Inarritu'nun 'iyi' insanları

Inarritu'nun 'iyi' insanları
Inarritu'nun 'iyi' insanları

Inarritu?nun filminde rol alan Javier Bardem (ortada), erkek oyuncu ödülünün favorilerinden. FOTOĞRAF: AFP

Cannes'da kendilerini aşamayan ustaların filmleriyle tam umutsuzluğa kapılmak üzereydik ki önce Meksikalı Alejandro Gonzalez Inarritu, ardından Fransız Xavier Beauvois gönlümüzü aldılar
Haber: MEHMET BASUTÇU / Arşivi

CANNES - Giderek umutsuzluğa kapılmak üzereydik... “Başarılı, düzeyli sinema” örnekleri olmanın ötesine geçemeyen güzel filmler birbirini izlemiş, Mike Leigh ve Bertrand Tavernier gibi ustalar güçlü soluklar getirmiş, Mathieu Amalric taze bir rüzgar estirmişti ama, gönülden alkışlayarak hemen bilgisayar başına geçip, “İşte, ödül listesinin üst sıralarda yer alacak bir başyapıt...” diye yazmaya iteleyecek heyecanı yaşayamamıştık. Takeshi Kitano örneğinde olduğu gibi, kendilerini tekrar eden ustalar düş kırıklığı yatmayı sürdürüyorlardı. 1990’lı yıllardan bu yana Japon sinemasının en özgün ustalarından Kitano, ‘Outrage’ ile klasik bir yakuza hikâyesi anlatırken, şiddeti estetize etme eğilimini bir adım daha ileri götürme kışkırtıcılığından kurtulamamıştı. 
Sonunda köklerine dönen Inarritu ise başarılı...
Evet, tam umutsuzluğa kapılmak üzereydik ki, Meksikalı Alejandro Gonzalez Inarritu, ardından Fransız Xavier Beauvois, bir oranda da İranlı usta Abbas Kiarostami, gönlümüzü aldılar. Ellerimiz neredeyse bir haftadır karıncalanmaya başlamışken, birbirinden çok farklı biçemler sergileyen bu üç yönetmeni de içtenlikle alkışlamak içimize su serpti.
Hollywood sinemasının bütün sivrilikleri törpüleyen baskısından sonunda kurtulan Inarritu, bu kez öz kültürünün köklerinden beslenmiş. İspanya’da çektiği ‘Biutiful’ ile alabildiğine hümanist, bir o kadar da gerçekçi bir film imzalamış. Kaçak Çinli işçilerin kirli atölyelerin bodrum katlarında saklandıkları, Afrikalı sokak satıcılarının polisle köşe kapmaca oynadığı Barselona’da, parçalanmış ailesini geçindirebilmek için ‘kirli’ işlere girmiş olan ‘iyi insan’ karakterinin saplandığı bataklıktan kurtulma çabalarını izliyoruz. Javier Bardem’in olağanüstü yorumu gerisinde, küresel ekonomi politikalarının beslediği çaresizliklerin trajik boyutu, son derece duyarlı, sağlam bir mizansenle işlenmiş. Sıcak yüreklerinin cömertliğine rağmen koşulların ‘kötü’ olmaya itelediği insanların trajedisini katıksız bir duyarlıkla, idealizmin ya da didaktizmin tuzaklarına düşmeden anlatan İnarritu, özüne dönerek ilk filmindeki yaratıcı taze duyarlığı yeniden yakalayarak kendini aşmayı başarmış. ‘Biutiful’u daha çılgınca alkışlayamamamızın tek nedeni, Akdeniz kültürlerine özgü o melodramatik eğilimleri yeterince frenleyememiş olması...
Altın Palmiye’nin üçüncü Fransız adayı Xavier Beauvois, ‘İnsanlar ve Tanrılar’ ile güncelliğini ne yazık ki yitirmeyen İslamcı terör konusuna gerçek bir olaydan yola çıkarak eğiliyor. Son derece tutarlı, bütün tuzaklardan uzak durmayı başaran duyarlı mizanseniyle festivalin en yoğun ve en anlamlı filmlerinden ‘İnsanlar ve Tanrılar’ı kıvılcımlanan yüreğimizle olduğu kadar, sorgulayıcı bilincimizle de alkışlıyoruz... Cezayir’in dağlık yörelerindeki bir köyün Müslüman halkıyla iç içe yaşayan, İncil yanında Kuran’ı da okuyan Fransız keşişlerin manastırındaki barış havası, İslamcı terörün bölgeye el atmasıyla bozulmuştur. Manastırın dispanserinde hasta köylülerle yaralı teröristler arasında ayırım yapmayan bağımsız keşişlerin katıksız hümanizmi, hükümet ve ordu yetkililerini islamcı teröristler kadar tedirgin etmektedir... 1996 yılında rehin alındıktan sonra öldürülen Tibhirine manastırı keşişleri olayı gerisinde, gerçekten teröristlerin mi, yoksa suçu onlara yüklemeyi hedefleyen resmi çevrelerin mi bulunduğu sorusu hâlâ kesin yanıtını bulmuş değil.
Xavier Beauvois’nın başarısı, dinsel terörizme de, resmi baskılara da direnerek manastırlarını terk etmeyen, ölüm riskini inançlarından taviz vermeden göze alan keşişlerin bu kararı nasıl verdiklerini yalın bir dille, aşama aşama anlatması; ruhsal ve entelektüel yolculuklarına izleyicisini ortak edebilmesi. Tavernier’nin filmindeki başarılı yorumundan sonra, baş keşiş rolünde yine duyarlı, sağlam bir karakter çizen Lambert Wilson’u da unutmamak gerekir. 

Kiarostami’nin Avrupalıları
Abbas Kiarostami, İranlı sansürcü zihniyetin Jafar Panahi’ye yönelttiği “Neden gidip ülke dışında çekmiyorsun filmlerini?” sorusuna, Altın Palmiye adayı ‘Aslı Gibidir’ (Copie conforme) ile “Tabii, neden olmasın ki?” yanıtını veriyor. İtalya’da, Toskana bölgesinde, 15 yıllık evliliklerinin çözülme aşamasında bulunan entelektüel çiftin hikâyesi olan film, İranlı ustanın Avrupalıların iç dünyalarını da ne kadar iyi anlayabildiğini gösteren, başarılı bir içtenci sinema örneği. İkinci kez ülkesi dışında film çeken Kiarostami, kuşkusuz kendini kanıtlamak, Avrupalı yönetmenlerle boy ölçüşmek derdinde değil; çünkü ihtiyacı yok. ‘Aslı Gibidir’ bir tür teneffüs, ılık bir sinemasal yolculuk hepimiz için. Yol filmlerinin virtüozu Kiarostami’nin bir armağanı daha var: Her duyguyu, her kızgınlığı seyircisiyle kat kat paylaşan Juliette Binoche...