Hocam

Hocam
Hocam
Selim Temo, dün kalp krizi sonucu hayata veda eden Türkiye'nin ilk kültür bakanı Talât Sait Halman'ı Radikal'e yazdı: "Arkadaş'taki Âzem gibi. Ama ikinci a'sında şapka var."
Haber: SELİM TEMO - selimtemo@gmail.com / Arşivi

8 senedir Ankara ’da yaşıyordum da Bilkent’in yolunu bilmezdim. Bir gün, kahvede, Ali Serdar, “tam bize göre bir edebiyat bölümü açılmış Bilkent’te, yüksek lisansa başvuralım” dedi. “İyi ama antropoloji, sosyoloji ve iktisat mezunuyuz” dedik. “Olsun” dedi, “burası öyle klasik bir bölüm değil.”

Devrim Dirlikyapan dostun dediği gibi, “iktisatçıyı, tarihçiyi, hukukçuyu, felsefeciyi, sosyoloğu, mühendisi edebiyat doktoruna çeviren bir sihirli el”: Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü. Öğrencilerine aynı zamanda burs veriyordu. Ne kadar çok okusan bursun o kadar artıyordu! Atın ölümü arpadan olsun dedik, gittik; Devrim, Ali, ben.

1999, Mayıs. Yazılı sınava girdik. Ali ile Devrim geçtiler. Devrim askere gitti, Ali mülakata çağrıldı, ben kaldım. “Tabii” dedim içimden, “Kürt olduğum için almadılar!” Paranoyak olmam kimsenin beni takip etmediği anlamına gelmezdi! Ali çıkıp geldi, bir hafta sonra.“LES’ten 45 alamamışsın, o yüzden almamışlar; bana, seneye geçsin de gelsin dediler mülakatta” dedi. Ertesi sene Devrim’le başladık.

İlk dersti. Türk Edebiyatına Giriş. Kapıdan girdi, ceketinin düğmelerini ilikledi. Kürsüye doğru ağır ağır yürürken, teatral bir üslûpla, bilinen ilk Türk şairi Aprınçur Tigin’in şiirini ezbere okudu. Ölü bir lehçede yazılmış şiiri bitirince kürsüye vardı, anladığımız ilk cümleyi söyledi: “Çocuklar, bilimin en büyük düşmanı şovenizmdir!”

Bir ay geçmişti ki, bölüm başkanlığından aradılar. “Tabii ya” dedim içimden, “dosyam gitti bölüme, beni atacaklar, buraya da sığamadım! Yoksa koca bölüm başkanı, dekan neden bir yüksek lisans öğrencisiyle görüşmek istesin?” Odasına “güvercin tedirginliği”yle girdim. Sonradan yüzlerce kez tanık olacaktım; her öğrencisi için yaptığı gibi düğmelerini ilikleyip ayakta karşıladı, buyur etti, masasının önündeki sehpadan eksilmeyen harika şekerlerden ikram etti. Sonra dedi ki: “Bana Hollanda’dan Profesör Radon adlı biri bir şiir gönderdi Selim bey. Adı ‘Blind Priest’. Pek çok dile çevrilmiş. Ben Türkçeye çevirdim, siz de Kürtçeye çevirir misiniz?”

Bu küçük macerayı unutmamış olacak; iki sene sonra çağırdı odasına. “Kürt şiirinden bir güldeste yapsanıza, bölüm yayını olarak basalım” dedi. 14 ve 12 sene önce, bir üniversite dekanı, Kürtçe diyecek, Kürt edebiyatı hakkında çalış diyecek! Tasavvur etmek güçtü. Hocamın verdiği fikirle başladığım güldeste, 293 şairin 510 şiiriyle 1610 sayfalık Kürt Şiiri Antolojisi’ne dönüşecekti, 2007’de. Antoloji hakkında konuşurken bu kez, Osman Kavala, “hocanız bir önsöz yazmaz mı, teklif etseniz” dedi. “Onur duyarım” dedi hocam, artık doktorada olan öğrencisine. O kadar sayfayı okudu. Önsözünü daktilo harfleriyle gönderdi. Aradı bir de Türkçenin büyük ustası, “eğer Türkçe yanlışlarım varsa düzeltmekte serbestsiniz!”

Bir dersinin sınavı var; bir yere gitmem lazım, sınav gününe kalamayacağım. Sekreterinin odasında önüme yazılı kâğıdını koydu. Tek soru vardı: “Sene 1972. Siz ünlü eleştirmenlerden birisiniz. Arkadaşınız Yakup Kadri size bir mektup yazmış, Yaban romanı hakkında neler düşündüğünüzü soruyor. Cevaplayınız.” Şu cümleyle başladım 6 sayfalık mektup-cevaba, “Azizim Yakup Kadri!..”

Bir sempozyum yapılacak. Sabah, erken, kar var Bilkent’te. Uzaktan gördü de bekledi. Başında kalpak. “Hayırdır hocam” dedim, “seferberlik mi ilan edildi?” O harika gülümsemesiyle, “Evet” dedi, “leşker-i mecaz ile edebiyatı fethe gidiyoruz!”

2009’da, ardımda hüznün zarif boşluğunu bırakıp Bilkent’ten doktora diplomamı alarak çıktım. Tam bir sene sonra, 24 Mayıs 2010, bu kez bir yardımcı doçent ve hocamın danışmanı olduğu bir tezin jüri üyesi olarak döndüm okuluma. Jürinin yapılacağı odanın önünde düğmelerini iliklemiş bekliyordu. Açık kapıyı gösterdi: “Sayın bölüm başkanım, lütfen önden buyurun!”

TV’de bir röportajda. Sunucu soruyor: “Yurt dışında onuruna armağan kitap hazırlanan ilk Türk bilim insanısınız. İlk kültür bakanısınız. Unicef Türkiye başkanısınız. Gazetecilik yaptınız. Türkçe ve İngilizceye 5000 şiir çevirdiniz. On parmağınızda on marifet var. Peki en çok hangi özelliğinizle anılmak isterdiniz?” Hiç düşünmeden cevapladı hocam: “Şair!”

Öksürüğün bile bir vezni vardır, diyen insan. Edebiyata hizmet etmek, edebiyat yapmak kadar ulvi bir şeydir, diyen insan. Kızınca, hiç kızmazdı ya, şakayla karışık “Laz bıçağımı getirin” diyen insan. Edebiyat kuramları dersinin sloganı “Ne sağcıyım ne solcu, Foucaultcuyum Foucaultcu!” beyt-i meşhurunun şairi. Güler yüzlü hümanist. Öpülesi yüreğiyle demokrat bir bilim insanı. Herbert Marcuse ve 68 isyanı hakkında en güzel yazıları yazmış, hiç ölmeyecekmiş gibi bakan gencecik gazeteci.

Hocam. Talât Sait Halman. Arkadaş’taki Âzem gibi. Ama ikinci a’sında şapka var…



DEM


bu gece bir güvercin uykusuz
peşine düşmeyecek artık
güz yapraklarının
düşünüyor yalnız
geyiğin uzanıp ölmeye gittiği kuytuyu!


Talât Sait Halman: 7 Temmuz 1931-5 Aralık 2014