İşim albüm yapmak değil, bana albüm teklifi gelmesiyle dalga geçmek

İşim albüm yapmak değil, bana albüm teklifi gelmesiyle dalga geçmek
İşim albüm yapmak değil, bana albüm teklifi gelmesiyle dalga geçmek
Yılın en kıvılcımlı oyuncularından biri Erkan Kolçak Köstendil. Karlos karakteri ve yazıp söylediği şarkılarla dikkatleri çekti. Çarşamba gecesi Kadıköy Sahne'de 'Sing Up' adlı gösterisiyle bizi '92 model bir Serçe'nin arka koltuğunda 90'lara gitmeye davet ediyor. Gösteri öncesi birlikteydik...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Şeytan tüyüyle dolaşan bir karakterle tanıştık geçen yaz. Televizyon ekranına hediye gibi düşmüş bir dizinin, ‘Ulan İstanbul’un içinden hediye gibi çıkıp girdi hayatımıza. Nefis de şarkı söylüyordu. Üstüne, damardan delip geçen sözleri de kendisi yazıyordu. ‘Yanarım’ dedi, ortalık şöyle bir alev aldı; 50 milyon tık… ‘Karlos’, sinema, tiyatro ve dizi dünyasına 13 senedir emek veren Erkan Kolçak Köstendil’i geniş kitlelerin önüne çıkarmış oldu.

Hikâyesini çoktan duymuşsunuzdur; Bursaspor’un altyapısında kalecilik yaparken lisedeki öğretmeninin yönlendirmesiyle tiyatroya yöneliyor, üçüncü denemede Mimar Sinan’da tiyatro okumaya başlıyor. Tiyatro seyircisinin performanslarına ‘Aut’ ve ‘Kalp Düğümü’yle aşina olduğu, kısa ve orta metrajlı filmler üreten bir sinema oluşumunun parçası olan, dizi setlerinde rejide de kamera önünde de bulunmuş bir isimdi zaten. Miş yani. Yalan söylemeyeyim, ismini duymuş ama oyunculuğunu izleme fırsatı bulamamıştım. ‘Ulan İstanbul’dan sonra “Vay arkadaş, işte yılın oyuncusu” diye kendi kendime sayıklar olmuştum.

Dizi bitti biter ama kıvılcımlı bir oyuncu, çok güzel şarkı söyleyen, çok da güzel sözler yazan, uzun metrajlı filmi için şimdiden heyecanlandıran bir adamı hep birlikte tanıyoruz artık. Erkan Kolçak Köstendil çarşamba gecesi ‘Sing Up’ adlı bir gösteriyle Kadıköy Sahne’de olacak. Gayet cazibeli bir duyuruyla, bizi “92 model bir Serçe’nin arka koltuğuna sıkışıp kaseti kalemle geri sarmaya” davet ediyor. Sing Up’ı, müzikle, arabeskle ilişkisini konuşmak üzere buluştuk. Gecenin sürprizlerini açık etmiyor ama “çok eğleneceğimizin” emarelerini de veriyor. “Konser desen konser değil, stand up desen stand up değil” dediği ‘Sing Up’ı ve dahasını konuştuk…  

           Fotoğraflar: MUHSİN AKGÜN

Az önce buraya gelirken vapurdaki televizyonda gördüm, Erol Büyükburç’u kaybetmişiz. Sever misin Erol Büyükburç’u?
Bu ülkede biraz nefes alabiliyorsak bu tür insanların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Radikal, yırtıcı insanlar. Zeki Müren, Erol Büyükburç, Aysel Gürel ve benzeri bir sürü önemli insan. Bence onlar bize bir şey yapmaya çalışıyorlardı. Evet delilerdi, bizi de delirtmeye çalışıyorlardı. Onlar sayesinde bir kısmımız güzel deliren insanlar olduk. Gerçekten en çok “Ona sorulması gereken” insanlardan biriydi! Onu hak eden insanlardan biriydi.

Çarşamba gecesi Kadıköy Sahne’de Sing Up’ta ne izleyeceğiz? Bir tür stand up artı şarkı söyleyen Erkan Kolçak Köstendil mi?
Evet, gösteriye ‘Sing Up’ dedik, akla stand up ve konseri getiriyor. Bu ismi seçtik çünkü konser desen konser değil, stand up desen stand up değil… Arkada yedi kişilik orkestra var. Sing Up adını kullanmamızın bir nedeni daha var, onu sahnede anlatmak istiyorum. İleride çocukların eğitimiyle ilgili bir yere bağlanacak bir kelime.

Nereden çıktı fikir?
Diziden sonra çok ciddi menajerlerden çok ciddi albüm teklifleri geldi. Hemen, bir an önce yapmak üzere… Dizideki şarkılar 50 milyon gibi bir tık alınca… Müzik piyasası nasıl bu hale geldi? Benim albüm yapmamı ya da benim sahnede şarkı söylememi talep edecek hale nasıl geldi?

