"İlk öğrencim ve en değerli hocamdı"

"İlk öğrencim ve en değerli hocamdı"
"İlk öğrencim ve en değerli hocamdı"
Yıldız Kenter 80 yıllık kardeşine, 60 yıllık sahne arkadaşına veda ederken duygularını, "Müşfik'siz hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sözleriyle anlattı.

Milliyet Gazetesi'nden Miraç Zeynep Özkartal'a konuşan  Türkiye tiyatrosunun en önemli isimlerinden Yıldız Kenter, kardeşi Müşfik Kenter'in ardından duygularını, Müşfik benim ilk öğrencim ve en değerli hocamdı" sözleriyle özetledi. 
 
Miraç Zeynep Özkartal'ın sorularına Yıldız Kenter şöyle cevap verdi:

- Şimdi, bugün bunu sormak zor ama... Müşfik Bey’den sonrası nasıl sizin için? 
Müşfik’siz hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hiçbir şey... Onun bir nefesi, sesi, görünüşü, bir sahneye çıkışı... Her şeye bedeldi. 

- Vedalaşma fırsatınız oldu mu? 
Doktoru bir ara dedi ki “Artık uyutacağız, birbirinize söylemek istediğiniz bir şey var mı? Vedalaşmak ister misiniz?” Bu kadar. Vedalaştık... 

- Birbirinize benzeyen iki kardeş miydiniz, farklı mı? 
Çok benzemezdik aslında. O farklılıklar aşkla bütünleşti. Özellikle sahnede bu farklılık çok işimize yaradı. Çok yaratıcı özellikleri olan bir insandı Müşfik ve bunu çok doğal olarak yapardı. Benim en önemli hocalarımdan biri olmuştur. Bütün öğrencilerim hocalarım olmuştur aslında; ama Müşfik benim ilk öğrencim ve en değerli hocamdı. Ondaki doğallık, kendiliğinden oluşan tepkiler beni hep şaşkınlığa uğrattı. Müşfik’ten çok yararlandım.

- Çalışırken çatışır mıydınız? 
Tabii takışırdık ama hep aşk vardı. Ben bir oyun yazdım, adı “Hep Aşk Vardı”ydı. Ne olursa olsun... Annemle babamdan kaynaklanan o güç hepimize bulaşmıştı. O aşk hepimizde her zaman mevcut oldu. Kavgalar, gürültüler, dövüşler onu hiç yok etmedi. Allaha şükrediyorum. 

- Müşfik Bey sizin peşinizden mi tiyatroya girdi, siz mi önayak oldunuz? 
Bu yetenek sanıyorum bana da, Müşfik’e de annemin babasından geçmiş. Oyuncuymuş o, Shakespeare oynarmış. Ben konservatuara girdim ama kavga dövüş. Bana en büyük abim Nedim de, annem de karşı çıktı. Abimden çok dayak yedim. Babam beni gizlice kaydetti konservatuvara. Müşfik’in girişi ise şöyle oldu. Mahmut Abim Müşfik’i çok severdi. Müşfik’in sapsarı saçları, masmavi gözleri vardı. Mahmut “Sarı bok” derdi ona. Bir gün “Lan sarı bok” dedi, “Senin adam olacağın yok, bari artist ol”. O da dinledi abimi. Hem adam oldu hem çok büyük bir sanatçı. 

- Aranızda rekabet oldu mu hiç? 
Hayır, hep destek oldurduk birbirimize. En küçüğümüzdü Müşfik. Annem bana “O senin bebeğin” derdi. Kıskanmayayım diye herhalde. Ki az yaş farkı var aramızda, dört yaş. Müşfik’in en çok sevildiği yaşlar, benim de en çok kıskanacağım yaşlardı. Hakikaten Müşfik hayat boyu bebeğim oldu benim. Ben de onun arkadaşı oldum, candaşı oldum, onu seven yoldaşı oldum her zaman. Hep beraber geçti hayatımız. Şanslıydık, mutluyduk, birbirimizden çok güç aldık. 

- Şöyle bir sözünü okudum bir söyleşisinde: “Oyunculuk hep komiğime gider. Yıldız okulda oynarken de gülerdim”. 
Tabii, Mahmut Abi’mle ikisi gelir seyreder gülerlerdi. 

- Neden? 
Ne bileyim ben? Ciddiye almıyorlardı. 

- Kızmıyor muydunuz? 
Kızmaz olur muyum? Ben oynuyorum, onlar kah kah kih kih... Alay etmek değildi herhalde, ama beni sahnede görmek tuhaflarına gidiyordu. Sonra o tuhaflığa Müşfik de girdi. Nerede gülünmesi gerektiğini her zaman çok iyi bildi. Çok iyi bir komedi yorumcusuydu. 

