İhtiyarın sağlığı endişelendiriyor

İhtiyarın sağlığı endişelendiriyor
İhtiyarın sağlığı endişelendiriyor
'Beyoğlu'nda Fısıltılar' adlı kitabı yeni çıkan Pertev Naili Boratav'ın torunu David Boratav, Radikal için yeniden buluştuğu İstanbul'unu yazdı.
Haber: DAVID BORATAV / Arşivi

Sevgili A.,
Bir gün ‘yaşı hakkında yalan söyleyen ihtiyar hanım’ olarak tanımladığım İstanbul’la yeniden karşılaşır mıyım bilemeden, çok yürüdüm. Ama oradaydı işte ve inan bana, ihtiyar hanım hâlâ sıkı bir yürüyüşçü. Onunla geçirdiğin tek bir gün ayaklarına kara sular inmesi için yeterli: Yürümek söz konusu olduğunda, devinimiyle, genç kızlara özgü canlılığıyla seni tüketen o olur. Yine de buraya gelmeye başladığımdan beri ilk kez, sağlığından endişe ediyorum. Aklı hâlâ tamamen başında mı emin değilim. Bir şeylerin yolunda gitmediği aşikâr. 
*
Buraya her dönüşümde, yürümeye elverişli olmasalar da kentin sokaklarını ve bulvarlarını arşınlamaya günlerimi veriyorum. Asla uzun süre kaldırım olarak kalmayıp basamaklara ve sahanlıklara dönüşen ya da Boğaz’a doğru yaklaştıkça, gezene duvarları sıyırarak geçmekten ve yolu otomobillerle, el arabalarıyla, seyyar tezgâhlarla paylaşmaktan başka seçenek bırakmayacak kadar darlaşan ve nihayet tamamen yok olan, darlıklarıyla efsane olmuş o meşhur kaldırımlarla yeniden buluşuyorum. Arabalar tarafından zaten ele geçirilmiş bulunan İstanbul kaldırımlarının daha fazla hayatta kalacaklarını sanmıyorum. İhtiyar hanımın, gayet iyi bilindiği üzere, ciddi bir dolaşım sorunu var.
*
Sana neyin değişmemiş olduğunu anlatmamı istedin önce benden. Pekâlâ, vapurlar değişmemiş örneğin: Beşiktaş, Üsküdar, Eminönü ve Kadıköy arasında aynı zindelikle mekik dokuyorlar. Boğaz’ın bakır çalığı burgaçları arasındaki telaşlı balelerinin ve hep suskun genç bir garsonun çay servisi yaptığı güvertede insana hafifçe dokunup geçen ekim ışığının, vapurların açık havada oturmaya olanak tanıdığı bu kısa yaşam anlarının, dünyanın bu bölümünde bir eşi daha yok. İstanbul’da iskeleler durdukça, kentin, romanıma da yerleştirmek istediğim ruhunu, firari yapısını, hem devingen hem dingin, hem hoyrat hem yumuşak havasını koruyacağına ikna oldum. Kendine özgü ve onu soyut bir tabloya benzeten bu karşıtlıklar yanılsamasını sürdüreceğine de ikna oldum: Bir yanda ferahlık, farklı manzaralar, Boğaz geçişinin sunduğu açıklık; diğer yanda hapsolmuşluk, sokakların darlığı, bir tepeden diğerine, bir kıyıdan öbürüne uzayıp giden yolların kendine özgü mantığı.
*
Neyin değişmiş olduğunu da sormuştun bana. Sana yanıt vermekte zorlandım. İlk günler, meydana gelmiş olan değişimleri fark etmedim hiç. İstanbul’la ilişkimdeki en büyük meydan okuma gözümü her zaman çalıştırmak, kenti daha bütünsel kavrayışla görmek, kendimi her türlü yılgınlıktan sakınmak oldu. Birkaç günlüğüne Ankara’ya gittim. Başkente insanı gevşeten bir sıkıntı hâkim. Yürümeye olan tüm ilgimi kaybediyorum orada. Güzergâhım belli, otobüs garı, Oran Mahallesi’ndeki gökdelenler ve yeni ticaret merkezi, bir de büyükannemin gömülü olduğu, boraların süpürdüğü mezarlık. Beni oradan oraya götürüyorlar, arabayla yapılan tüm bu yolculuklar benim aile ve ülke meselelerinden (biliyorsun, kesiştikleri noktalar hiç de az değil) haberdar olmamı sağlıyor. İstanbul’un dönüşümleriyle ilgili yeni bir bölüme başlamadan önce gözlerimi dinlendiriyorum. Ülkenin nabzını iki farklı noktadan tutuyorum sanki: Ankara’da bilekten, İstanbul’da şahdamarından.
