Hâlâ her şeye açığım darling

Hâlâ her şeye açığım darling
Hâlâ her şeye açığım darling

Büyük Tıkınma

70'lerde rol aldığı 'Büyük Tıkınma'yla sinemaya bomba gibi düşen Andrea Ferreol ile 'Cinnet'in özel gösterimi için geldiği İstanbul'da konuştuk
Haber: FATİH ÖZGÜVEN - fatih.ozguven@radikal.com.tr / Arşivi

Andrea Ferreol, 70’ler Avrupa sinemasının en ‘edepsiz’ filmlerinden ve o yılların başyapıtlarından Marco Ferreri’nin ‘Le Grande Bouffe/ Büyük Tıkınma’sıyla sinemanın ortasına bomba gibi düştü. Ama bildiğiniz ‘bomba’lardan değildi. Filmin konusu ‘Batı medeniyetinin çöküşü’ gibi bir şeydir; Avrupa sinemasının dört büyük aktörü kendi kendilerini seks ve yemekle yok ederlerken onlara son yolculuklarında yardım eden fahişe/anne/ahçı/hemşire ve tabii ölüm meleği rolündeki tombul ve şahane genç aktris sonra Avrupa sanat sinemasının en büyük yönetmenleriyle çalıştı; Greenaway, Truffaut, Schroeter, Fassbinder, Scola, Cavani… Fassbinder’le çektiği Nabokov uyarlaması ‘Despair/ Cinnet’in yenilenmiş kopyasını İstanbul Film Festivali’nde sunmak için iki günlüğüne Istanbul’daydı. Fırsat kaçmazdı. 

Nasıl düştünüz ‘Büyük Tıkınma’nın ortasına?
Oyunculuk mesleğinde üç şey lazım; şans, sağlık ve yetenek. Aynen bu sırayla. Sağlık, çünkü çok yorucu iş, gecen gündüzün belli değil, kötü beslenirsin, sonra yetenek, elbette, sürdürebilmen için. Fakat şans en önemlisi. Dünyanın en iyi oyuncusu olsan, seninle çalışmak isteyen yönetmen yoksa evde oturursun. Ferreri’nin tanıdığının tanıdığı bir film için ‘tombul, genç irisi bir kız’ arıyormuş. O zamanlar tiyatrodaydım. Beni buldular. Baktım rol arkadaşlarım Mastroianni, Tognazzi, Piccoli, Noiret- kaçmaz! Tombuldum, ama film için 20 kilo daha alacaksın dediler, ‘tamam’ dedim, problem değil’. Hatta yeterince tombul bulmazlar diye seçmelere üç kazak üst üste giyerek gittim, ayakta düz pabuçlar. Tabii sadece bu değil. Ferreri toplu gösterisi vardı o sırada Paris’te. Sabahın köründe kalktım gittim, hepsini değil belki ama belli başlı filmleri gördüm. Bir evren keşfettim orada. Çalışkanlık da lazım. Sinefil olacaksın. 

Büyük bir başarı ve bir skandal oldu film, değil mi? Tombul bir sanat sineması divası olarak tanınmak nasıldı?
Evet, telefonumda mesajlar mesajlar, adres değiştirmek zorunda kaldım, uzaklara taşındım. Erkekler için harika bir şey tabii. Erkekler sıska kadınları beğenirler ama fantezilerinde tombul kadınlar vardır. Onlar için film cennet gibi bir şeydi! Tombul bir ölüm meleği… Kadınlar da aynı sebeple tedirgin olmadılar benden, sıska değilim ya. Erkekler sıska kadınlarla çıkarlar diye biliyorlar, tombul kadın tehdit olmuyor. Sevgiliden yana hiç şikâyetim olmadı. Ayrıca sinemanın en yakışıklı erkekleriyle çalıştım, Burt Lancaster, Mickey Rourke, Colin Firth… 

Ama sizin asıl merakınız yönetmenlerdi, değil mi?
Evet. Beni daima kafası farklı işleyen, çılgın insanlar ilgilendirdi. Avangard Alman yönetmeni Werner Schroeter’in bir filmini gördüm bayıldım. Gittim, tanıttım kendimi. Baktım oralı değil. Gözümle kolluyorum, bir ara dışarı çıktı, hemen yanına gittim, “Bakın ilgilenmiyorsunuz anladığım kadarıyla ama ne isterseniz yapmaya hazırım” dedim. Bir sonraki filminde rol kaptım böylece, sonra da dost olduk. 

Fassbinder’le nasıl tanıştınız?
O hikâye komik. Bir arkadaşım bir gün sana birini getireceğim tanıştırmaya, dedi. Geldiler, baktım Fassbinder. Ağzını açmadı. Müzik koydum, odada yalnız başına bıraktım. Aylar sonra Nabokov’un romanından senaryosu Tom Stoppard’a ait bir film çekecek Fassbinder, oynar mısınız dediler; “Tabii, İngilizce biliyorsunuz değil mi?” “Tabii” dedim, halbuki kelime bilmiyorum. Yani lise İngilizcesi, bilmiyorsun demektir. Karşımda Dirk Bogarde oynayacak! Dev bütçeli bir film. Hemen o gün Şanzelize’deki Berlitz tipi dil okullarından birine gittim. Müdürü çağırdım. “Bakın” dedim, “üç ayda İngilizce öğrenmem lazım, Tom Stoppard’ın bir senaryosunu ezbere bilmem gerekiyor.” O gün başladım. Her gün altı saat. Senaryo geldi, okudum tabii hiçbir şey anlamadım. O ara müdürle arkadaş olmuştum. Repliklerimi birer birer çalıştırdı. Aylarca İngilizce telefonlara hizmetçi taklidi yaparak cevap verdim. “Madam evde yok, dişçiye gitti…” Sete her şeyi ezberlemiş olarak geldim. “Yardım edin” diye fısıldadım diyalog koçuma, “direkt İngilizce kursundan geliyorum!” 

Rainer Werner anladı mı durumu?
Anladıysa da renk vermedi. Bize karşı çok nazikti, Dirk’le ben misafiriz ya. Fakat sosyalleşmeyegörün onunla. İki üç kere yemek yedik, bir keresinde “Fransızca içme lisanıdır, Almanca düşünce lisanı” dedi. Bir daha yemek yemedik. Ama bu tecrübe bana bir sürü İngilizce filmde oynama fırsatı verdi, sinema, televizyon, tiyatro, Greenaway. 

Aklınızda kalan, keşke çalışsaydım dediğiniz yönetmen oldu mu?
Clint Eastwood. Ne rol verse oynarım. Sonra mesela Michel Hazanavacius, ‘Artist’in yönetmeni… 

Bu kadar iddialı filmde oynadıktan sonra biraz ‘ne olsa oynarım’ gibi olmadı mı?
Bakın bu konuda benimle hemfikirsinizdir eminim, Batı sinemasında benim gençliğimden kalma ‘Büyük Tıkınma’, ‘Paris’te Son Tango’ ve ‘Anne ve Fahişe’ kalibresinde üç film var ki onların benzeri üç film çekilmesine bugün imkân yok. Bu Sarkozy günlerinde her şey terbiyeli olmalı. Ama ben hâlâ herşeye açığım, darling! (‘Cinnet’, 6 Nisan Cuma 16.00’da Nişantaşı City’s’de.)