- Ankara ’da Devlet Tiyatrosu’nda oynarken küt diye bırakıp İstanbul ’a geldiniz... 
Muhsin Bey’i (Ertuğrul) tiyatrodan o kadar tatsız bir şekilde uzaklaştırdılar ki, bu bizi çok rahatsız etti. Cart dedik istifa ettik. Ne istifa ediyorsun; paran yok, pulun yok, işin yok. Kaldık açıkta. Serseri gibi uzun zaman boşta dolaştık. Sonra kendi tiyatromuzu kurduk. 

- Hanginizin cesaretiydi bu? 
Benim! Hatta bir gün bana kızdı Müşfik. O zaman Mehlika (Kenter) vardı hayatında, “Abdesthanelerin önünde tiyatro açacakmış. Nah açarsın” dedi, Mehlika’nın koluna girip gitti. İki tane umumi tuvalet vardı o günlerde tiyatronun yanında, onu söylüyor. Geçenlerde bir röportajında bir baktım “Tiyatro binası yaptık” diyor gururla. Bak Müşfik’e! İstanbul’a geldik; evimiz de yoktu, paramız da. Metin And’ın annesiyle babası tatile gitmişlerdi, bize o evi açtılar. Tek kişilik yatakta ben yatıyordum. Müşfik de yerde yatıyordu. İlk oyunumuz “Salıncakta iki Kişi”yi orada çıkardık. 

- Kenter Tiyatrosu’nu ayakta tutmakla ilgili sıkıntılarınız olduğunu biliyorum. Son durum ne? 
Binayla sıkıntımız daima oluyor. Bir tiyatro binasını tutmak, bakmak, yaşatmak, dekor-kostümü, oyuncusu, kaprisler... Kolay iş değil. Hele özel tiyatroda olduğunuz zaman... Onun için oyuncuların çoğu rahatı, kolayı tercih ediyorlar. Bizim tiyatromuzdan yetişen pek çok oyuncu, oturma pahasına Devlet Tiyatrosu’na geçti. Bakıyorum, iki-üç sene bir şey yaptıkları yok. Ama maaş alıyorlar. Bu sistemi değiştirmeleri lazım. Çalışan para alır. Çalışmayıp da oturan para almamalı.

- Müşfik Kenter çok tanıdığımız ama az bildiğimiz biriydi. Nasıl anlatırsınız bize? 
Utangaç bir insandı. Az konuşurdu. Röportaj filan yapıldığı zaman ben bir soruya cevap verirdim, Müşfik de döner “Ben de ablam gibi düşünüyorum” derdi. Ama sahneye çıktığı zaman ondan daha güzel, daha etkili konuşan çok az oyuncu tanıdım. Sahnede rahattı. Evinde gibiydi demiyorum, sahnede gibiydi. Ama çok rahattı. Müthiş bir içgüdüsel gücü vardı sahnede. Ondan çok şey öğrendim. “Dur bakayım şimdi Müşfik ne diyecek burada?” derdim, “Nasıl bir tonlama yapacak?”. Hemen ondan çalar, onun üstüne inşa ederdim rolü. Çok doğal bir yeteneği vardı. Daha çok duygularından, dürtülerinden kaynaklanan... Kafasını daha sonra kullanırdı. 

- Hayatta da duygularını kolay gösteren biri miydi? 
Çok kolay göstermezdi. onun için sahneyi seçti herhalde. Sadece abim “Sen adam olamazsın” dediği için değil. 

- Nasıl bir babaydı? 
Müthiş. Oğulu Mahmut çocukluğundan beri hastaydı. Onu doğduğu günden itibaren köpek gibi ağzında taşıdı. Nereye gittiyse... Hiç yalnız bırakmadı. Onu birkaç ay önce kaybettik. Mahmut’u kaybettikten sonra toparlanamadı. Üç kızı var, üçü de ayrı kadından. Çapkın adamdı. Çok yakışıklıydı. Kadınlar rahat bırakmadı onu, onun da kadınlara zaafı vardı. Sevgiye de ihtiyacı vardı herhalde. Çok kadın tarafından çok sevilmeye!.. 

Bir süre yaşadığı içki sorununun nedeni oğlunun hastalığı mıydı? 
Hayır, aileden gelen bir içki zaafımız vardır. Müşfik de kendini zaman zaman iyi kontrol edemedi. Ama 30 yıldır içki içmiyordu, 25 yıldır da sigara... 

- Her ikinizin çocukları da tiyatroyu seçmediler. Sizlerin ismi mi ürküttü onları? 
Bilmiyorum. Hayır, istemediler. 

- Üzülüyor muydunuz bu duruma? 
Hayır. Çok sevmek lazım. Özellikle Türkiye’de çok şeye katlanmak lazım. Çok sıkıntı çektik, çok...