*
Peki ya bu kez, kentten de fazla değişen ben olduysam? Bunu öğrenmenin tek yolu, izlenimlerimi seninle paylaşmak. Sen duvarları daha iyi tanıyorsun ne de olsa. Üstelik o kadar iyi tanıyorsun ki, aynı cümle içinde, duvarların pisliklerine sövüp hemen ardından, önlerinde biriken çöp yığınlarını unutturan çok güzel bir yeri anımsayabiliyorsun. Benim İstanbullu olmak dediğim de bu işte.
*
Duvarlardan konuşalım. Kent, sınırlarının dışına taşalı o kadar uzun zaman oldu ki Yedikule Kapısı’ndan Edirnekapı’ya uzanan surlardan bahsetmenin hiçbir anlamı yok artık. İstanbul’un boyutu aklı aşan bir kavram. Topkapı’yı, Trakya’nın kuzeyindeki kenar mahallelerden ayıran yüz kilometrelik yolu yürüyerek kat etmeyi kimse göze alamaz. Bir pazar günü, bizi otoyoldan Tüyap Kitap Fuarı’na götüren arabada, hâlâ İstanbul’da mıyız diye sormuştum. “Hâlâ İstanbul’da mıyız da ne demek? Ne demek istedin?” demişti şaşıran muhatabım. Camın ardında göz alabildiğine uzanan lagünü kastetmiştim. Görünüşü, yanından geçtiğimiz terk edilmiş sanayi bölgesi ve birbiri ardına sıralanmış alışveriş merkezleriyle o kadar çelişiyordu ki, kentin sınırına gelmiş olduğumuzu düşünmüştüm safça. 
*
“İstanbul bir yerde bitiyor mu diye sorsan daha iyi.” Ardından muhatabım, yol aldığımız üç şeritli otoyolun bir zamanlar meyve bahçesi olduğunu anlattı bana. Ailecek deniz kenarına gitmek için bu yol kullanılırmış. Yoldan görünen en dikkate değer bina, İstanbul’un en ünlü hayat kadını tarafından inşa ettirilen, nitelikli sayılabilecek bir burjuva eviymiş ve önünden geçerken başka tarafa bakılması rica edilirmiş. Kent, benim için deneysel bir film adeta. Geçmiş zamanın pelikülü şimdiki zamanınkinin üzerine yansımış; hatıralar, en ince ayrıntılarına kadar kavranabilen hatıralar gün ışığına çıkıyor – oysa bana ait değiller. 
