'İlk görüşte vuruldum'

"Bir insan yere-bir adaya, kente, dağa-âşık olabilir mi? Eğer olabilirse bizimki ilk bakışta aşktı!"
Haber: TÜMAY YAZICI / Arşivi

İSTANBUL - "Bir insan yere-bir adaya, kente, dağa-âşık olabilir mi? Eğer olabilirse bizimki ilk bakışta aşktı!" diye başlıyor Haluk Şahin'in Bozcaada kitabı. Amacı, küçük bir kara parçası olmasına karşın zengin tarihi ile önemli bir yere sahip Bozcaada'yı tanıtmak. Ancak bu, kuru kuru bir tanıtma değil. Adayı her şeyiyle, tarihi, ruhu, yaşayanları, geçmişi geleceği, doğal güzellikleriyle tanıtmak, insanlara aktarmak istiyor. Şahin ayrıca kitabında yalnızca kendi Bozcaada aşkına yer vermiyor. Homeros'un, Aristotales'in, Heredot'un ve daha nice ismin Bozcaada'ya dair yazılarını da okurun karşısına çıkarıyor. Eğer Bozcaada kitabı istediği ilgiyi görürse Troya'yla ilgili de bir kitap yazmayı planlayan Şahin, Bozcaada kitabının insanlara, Türkler ile Rumların iç içe yaşadığı adanın sokaklarında dolaşırken iyi bir rehber olmasını arzuluyor.
İnsan, bir kara parçasına adına kitap yazacak kadar nasıl âşık olur?
Sait Faik 'Her şey bir insanı sevmekle başlar' der. Bazen her şey bir yeri sevmekle de başlayabilir. 1988'de Bozcaada'ya ilk gittiğimde adayla aramda ilk bakışta aşkı andıran bir elektriklenme oldu. Sanki aradığım yeri bulmuştum. Sevgim hiç eksilmedi. Bütün sevgiler de olduğu gibi bu da çaba istedi. Kitap da o çabanın meyvelerinden. Peki adaya ilan-ı aşkınız neden bu kadar gecikti?
Fikir erken geldi ancak biçimlenmesi zaman aldı. Adanın küçük bir kara parçası olmasına karşın yoğun bir tarihi var. Homeros'a baktığımızda Bozcaada'ya dair göndermelere rastlıyoruz. Ada, Troya'nın karşısında olduğu için yüzyıllarca, özellikle de Batılı gezginlerin dikkatini çekmiş. Ada sayesinde
İstanbul'da artık hayatımdan çıkan rüzgâr adları, çiçek adları... gibi pek çok şeyi hatırladım. Yazmak zaman aldı. Çünkü sevgimi ifade ettiğim bu metin ona layık olmalıydı.
Kitapta "Bozcaada'da insan takvimine ihtiyaç yoktur" diyorsunuz...
Adada doğa sizin için manzara olmaktan çıkıyor. Kendinizi bizzat adanın bir öznesi olarak hissediyorsunuz. Soluk alışınız, kan dolaşımınız değişiyor ve ortamın bir parçası oluyorsunuz. Gözlem gücünüz keskinleşiyor. Örneğin beni yılın herhangi bir günü Bozcaada'nın bir köşesine bırakın. Oradaki bağların yapraklarına, kırlardaki çiçeklere bakarak size üç beş gün farkla yılın hangi haftasında olduğumuzu söyleyebilirim. Bu, tüm Bozcaadalılar için geçerli. Çünkü ada, çağlar boyunca bağcılıkla uğraşmış. Hatta orada söylenen bir deyim vardır: "Yıl 12 aydır, ama bağcılık 13 ay." Bağlarda iş hiç bitmez.
Bir Türk köyü ve Yunan adasının birleşimi Bozcaada. Ancak bu uyumlu sentezin Rum kolu, son yıllarda artan miktarda adadan göç etmeye başladı...
Türkler ve Rumlar, 500 yılı aşkın bir süredir adada birlikte yaşıyor. Kurban ve paskalya bayramlarını birlikte kutlarlar. Ya da birbirlerine aşure, lokum ikram ederler. İç içe bir yaşam var orada. Ancak 6-7 Eylül ve Kıbrıs olayları sonrası adadaki Rumlar, ürktükleri için başka yerlere göçetmiş. Zamanla Türkler de adayı terketmiş. Çünkü adada okul, iş imkânları sınırlı. Ancak sonraları ada, karşı sahilden ve İstanbul'dan göç almış. Ada, benim gibi İstanbul'dan bunalanlar için alternatif bir mekân çünkü.
Ada halkının ünlülere, sıradan bir insana nasıl davranıyorlarsa öyle davrandıklarını vurguluyorsunuz...
Bozcaada'ya dizi ve film çekimi ya da tatil için pek çok ünlü insan gelir. Adalılar, hiçbir zaman şöhret karşısında eğilmez. Felsefi bir derinlikleri var. Orada baş başa kalmanın getirdiği bir şey olsa gerek. Tüm adalılar gibi dedikoducudurlar. Ama kendilerine güvenleri sonsuzdur. Onların gözünde ünlü biriyle sıradan bir insan eşittir.
Neden kitabınızda kendinizin dışında başkalarının da Bozcaada ile ilgili görüşleri ve duygularına yer verme ihtiyacı duydunuz?
Her insan yaşadığı mekâna kendince, bir resmi boyuyormuşçasına renk katabilir. Zaman geçtikçe başkalarının da, başka âşıkların da o resme kendilerine göre katkıda bulunduklarını gördüm. Zaten kitabın sonunda 'Bu ada sizin de adanız olabilir' diyorum. Siz de neyle ne kadar gelirseniz o kadar anlam katarsınız gittiğiniz yere.
Aslında yaşadığımız yerle- ri yazma gibi bir alışkanlığımız yok...
Fetih tarihimiz zengin ama fethettiğimiz yerleri yazma konusunda utanç verecek kadar yoksuluz. Bunu göçebeliğimize bağlıyorum. Madem uzun süre kalmayacağız, neden derinlemesine tanıyalım ki? Aslında yerleştiğimiz yerler için de durum böyle. Mesela İstanbul. Bugün burası, dünyada Türklerin her ne kadar Bizans üzerine inşa ettiği bir yer olsa da en önemli Türk kenti. Bir kültüre, bir yere sahip olmak orayla ilgili yazılmış kitaplar, onunla ilgili yapılan sanat eserleri... vs. ile olur. Bunu yapmadığınız müddetçe orası bizim için gel-geç bir yer olarak kalır.
Bozcaada Kitabı/Haluk Şahin/Kesişim Yayıncılık/158 sayfa