Sana garip mi geliyor bu durum?
Tabii ki… Mesleğinle ilgili uğraştığın bir şey var. 13 senedir yaptığın bir kariyer planlaman var ve seninle alakası olmayan bir yerden, maddi anlamda öyle tekliflerle geliniyor ki… “13 sene boşuna mı uğraştım ben” gibi bir fikre sahip oluyorsun. Bu fikre sahip olmasan mutlaka kabul etmen gereken, akıllı her insanın kabul edeceği teklifler esasında. Ama işte o 13 senelik emeğini zayi etmek istemediğin için, mevzuya bir tık dışından baktığın zaman, ortada araştırılması gereken bir konu olduğunu fark ediyorsun. Üstelik o şarkıyı müzikle alakası olmayan, müziği okuldaki eğitimi kadar bilen iki oyuncu söylemiş… Ki Sing Up’ta o eğitimin de ne olduğunu gösteriyoruz. İnsanları bu gösteride, 92 model bir Serçe’nin arka koltuğuna sıkışmaya davet edip Türkiye’deki müzik piyasasının gidişatına göz atalım diyoruz. Şarkılı, türkülü keyifli iki saat geçirelim…

Ne söyleyeceksin?
Sürpriz.

Tanıtım metninde Ferdi’ler Orhan’lar demişsin. Onlar tamam, ‘Ulan İstanbul’da söylediklerin de var tabii değil mi?
Vardır!

Albüm tekliflerini ciddiyetle red mi ettin, yoksa…
İlk başta çok aklım gitti, canım! Türkiye’de işe şarkı, türkü söyleyerek başlayıp yönetmen olan çok insan var, saygı duyuyorum. Ama işe film çekmekle başlayıp şarkıcı olan yok. Bu benim işim değil. Ama şunu da biliyorum ki bugünkü teknolojiyle albüm çıkarmak kolay. Kolay da, çalışıp emek göstermeden yaparsam hiç çalışmadan oyunculuk yapan şarkıcılara benzerim. Bu benim işim değil. Benim işim; “Bana neden albüm teklifi geliyor”a bakmak, araştırmak, bununla dalga geçmek. “Asla yapmam” da demem; hırsızlık yapmıyorsun, kimsenin hakkını yemiyorsun. Sanatın bir dalıyla uğraşıyorsun. Hollywood’da adam dans edip şarkı söylüyor; oyuncu mu, şarkıcı mı dansçı mı… Hangisi de diğer ikisini buna yaptırmışlar, anlamıyorsun…

Evvelden şarkı söyleyen biri miydin?
Annem çocukken buzdolabının üzerine oturttururmuş ben de şarkı söylermişim.

Ne söylüyormuşsun?
Zeki Müren. Evde dinlenen şeylerden söylüyormuşum. Ama oradan, yaklaşık altı sene öncesine kadar da şarkı söylemişliğim yok. Arkadaşların seni iyi yaptığın şeyler konusunda motive eder hani… Bana kimse bugüne kadar “Şarkı söyle” demedi.

Dizideki şarkılar nasıl çıktı peki?
Bunlar benim daha önce yazmış olduğum şarkılardı. 10 tane falan böyle şarkı var. Peki, ben manyak mıyım da 10 tane şarkı yazdım?  Sing Up’ta onun da hikâyesi var!

90’larda sen neler dinliyordun?
Ben kaleciydim Bursa’da. 18 yaşıma kadar Bursaspor’un altyapısındaydım.  Takım otobüslerinde genelde Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur çalardı. Bunları dinleyerek geçirdiğim bir dönem var. Konservatuvar kazanıp Kurt Weill, Beethoven’a vs. geçtiğim bir dönem var.

Bu arada asıl kariyer planın futbolcu olmaktı...
Evet, evet.

Hiç mi oyunculuk emaresi yoktu?
Artisttim yani, kaleciyken de artisttim. Atardım kendimi, poz yapardım.

2001’de gelmişsin, setlerde çalışıyorsun, tiyatro var, sinema üretiyorsun ama İstanbul’a geldikten 13 sene sonra bir diziyle, bir karakterle acayip meşhur oluyorsun. Onca yıl emek harcayıp bir anda meşhur olunca ne oluyor insana?
 

İlk geldiğinde bunu gördüğün bir yer var zaten. ‘Yılan Hikayesi’nde reji asistanıydım, sokakta sevgi selinden çekim yapamıyorduk. Beş dakikada değişebilecek şeyler bunlar hayatta.

