İncecikten bir punk yağar

İstanbul, en hakikisinden, en hasında, en incesinden bir punk-rock konserine şahit oldu evvelsi gece.
Haber: DERYA BENGİ / Arşivi

İSTANBUL - İstanbul, en hakikisinden, en hasında, en incesinden bir punk-rock konserine şahit oldu evvelsi gece. Hırpani meşin ceket yerine jilet gibi takım elbisenin, çengelli iğneler yerine 'iki küçük kol düğmesi'nin görüntüye girdiği başka türlü bir taşkınlık yaşandı Açıkhava'da. Kan, ter, gözyaşı, ne ararsanız vardı...
Sabahki basın toplantısında ağzından bal damlayan Nick Cave'e, öğleden sonra otelinin önünde bir arabanın arka koltuğunda rastladık. Şoförün gelmesini beklerken, elindeki kalın kitaptan kafasını bir saniye olsun kaldırıp Taksim Meydanı'na bakmadı. Soundcheck'te üzerinde daracık bir tişört, blucin ve ayağında tokyolarla Bowie'nin
'Rock'n roll Suicide'ı dahil üçbeş şarkı söyleyen sanatçı, sıcaktan bunalıp oteline vakitlice döndü. Konser öncesi 'damat tıraşı' olacağına kesin gözüyle bakıyorduk, ama hayır: Bir şarkısında bahsettiği berber (ve berberdeki aynalar) korkusu depreşmiş olmalı ki, kirli sakallı bir Cave'di karşımızdaki. Ama üzerine delikanlı işi şık siyah takımını çekmeyi ihmal etmemişti tabii.
Konser harikuladeydi. Dördüncü parçada ok yaydan çıktı: Açıkhava sahnesinin önündeki meşhur orkestra çukuruna sızıp Nick abisine dokunmak isteyen bir 'taraftar'ı önlemeye çalışan güvenlik görevlisi fena bozum oldu.
Nick Cave "ayıptır söylemesi bu bir punk konseri" der gibilerden otoriter bir el hareketiyle görevliyi sepetledi ve insanları en öne, yanına, yamacına davet etti. Asıl kıyamet, hep beraber, yumruklar havada söylenen 'Red Right Hand'le koptu. Ağırlık tam yedi parçayla son albümü 'No More Shall We Part'taydı ama, 'Weeping Song', 'Papa Won't Leave You Henry', 'Mercy Seat', 'Do You Love Me' gibi eski hitlerini de bizlerden esirgemedi Cave.
Yeri göğü döven kemancı
The Bad Seeds sağ ve sol açıkta iki 'cool' gitaristin, Mick Harvey ve Blixa Bargeld'in olduğu yedi kişilik keçileri kaçırmış bir orkestra. Esas bomba Warren Ellis: Zaman zaman Cave'in yüzündeki daimi kederden ilham alıp 'halime bak, dertli çal' makamından takılan bu müthiş kemancı, sıra akrobasi hareketlerine geldiğinde de Nick Cave'den bol bol rol çaldı.
Kafese kapatılmış vahşi bir hayvanı andırıyordu: Şarkı boyunca yere çömelip oturuyor, sonra şeytan dürtmüş gibi ayağa fırlıyor, seyirciye sırtını dönüp arşesiyle yalnız keman tellerini değil, yeri göğü dövmeye başlıyordu.
Belli ki Cave bir rockstar falan değil, artistler kahvesinde yetişmiş bir karakter oyuncusu. Her türlü insani derinliğin (ve deliliğin) dibine korkusuzca dalan bir 'dram tiyatrosu' sanatçısı.
Şarkı sözlerindeki her bir kelimeyi, heceyi, harfi yüzünden okuyorsunuz. Kırılıyor, bükülüyor, cereyana tutulmuş gibi sarsıla sarsıla şarkı söylüyor, 'light' sigaralar tellendirerek piyanosunun tuşlarında yitip gidiyor... Ne mutlu bize ki, çığlıklar ve fısıltılar arasında gidip gelen hepten sakat bir bas baritonu ve sakin sakin çalıp söyleyen bir piyanist şantörü aynı anda seyrettik.
Nick Cave'i Nick Cave yapan da bu 'bir aradalık' zaten: Tek bir şarkı içinde felaketten sevince, cennetten cehenneme, aşktan nefrete vizesiz geçişler...
Bir buçuk saate yakın sahnede kaldıktan sonra coşkulu alkışlarla tekrar geri gelip 'Into My Arms' ve 'Ship Song'u söyleyen Cave, 'olay'ı 1984'ten kalma yıkıcı bir punk şarkısıyla, zangır zangır 'Saint Huck'la tamamladı.
Hayır, meğer tamamlamamış. 'Bir daha çıkmaz' diyenler yanıldı: Nick Cave bir aşk baladı için son bir kez daha piyanosunun başındaydı. Efsanevi bir siyah katilin öyküsüyle,
Amerikan blues tarihinin en ünlü şarkılarından 'Stagger Lee'yle başlayan konser hüzünlü bir 'aşk mektubu'yla, 'Love Letter'la noktalandı: "Soğuk beyaz zarfı öpüyorum / Ve dudaklarımı isminin üzerine bastırıyorum / İki yüz kelime arasında, umutla yaşıyoruz / Aşk mektubu git ona, anlat ona / Seviyorum ve seveceğim daima..."