İnternet sifonu çekme lüksümüzü elimizden aldı

İnternet sifonu çekme lüksümüzü elimizden aldı
İnternet sifonu çekme lüksümüzü elimizden aldı
Leaving Las Vegas ve Internal Affairs gibi ünlü filmlerin yönetmeni Mike Figgis ile İstanbul'a geldiğinde buluştuk. Bir sevgi-nefret ilişkisi içinde olduğu dijital dünyayı konuştuk: Dijital teknoloji, bir manada ölüme çare bulmuş gibi ve bu hiç hoş değil aslında
Haber: FERHAN İSTANBULLU / Arşivi

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Dünyanın dört bir yanından yaratıcı zihinleri biraraya getiren İstanbul Festivali’nin beşincisi geçtiğimiz günlerde yapıldı. Festival boyunca yapılan panellerin en ilgi çekenlerinden biri, hiç unutmadığımız ‘Leaving Las Vegas’ ile Richard Gere’li ‘Internal Affairs’ filmlerinin ünlü yönetmeni Mike Figgis’in konuşmacılığında gerçekleşti. Aynı zamanda senaryo yazan ve opera besteleyen, tiyatro oyunları sahneye koyan, dijital teknolojiyi Hollywood standartlarına ilk uygulayanlardan; gençlik yıllarında Bryan Ferry’nin ilk grubunda yer almayı da pas geçmemiş, kısaca üç yaşamı bir tanesine peki ala sıkıştırmış gibi görünen Rönesans adamıyla panel sonrası bir araya geldik. Sevgi-nefret ilişkisi yaşadığını düşündüğüm dijital dünyayı, çağdaş sanat dünyasının sanatçıyı bir hamlede tek boyuta indirgeyen hacamat kabiliyetini ve ve ister istemez sinemayı konuştuk. 

Konuşmanız salonda nefessiz dinlendi. Teması da çok ilginçti: ‘lüzümundan fazla sanat&kültür’… Bu başlığı neden seçtiniz? 

Geçmişe baktığımızda herkesin her devirde söylecek birşeyleri olduğunu görüyoruz. Kimi daha nezaketli bir iletişimi kimi daha provokatif olmayı, kimi de daha yüksek bilince hitap edecek biçimde, sofistike bir üslubu seçiyordu. Bunların içinde yeterince ilginç olmayanlar sistemin dışına itiliyor, kayboluyordu. İnternet teknolojisi lüzumsuz olandan kurtulabilme, konuşma sırasında bahsettiğim gibi ‘sifonu çekebilme’ lüksümüzü elimizden aldı. Dijital teknoloji, bir manada ölüme çare bulmuş gibi; bir kere konulan sonsuza dek orada kalabiliyor. Oysa geçmişten gelen estetik/sanatsal üretimlere bakın; kitap zamanla eskir resim zamanla solar. Bu kültüre bir saldırı değil, doğal yolla birşeylerden kurtulma, yaşlanma sürecidir. İşte ben tam da bu süreçle ilgiliyim. Yoksa teknolojiyle alıp veremediğim birşey yok; insanlara dijital teknolojiyi ilk methedenlerden, dijital kamerayı ilk kullananlardan biriyim. Bugün estetiğe dair demokrasi denilen kavram enteresan bir noktada. Bu teknolojinin elbette hayranı ve destekçisiyim. Ancak dijital ortamda zaman içinde kötü üretimlerin nasıl da arttığına şahit oluyorum ve bu fena işler dijital teknolojinin yapısı gereği yok olmak bilmiyor. ‘Kişisel ifade’ adı altında koyulan pek çok iş, aslında reklam çekimlerine-ticari işlere benziyor. Sanki bir tür LVMH lüks grubu şirketlerinin ya da Prada’nın sunduğu deneyimin türevleri gibi… Kimi işlerin kültürel bir fenomen mi reklam mı olduğunu da anlayamaz olduk. Sırf sosyal medyada bilmemkaç takipçisi var diye koskoca markaların, dergilerin baş köşeye oturttuğu ergenlerin olması gibi… İşte bu nedenle ortalıkta ‘fazla sanat&kültür’ olduğunu kolektif olarak konuşmamız gerektiğini düşündüm ve başlık böyle doğdu. 

Dikkatinizi tek bir noktaya çekmek istiyorum: İnternet ortamının hiçbir zaman yüksek kalite gibi bir vaadi olmadı ki? Dijtal ortamdaki ifade özgürlüğü için bir filtreleme getirmemiz şart mı? 

Aksiyona geçerek bir ‘devrim’ gerçekleştirmemiz, teknolojik imkanların sanattaki/hayattaki gücünü yok edecek değil ki. Ben ilk adım olarak kendi varlığını kabul eden ve devamında daha yetkin bir sanat ürünü çıkarmaya talip insanlar görmek istiyorum. Gençler için de endişeliyim, hızla internet ortamında var olabiliyor, hemen de bir kurum ya da simsarın kanatları altına hızla girmeleri konusunda yüreklendirilebiliyorlar. Sanat dünyasından birileri, bir simsar onları manipule edebiliyor. Kendilerine ait bir sesleri olmadığını düşünüyorum. 