*
Dört bir yana bu denli yayılan bir kentin duvarlara ihtiyacı var. Konstantinopolis’in surları kireçleşmek ve büyük bir açık hava müzesine dönüşmek üzere sindirildiklerinde, kentin hemen her yerinde, görünmez olduğu kadar aşılmaz başka duvarlar yükseldi. Duvarlar bölgelerin sınırlarını belirliyor, zihinleri sınırlıyor, servetleri koruyor. Birkaç sene önce, bir gecekondu mahallesinin çamurlu sokaklarını arşınladığımı anımsıyorum. Daha yeni birleştirilmiş hazır beton kalıplardan, betonun içinden yükselen ve bir kat daha çıkılacağını işaret eden demir çubuklardan ve kelimenin tam anlamıyla, gözlerimin önünde inşa edilen her şeyin eğretiliğinden büyülenmiştim. Oysa gecekondunun can attığı da, handiyse türdeş bir bütünün yeni parçası olmak üzere kentin içinde erimekten başka bir şey değildi nihayetinde. Bugün, her şey daha farklı. Gazeteden, Levazım Mahallesi’nde bulunan, inşa halindeki devasa Zorlu Center konutlarının metrekare fiyatının on sekiz bin euro olarak belirlendiğini öğreniyorum. Metrekaresi on sekiz bin euro, bir insanın yaşayabilmek için en az on beş metrekareye ihtiyacı olduğu düşünülürse! Levazım’a yerleşmek için aşılması gereken duvar bu… Zorlu Center’ın pencerelerinin altındaki gecekondular hoşgörüyle karşılanacak mı? Bir dairenin ederi, basit bir metrekare hesabının ötesinde olmuştur her zaman. Manzara, içme suyu şebekesi, park yeri, ses yalıtımı, alışveriş merkezine yakınlığı (sahi, Türklerin bu alışveriş merkezi tutkusu nereden kaynaklanıyor?) hesaba katılır. Bir de, tuzu kuruları fakirlikten ve serserilerden ve sınıf atlamaya talip milyonlarca kişiden koruyan görünmez karantina hattına bakılır.
*
Ama hepsi bu değil. Galata Köprüsü’nün, iki yaka arasında düzenli olarak hizmet veren vapurların ve Tünel’deki kitapçıların uzağında, geleceğin kentlerini de gördüm. İstanbul algım onulmaz biçimde değişti. Otoyolların sonunda yükselen bu beton kaleler ve tüm kenti besleyen, tıkayan otoyol kavşakları. Başakşehir örneğin, özgül bir toplumsal yapıya sahip: “etaplı” bir gelişim, stratejik olarak serpiştirilmiş alışveriş merkezleri, okullar, camiler, zen bahçeleri ve mezarlıklar. Eskiden tarım alanı olan bir “no man’s land”e yerleştirilmiş, yaklaşıldığında, art arda sıralanmış bir dizi kuleye benzeyen mikro-kentlerin oluşturduğu bir birleşim. Her biri Boğaz’daki semtlerden birinin adını taşıyor. Boğaz’ın yerini yapay bir ırmak almış. Giriş çıkışlar denetim altında, denetimin seviyesi zenginliğin seviyesiyle orantılı. ‘Öbür kent’in sefahatinden uzaklaşmak için yerleşiliyor buraya. Barlar, kulüpler, sanat galerileri, meyhaneler yok. İşlevsel bir uyum, kusursuz bir uzlaşma içinde, aynı dini inancı taşıyan saygın insanlar arasında yaşanıyor burada. Geleceği daha fazla sorgulamaya gerek yok. Gelecek zaten orada, Başakşehir’de. Aynı belediyenin sınırları içinde, Başakşehir, Beyoğlu, Tekstilşehir ve Levent gibi birbirine bu denli benzemez mahallelerin bir arada yaşamaları olgusu ikna olmamı sağladı. Her an parçalanma tehdidi altında bulunan, çatlaklarla dolu bir organizmanın içinde dolanıyordum.
*
Dönüşümden önce, yakınlarda Boğazkesen Caddesi’nde yaşanan bir olay hakkında konuşmuştuk. Batı medyası, mahallelinin, Tophane’de açılan yeni sanat galerilerinin ziyaretçilerine saldırdığını söylüyordu, çünkü buralarda içki servisi yapılıyormuş. Başkaları organize bir suç olduğunu, daha başkaları da ‘devlet’in parmağı olduğunu söylüyordu. Senin yorumun farklıydı: Bu saldırı, diyordun, bir öfkenin işareti, soylulaştırmaya karşı bir isyan. Bense İstanbul’un sakinlerinin arasına bir duvar daha dikildiğini gördüm. İhtiyar hanımın portresi, öyle kalmasını arzuladığımız güzel Bizans mozaiğine biraz daha az, parçaları artık iç içe geçmeyen bir yapboza ise biraz daha çok benziyor. İhtiyar hanım için endişelendiğim doğru. Ama yanılıyor olmayı da umuyorum.
Çeviren: Ayça Sezen