İki Ayşegül mektep tatilinde

Akçay'da, Çınarcık'ta, Kumburgaz'da ya da Marmaris'te, orta sınıf ailelerinin yazlıklarında dehşetli sıkılan yeni ergen kızların, tatil bitince Ankara ya da İstanbul'da bilmemnekentteki...
Haber: Film Eleştirisi: Fatih ÖZGÜVEN / Arşivi

Akçay'da, Çınarcık'ta, Kumburgaz'da ya da Marmaris'te, orta sınıf ailelerinin yazlıklarında dehşetli sıkılan yeni ergen kızların, tatil bitince Ankara ya da İstanbul'da bilmemnekentteki konutlara dönecek olan banliyö lolitalarının, o aptal tabirle 'çıtır'ların hikâyelerini merak eder misiniz? İki iki dolaşırlar hani. Belki umurunuzda değildir. Catherine Breillat'nın
'Kızkardeşim!' (A Ma Soeur!) filmi sayesinde (ya da yüzünden) muhtemelen umursayacaksınız ve o kızlara aynı gözlerle bakamayacaksınız.
Cüce bir Shelley Winters'e benzeyen tombul Anais ile kozasından henüz çıkamamış bir Vanessa Paradis'yi andıran Elena iki kızkardeş. Ailelerinin yazlığındalar. Aralarında hem gerçek bir kızkardeşlik bağı var, hem pis bir rekabet. Kâh biri, kâh öteki. Elena, istediği tatil yeri Romeo'sunu elde edebilecek olan (ve eden)
küçük bir vamp. Elena'nın hayallerini zehirli diliyle anında yıkabilen Anais ise -annesinin deyimiyle- 'hormonal' tombulluğunu fikirleri, hayalleri ile gizlemeye çalışan küçük bir entelektüel.
Seyrettirmek daha zevkli
Anne baba iki gölge, iki soyutlama.
Elena'nın dediği gibi, iki kızkardeş 'sanki kendi kendilerinden doğmuş gibi'ler; 'anne babamızla hiçbir alakamız yok.' Elena, nerdeyse iddia uğruna yakışıklımsı bir İtalyan tavlıyor ve çeşitli aşamalarla, aslında pek de zevk almayarak, ona kendini veriyor. Belki daha çok zevk aldığı şey, aynı odayı paylaştığı Anais'e
'seyrettirerek' onun canını yakmak.
Anais'in canı yanıyor, ama Elena'nın da. Oğlanın kıza verdiği bir armağanın aslında oğlanın annesinden yürütüldüğü ortaya çıkıp da anne (Pasolini'nin Laura Betti'si, filmin kusursuz yabancılaştırma öğesi, ideolojik
'sözcüsü') kızların annesine bir ziyaret yapınca her şey ortaya çıkıyor. Esas itibarıyla, başka bir orta sınıf annenin karşısında küçük düştüğü için sinirlenen kızların annesi bekâret olayını büyütüp kızını 'muayene ettirme' tehdidleri savuruyor, dönüş yoluna koyuluyorlar. Yollar fena, trafik vahşi, kamyon şoförleri acımasız?
Sandığınız gibi olmuyor, ama Elena'yı muayene ettirmeye de gerek kalmıyor.
Anais de hiç beklenmedik bir biçimde bekaret meselesini hallediyor. 'Kızkardeşim'in pornografiden alacağımız geleneksel tatmini almamıza izin vermeyen lakayd, neredeyse sıkıcı birleşme sahnelerini, La Boum'un (Patlarsam Yanarsın) zıddı yaz aşkı hikâyesini, Carpenter'vari sonunu gidip kendiniz görün. Zaten Catherine Breillat'nın filmi görüldükten sonra bile, ancak etrafında dolaşılabilecek bir film.
Kızkardeşlik üzerine. Küçük kızlar üzerine; Elena ile Anais, 'Güzel ile Ucube', kız çocuklara küçükten beri aşılanan dişilik anlayışının tezi ve antitezi gibiler, aynı zamanda bu karikatürün içinde ne yapıp edip kendileri olmak istiyorlar. Ergenliğin dehşeti üzerine; şu yarı çocukluk bir bitse, şu bekâret denen sırrı bir atlasalar! (Belki küçük bakire kızların telepatik güçleri üzerinedir de.) Ama en çok sınıf üzerine; üzerlerine sinen, üzerlerine basan orta sınıf onlara nefes aldırmıyor.
'Kıvırtmasız' bir film
Neticede sinirli annelerinin tuhaf beyaz pabuçlarıyla kendi çocuksu-kadınsı elbiseleri arasında bir yerde bırakıyoruz onları. Aynı zamanda filmin Fransızca
adındaki duygusallık ile İngilizce adındaki (Fat Girl / Şişko Kız) kötücüllük arasında da kalıyoruz; yukarı tükürsen Amelie Poulain, aşağı tükürsen Erika Kohut.
Ama ikisi de değil, bu gerçekten süssüz, kıvırtmasız filmde Anais'le Elena kendilerine ait (diyelim ki Flannery O'Connor'dan Perihan Mağden'e uzanan) bir
alanı başka hiçbir filmin kişilerine benzemeyen bir biçimde dolduruyorlar.