Bu biraz da kişisel duruşlarıyla alakalı değil mi? Konuşmada bahsettiğiniz ‘dünyada yüz yıl önce var olan dehaların sayısı bugünkünden az değildi’ fikrine ben de katılıyorum. Teknolojinin varlığı insanlığı olduğundan daha özel ve yetenekli kılmıyor. Hayran olunacak sanat eserleri de her zaman hayatımızda olacak…

Evet, ama bunları bulabilmek için giderek daha fazla kötü işin arasına dalmamız gerekiyor. Sanat ortamının gelişimini doğanın filizlenmesine benzetiyorum. Aşırı kimyasalın kullanıldığı bir toprağın ömrünün sadece birkaç hasatla kısıtlı olması gibi… Henüz 19 yaşında yetenekli birine rastladığında onu tüm bu etkilerden korumayı, bir sanatçı olarak gelişimine yardımcı olmayı düşünmeliyiz. Yani toprağı saf kılmayı çünkü gerçek sanatçılara ihtiyacımız var.  Felsefi olarak dünyayı algılayabilmek ve ruhumuz için… Sanat bunun için var; yoksa insanları sömürerek trilyoner olmuş bir Rus’un duvarına asabilmesi ya da meşhur Gagosian Galerisi için değil. 

Küratörlük yapmak kelimesi ile ilgili sizinle farklı düşüncedeyiz. Ben bu kelimeyi negatif bulmuyor, aksine tüm seçimlerini üstlendiğimiz hayatımızın bir manada küratörlüğünü yaptığımıza inanıyorum. 

Küratör kelimesinin çok yıpratıldığını düşünüyorum. Şimdi herkes ya küratör (kasten Amerikan aksanıyla söylüyor) ya da DJ! Aslında küratörlük kelimesi bir hayli önemli. Söylediğin manada bir hayatının muhafızı olma durumun katılıyorum. Ama şu anki haliyle küratörlük fenomenine asla… Bu kimselerin sanat piyasasında üstlendikleri görev için de farklı bir kelime önerirdim; bir tür rehberlik... Ya da entelektüel/kültürel rehber… Kimi küratörlerin kendilerini bir super-club’a üyeymiş gibi sunan snob tavırlarından haz etmiyorum. Yeterince ‘zengin ve kültürlü’ değilseniz anlamayacağınız bir üslupları var. İşte size zaten var olan zengin-fakir ayrımının altını çizmek için bir neden daha! Bu arada neden tüm galeriler ve sanata sadece zenginler ulaşacak ve sahip olacakmış ki? Dostlarım arasında çok ünlü İngiliz sanatçılar var. Onlara bakarak şok edici bir yasa yaratılması gerektiğini düşündüm: Kendini ‘sanatçı’ olarak tanımlayan kimsenin yılda 1 milyon pound’dan fazla kazanmasına izin verilmemeli –ki bu zaten yıllık olarak çok büyük bir meblağ. Üzerindeki rakamı sanatsal kuruluşlara, fonlara, gençlere aktarmaları gerekmeli. Yok, ben sanatı değil parayı seçtim diyenler ise sanatçı değil sanat simsarı olarak anılmalı. Sanatçıysan sanatı o kadar önemsemelisin ki ‘kendim ve stüdyom için şu kadarına ihtiyacım var’ deyip üstünü gerçekten faydalı bir neden için kullanabiliyor olabilmelisin.

Kendinizi romantik olarak tanımlar mısınız?

Kesinlikle. Son birkaç haftadır hazır kız arkadaşım da uzaktayken hep görmek istediğim filmleri izledim. Bir tanesi de Michelangelo Antonioni’nin ‘Red Desert’ıydı. Beni müthiş sarstı. Başroldeki Monico Vitti’ye aşık oldum ve her filmini izledim. L’Avventura, L’eclisse, La Notte… Sonra Fellini filmlerine döndüm ve de her zaman kahramanım olan Godard’a…  Red Desert düzensiz bir film, ben de böyle bir film çekmeyi istiyorum. Hayatımla parallellikler kurduğum bu filmi yavaş yavaş, analizler yaparak izliyorum. Bu şaheserlerin hepsindeki entelektüel romantizm ve yönetmenle iyi bir işbirliği içinde çalıştıkları çok belli olan kadın oyuncuların hallerinden ilham alıyorum. Bu işbirliği özellikle enteresan çünkü tasvir edilen kadının çağdaş sinemada ne yazık ki yeri yok. Bu kadınlar güçlü, seksi, özgüvenli ve komik. Şimdi var olanlar ise hep erkeğe eşlik eden kadınlar… Bu filmleri izleyenler, damga vuran güçlü ve yaratıcı duygulara ortak olabiliyor. O dönemde belli ki birşeyler oluyor. Dünyanın patlamalı geçen bir dönemi… Özellikle ’59-’69 yılları arasını kastediyorum. Aynı dönemin Amerikan filmleri de güçlüdür. 

Sinefil dostlarım ısrarla şu sıralar bir film üzerinde çalışıyor musunuz diye sormamı istedi.

Yoğun bir tempom var, sadece ‘offline-çevrim dışı’ duruma geçtim. Bir senaryo üzerinde çalışıyorum. Hayatta en sevdiğim alıntılardan biri Ingmar Bergman’dan: ‘Sinema insan yüzünün keşfidir’ der…  Ben de yüzün hikayesini, portreleri seviyorum. Son yıllarda sessizce ama yoğun çalışırken operalar yaptım, bir de kitap yazdım. Üç tane çok küçük bütçeli film çektim. Hatta 5 yıl önce bir tanesi İstanbul’da çekildi. Filmi çekerim, dağıtımı yapılır ben de bir diğerini yaparım. ‘Dünyaya hükmetme’ konusuna ise  tüm ilgimi yitirdim! Her sabah kalkıp stüdyoya gidiyor ve işimi yapıyorum. Bununla özel olarak ilgilenen varsa da ne ala… Şu an Nicholas Cage ile bir filmin hazırlığı içindeyim ama Hollywood’a geri dönmek gibi bir arzum hiç yok.