlığa prim vermeseydi ve olması gerektiği şekilde olsaydı hiç çekinmeden Türkiye’ye dönerdim. Y.Ö.K. başta olmak üzere çok acil ve ciddi reformlara ihtiyaç var.

Fransız müziğinin icrasındaki başarınızı orada gördüğünüz eğitimin yanı sıra çocukluğunuzdan beri caz müziğe olan yatkınlığınızla ilişkilendiriyor musunuz?İlk olarak kronolojiyi doğru kurmakta yarar var. Caz’ın gelişiminde etkili olmuş husus Fransız “izlenimci” akımdır ve Duke Ellington’dan başlayarak Bill Evans’la taçlanan bir süreç bu. Akabinde Herbie Hancock vs bir modal akım oldu 70’li yılların sonundan itibaren. Ama bu noktada şöyle söylemek daha doğru olacak kanaatindeyim; cazla olan ilişkim Fransız izlenimci akımını iyi bilmek ve öğrenmek sayesinde gediğine oturmuştur.

İcracı kimliğinizin yanı sıra besteci kimliğiniz olduğunu da biliyoruz. İkisini de başarıyla sürdürmenize rağmen, kendinizi hangi alana daha yakın hissediyorsunuz?En zor sualiniz! Zira içimdeki küçük şeytan piyanoyu bir kenara koy ve besteye yoğunlaş diyor. Öte yandan, belli seviyeye gelip piyanoyu 2. plana koymak fikri çok itici. Hakikati söylemem gerekirse daha ne yapacağıma karar veremediğimden dolayı biraz oluruna bırakmış durumdayım.

Uzun yıllardır Paris’te yaşıyorsunuz ama ülkenizle bağınızı hiç koparmadınız. Paris’ten bakınca Türkiye’deki sosyo-kültürel yapıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?Türkiye inanılmaz canlı ve ilginç bir ülke ve benim kültür olarak bu kadar zengin bir topraktan kopmam mevzu bahis olamaz. Hele besteci kimliğimle. Türkiye’nin en büyük sorunu kendini “entelektüel”, ”aydın”, ”ilerici” vs. diye tanımlayan ve maalesef kendimin de mensup olduğum nâm-ı diğer “Beyaz Türk” adlı zümrenin dünya gerçeklerinden tamamen kopmuş, hüdayı nabit bir şekilde yaşaması ve olayları taktıkları, taşıdıkları at gözlüğünden dolayı istikrarlı şekilde yanlış okumaları. Acı olan şey, hem kendilerini bilgili, kültürlü zannetmeleri, hem de bilinçaltı cehaletlerini hissetmeleri! Bu korkunç karışım onları devamlı yanlış yönlendiriyor ve devamlı olarak her olaya karşı çıkarak var olduklarını ilk kendilerine ispat etmeye çalışıyorlar. Bunun ezikliğiyle de sağa sola sataşıp agresif tavırlar içine giriyorlar. Ne diyelim? Allah vermemişse kul ne eylesin? İnşallah bu çevre günün birinde nispeten akıllanır ve gerek siyasî, gerekse sanatsal konularda daha demokratik ve verimli istişarelerde bulunabiliriz.

Dünyanın seçkin orkestralarıyla konserler veriyorsunuz. İş Sanat’ta aynı sahneyi paylaşacağınız Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası da geçtiğimiz aylarda BBC Proms’a katıldı. Türkiye’nin klasik müzik alanında geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yurt dışında Türk müzisyenlere karşı nasıl bir algı var? Ve gitgide yükselen bu çıtanın devamı için önerileriniz nelerdir?Borusan Orkestrası’nı takdir etmemek mümkün değil. İnşallah başarılarının devamını hep beraber izleyeceğiz. Sorduğunuz sualin cevabı çeşitli zira Türkiye’de gerek sanatta, gerek sporda hiçbir başarı süreklilik arz etmedi şimdiye kadar. İlk olarak bu sorun doğru tahlil edilmediği sürece teşhis gecikir ve tedbir ve tedavi uygulanamaz! Yani...Olayları doğru okuduğunuz zaman Türkiye’de devamlı ve boş egoya dayalı bir sen-ben kavgasının hüküm sürdüğünü müşahede edersiniz. Dolayısıyla başarılar devamlılık arz etmediği gibi ne devlet veya özel üniversiteler arası ciddi uyum, ne de tanımlanmış bir sanat politikası yoktur. Neticede de “İstisnalar kaideyi değiştirmez” deyiminin Türk sanat hayatını tam tarif ettiği ortaya çıkmaktadır. Bunun çözümü ilk olarak bahsettiğim vasatlığı önleme açısından yeniden yapılandırmayla mümkündür. Ama ister istemez, Türkiye Allah’a şükürler olsun ki ciddi olarak kalkınmakta olan bir ülke olduğundan dolayı, Borusan gibi çeşitli kurumların değerli katkıları sayesinde eski devirlerle kıyaslanamayacak kadar ilerlemiştir.

