İki arada bir derede çeviri

İki arada bir derede çeviri
İki arada bir derede çeviri

Bülent Somay, Bu kongre edebiyatçı olma halini inceliyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Uluslararası Yazarlar ve Çevirmenler Kongresi düzenleme komitesinden Bülent Somay, "1923'den 1993'e 70 yılımız deneme yanılma yaparak, bir sürü şeyi heba ederek geçti. Türkçe, kötü çeviriler mezarlığına dönüştü." diyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Yazar ve çevirmenler Bilgi Üniversitesi’nde yazarların ifade özgürlüğü, entelektüel mülkiyet ve çeviri alanındaki meseleleri tartışıyor. İsveç Yazarlar Birliği’nin ilk defa 2008 yılında Stokholm’de düzenlediği WALTIC Uluslararası Yazarlar ve Çevirmenler Kongresi’nin ikincisi, dün Santralistanbul’da başladı, 5 Eylül’de sona eriyor... Etkinliğin konuşmacıları arasında Maureen Freely, ünlü Koreli şair Ko Un gibi isimler de var. Kongrenin düzenleme komitesinin başında bulunan İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans programı koordinatörü Bülent Somay’la Türkiye ’de ve dünyada dil, çeviri üzerine konuştuk. 
Kongrenin odağındaki üç tema, kişisel olarak senin entelektüel meselelerinle de örtüşüyor sanırım.
Evet, entelektüel mülkiyet, çevirmenlik uğraşı ve ifade özgürlüğü, üçü de beni temelden ilgilendiren konular. WALTIC’i ilginç kılan, İsveç’teki yazarlar birliğinin faaliyeti oluşu, yazarların kaygılarını gündeme getiren bir kongre bu. İsveç, ifade özgürlüğü konusunda dünyanın en rahat ülkelerinden biri ve bu alanda sorun yaşayan dünya yazarlarının yaşadığı bir cemaate sahip. İsveç’te ciddi bir sansür yok ama sansürden kaçanların gelişiyle sansür hep gündemde kalıyor.
İfade özgürlüğü, çeviri ve mülkiyete ait tartışmalar Türkiye’de de yoğun biçimde sürüyor, peki burayı farklı kılan ne?kültürü Türkiye’de çok önemli, modern Türkiye’nin kültürel birikiminin merkezinde Hasan Ali Yücel’in yönetiminde hazırlanan Milli Eğitim Bakanlığı Klasikleri var. Dünya kültürünü arkamıza alalım, bütün dünya klasiklerini çevirelim hedefi, cumhuriyetin batılılaşma projesiyle örtüşüyordu. Bizim kuşağın temel kaynağı, önce MEB klasikleri sonra da Varlık klasikleridir. Ama zaman geçtikçe fark ettik ki, metinleri çeviriyoruz belki ancak kültürleri çeviremiyoruz. Elimizde bir sürü çeviri metin var ama o metinlerin ne dediği konusunda bir fikrimiz yok. Yani bağlamdan yoksunuz. Türkiye, 1923’den önce dünya yokmuş gibi davranan bir ülke olduğu için, önceki tarihimizi ideolojik bir öykü olarak biliyoruz ancak. Dünya tarihine yaklaşımımız da öyle. Balzac, Shakespeare, Dostoyevski gibi yazarları tarih ve kültürdışı yöntemlerle okuyoruz. Şimdi ise bir ‘Pax Americana’ dönemindeyiz. ‘Amerika barışı’ veya ‘Amerikan savaşı’ olarak okuyun bunu, hangisini tercih ederseniz. Kültürlerarası iletişim İngilizce üzerinden yapılıyor, birçok şeyi İngilizce’den okuyoruz. 

Çeviri kültürünün bizim tarihimizdeki yeri çok mu belirleyici?
19. yüzyılda Osmanlı kültürünün dönüşümünün temelinde çeviri vardır. Osmanlı, diplomatik aracı olarak Fransızca bilen Rumları kullanıyordu. Yunanlılar ayaklanınca buradaki Rumların da devlet düşmanı olduklarından şüphelendiler ve Türkleri Fransızca eğitimine göndermeye başladılar. Fransızca okuya okuya, buraya giden Türkler 19. yüzyıl ortasında Aydınlanma’yı keşfetti. 100 yıl gecikmiş aydınlanma bilgisiyle karşılaştılar, 1860’larda Voltaire, Rousseau okudular. Kültürümüz tamamen çeviri ve çeviri sorunlarıyla kurulmuş. Sırf bizde değil, dünyada da böyle.

Yabancı dille ifade özgürlüğü arasında bir bağlantı kuruyor musun?
Murat Belge’nin 1980’lerde darbeyi analiz eden çok meşhur bir yazısı vardı, New Left Review’da çıkmıştı. Onu Türkçe yazsaydı hapis yatardı. İngilizce yazdı, yazı Londra’da çıktı ve hiçbir şey olmadı. 1980’lerde durum böyleydi. 90’ların sonundan beri ise o kadar tehlikede değiliz. Gerçi Orhan Pamuk İngilizce bir demeç verince hemen pat diye Türkçeye laf ‘Vay, Ermeni soykırımı demiş!’ haykırışları eşliğinde geri gelebiliyor ama 80’lerdeki durumda da değiliz. 

İngilizceyle ilgili en büyük problem, yerel dillerin, lehçelerin ölümüne yol açması. Bu duruma ne diyorsun?
Çok ciddi bir tehlike var, mesela Kürtçe için de aynı problem var. Kürtçe, bilim ve edebiyat dili olması engellenmiş bir dil. Şimdi bunu inşa edelim kampanyası var. Bu kampanyaya çok iyi niyetle bakıyorum ama bir dili sıfır noktasından bilim ve kültür eğitimi dili olarak kurmanın büyük bir emek olduğunu da biliyorum. Türkçeye verilen emek mesela; 1923’den 1993’e 70 yılımız bununla, deneme yanılma yaparak, bir sürü şeyi heba ederek geçti. Türkçe, kötü çeviriler mezarlığına dönüştü.

İki arada bir derede kalma hali...
Çeviri yapmak iki arada bir derede kalmak demektir. Fikir özgürlüğü, ifade özgürlüğü, bunlar iki arada bir derede olmakla ilgili. ‘Git o zaman özgür olacağın yerde yaz’ derler insana ama olmuyor işte. Ne orada olabiliyorum ne burada olabiliyorum. Kongrede göçmenlikle ilgili oturumlar yapılacak. Fikir özgürlüğü olmayınca buna tepki olarak göçülüyor. Ama ne terk ettiğin ne gittiğin yere ait olabiliyorsun. Bu kongreyi örgütlemek çok zordu. Ama bu kadar zorluğa göğüs germemin sebebi kongrenin böyle çok sahici sorunları tartışıyor olması. Genelde edebi kongreler edebi temalar üzerine kurulu olur. Bu kongre ise tam tersine, edebiyatçı olma halini inceliyor.