Başarılı performanslarınızla ülkemizi yurt dışında en iyi şekilde temsil etmenizin yanı sıra dünyada yaşanan sorunlara, savaş ve kıyımlara karşı bir sosyal sorumluluk projesi yürütüyorsunuz. Gösterdiğiniz bu duyarlılık bir sanatçı olarak sizi ayrı bir noktaya da taşıyor aslında. Tüm dünyada sürdürülebilir bir barış ortamı için kurduğunuz Barış İçin Birleşmiş Sanatçılar Derneği’nden bahseder misiniz?
Bu basit bir cevap gerektiriyor. Bir sanatçı siyasî görüşleri ne olursa olsun, düzgün ve hakikî bir sanatçıysa, yani yontularak inkişaf eden insansa ki bu gönül gözünün açılmasıyla şekillenir, içinde “sevgi” taşır. Türkçe bu kavramlar açısından çok zengin: can, cânan, aşk, meşk, âşık, mâşuk ve sevgi. Şayet bunlardan asgarî olarak gönlünüzde mevcutsa ancak ve ancak “Barış” kavramına hizmet edebilirsiniz. Aksi nâ-mümkün.

Bu dernekte hangi ülkelerden sanatçılar yer alıyor? Derneğin nasıl bir misyonu var?Bu bağlamda ABD -Rusya-Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs Türk ve Rum kesimleri-Ermenistan-Mısır-İsrail-İran gibi siyasî, iktisadî ilişkilerin, çeşitli nedenlerden dolayı zor olduğu ülkelerin sanatçılarından müteşekkil A.D.A.P. derneğinin eş başkanıyım ve bu benim için büyük bir gurur vesilesi. Aynı zamanda şunu belirtmek borçtur; maalesef kurumlar bizleri davet etmede çekingen davranıyorlar ve bu bizler için biraz hayal kırıklığı teşkil ediyor.

Fransa’da Monet ile başlayan izlenimcilik akımı bütün sanat dallarının birbiriyle olan disiplinler arası bağını bir kere daha ortaya koydu. Bir sanatçı olarak yaptığınız bestelerde ve icralarda farklı sanat dallarından etkilendiğiniz noktalar var mı?Olmadığını iddia etseniz bile mantık olarak böyle bir şeye imkân var mı? Elbette ama bu durumu içinde bulunduğumuz devrin enerjisi olarak nitelemek, sanırım, daha doğru olacaktır. Zira bilimum bütün sanat dallarını icra eden sanatçılar, farkında olmadan da olsa, aynı durumlardan, olaylardan etkileniyorlar. Sırf bu sebeplerden dolayı tarihte çeşitli şekilde tezahür etmiş akımların, bahusus o devirlerin sosyal, iktisadî ve bilhassa siyasî değerleri dikkate alınarak incelendiği zaman, ortaya çıkan neticeler son derece öğretici oluyor.

İş Sanat’ta Alpaslan Ertüngealp yönetimindeki BİFO ile vereceğiniz konserde Mozart’ın piyano konçertosunu seslendireceksiniz. Fransız kültürüyle bu kadar iç içe olan bir icracı olarak Avusturyalı bu dehanın sizin üzerinizdeki yansımaları nelerdir? Mozart’ın müziği hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Allah aşkına...Ne diyebilirim? Adam saçından ayak tırnağına kadar su katılmamış bir deha. İnşallah onun müstesna kişiliğine uyan zarif bir icra gerçekleştirebiliriz.

Bundan sonraki süreçte Hüseyin Sermet’i ülkemiz konser salonlarında daha sık görecek miyiz? Gelecekteki projelerinizden bahseder misiniz?
Bu sualin cevabını ben veremem zira ne kadar davet edileceğime Türkiye ve Türk izleyiciler karar verir yani söz onların. Ama ilk defa bu sene, gerek Devlet Senfoni Orkestraları, gerek Borusan’ın Süreyya Operası’nda sunduğu resitaller, gerekse Antalya Festivali’nde yoğun ilgi gören masterclasslarla, daha kapsamlı bir program oluştu. Türkiye tarafından özlenmiş olmak çok güzel bir duygu.

Yıllardır büyük bir emekle oluşturduğunuz birikim ve tecrübeleri düzenlediğiniz masterclass’larda gençlerle cömertçe paylaşıyorsunuz. Son olarak genç sanatçı adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir? Çok basit ama uygulanması o derece cesaret isteyen bir tavsiye. Şayet bir insan sanatçıysa özgürdür ama bu uçukluk bâbında değil. Yani özgüveni vardır ve içindeki sesi devamlı dinler! O ses ona ne yapması gerektiğini fısıldar ve doğrusu budur. Aksi takdirde sanatçı kisvesi altında sanattan geçinen memur olunur ki bunlardan, Türkiye dahil, dünyanın bütün memleketlerinde ziyadesiyle var.

Bu sezon 15. yılını kutlayan İş Sanat, 1 Kasım 2014 Cumartesi saat 20.00’de gerçekleşecek açılış konserinde şef Alpaslan Ertüngealp yönetimindeki BİFO’yu ve piyanist Hüseyin Sermet’i ağırlıyor.