Fark ederek, sindirerek başıma geldi bunlar diyorsun…
Tabii ki… Gerçekten işini iyi yapmaya çalışıyorsan, tek derdin oysa gerçekten çok önemli olmuyor. Sadece süreçte ne değiştiğini soruyorsan, senin işini iyi yapmaktan alıkoyabilecek tekliflerle karşılaşabiliyorsun. Onun dışında ne olacak, “Merhaba”, “Merhaba”. “Çok seviyoruz”, “Teşekkürler”…Güzel şeyler bunlar. Bir de bu söylediğin şey amaçsa, bunu becermek çok basit. Kazandığın parayı nereye harcadığına bakar. Elde etmek istediğin şey buysa, bu memlekette beş dakikada bunu becerebilirsin. Ben paramı herhangi bir maddi karşılığı olmayacağını bile bile film çekmeye harcadığım için hep… O yüzden de bu saatten sonra olan biten bir şey benim hayatımda bir şey değiştiremez. Daha iyi film çekme sorumluluğu, daha önemli bir şey yazma heyecanı getirebilir ancak…

Neticede bu alanda yazan çizen biri olan bana göre -ödül adı gibi olacak ama- sen bu yılın çıkış yapan oyuncususun.  
Bak, ne hissettiğimi en iyi anlatacak durum şu galiba: Isparta’da ‘Sakarya Fırat’ diye bir asker dizisi çekiyorduk. Oradayken bir sene, iki sene falan İstanbul’a neredeyse hiç gelmedik. Adım atamıyorduk, ilgiden. Sevgiden çekim yapamıyorduk. Patladığım iş oydu, oraya baktığın zaman... Sonra İstanbul’a bir geldik hemen hemen bizi kimse tanımıyor (gülüyor). Şimdi de böyle bir durum var.

Elbette, ama şimdi bütün Türkiye tanıyor.
Gideyim şimdi Fransa’ya, tanımıyor kimse… Bir yere asansörle çıkmıyorsam, merdivenleri çıkarak yürümenin bambaşka bir tadı var, her katı tanımak adına. Ama daha çıkılacak çok kat var.

Uzun bir süre ‘Karlos’ olarak anılmaya hazır mısın?
Bakarız… (gülüyor) Oturup keyfini çıkartacağın bir durum esasında. Kemal Sunal da ‘Şaban’ olarak anılıyor. Mükemmel bir oyuncu… Sadri Alışık? ‘Turist Ömer’… O sırada çektiği bir sürü dramatik film var ve mükemmel oynuyor hepsinde. Sadri Alışık çok acayip bir adam... Bakın oyunculara, bir yaştan sonra başka bir türe evrilirler. Aynı dönemi içinde bunu yapabilen dünya sinemasında da çok örnek yok. Peter Sellers, Charlie Chaplin de dahil olmak üzere söylüyorum. Sadri Alışık aynı yaş dönemi içerisinde öyle bir şey yapıyor ama onu da görünce “Turist Ömer” diye çağırıyorlardı herhalde. Sonrası sana kalmış bir şey…

Üzüldün mü ‘Ulan İstanbul’un bitmesine?
Hiç üzülmedim. 13 bölüm yaz dizisi diye başlamış bir şey ve gerçekten o tempodaki bir diziyi kazaklarla, kabanlarla çekmek aynı tadı vermiyor. Bazı işler vardır, ‘Arka Sokaklar’da oynuyorsan, evet birisi 15 sene polislik yapabilir. Ama birisini kurtarmak için çete oluşturmuş bir grubun hikâyesini ne kadar uzatırsan o kadar tadı kaçar. O yüzden yapması gereken her şeyi yaptı.

Yeni dizi var mı? Ya da sen tekrar o tempoya girmek istiyor musun?
Girerim… Daha mesleğimizin başındayız. Maalesef bu meslek böyle, kaleci olsaydım şimdi yavaştan spor yorumcusu falandım (gülüyor). Ben bir de çalışmadan çok durabilen bir insan değilim. Yorulmak değil insanı korkutan. Dizi senden o kadar çok çalıyor ki, kendini geliştirmenle ilgili… Senden bunu çalmalarına izin veriyorsan ona değecek bir şey olmalı. Bunu bilemiyorsun. Kısmet ama en azından öyle hissetsen yeter… Var bir şeyler…

Sinema filmleri de üretiyorsun, var mı önünde bekleyen bir iş?  
Buradaki 13 senemin içinde Film Kumbarası adlı bir oluşumun altında ilk korsan DVD dizisi (Tırnık), ilk internet dizisi (Mukadderat), ‘Anna Karanina’, ‘39 Basamak’, ‘Aut’ oyunlarının fragmanları, kısa film (Vakit), bir de orta metraj (Torbacının Esrarını) yaptık. Şimdi geriye bir uzun metrajımız kaldı. O da ‘R.A.K.I’ olacak inşallah. Buna başladığımız nokta handycam’le bir şeyler çekip sonra evde arkadaşlarla oturup çektiğimizi izleyip öyle vakit geçirmek. Ben hâlâ mevzuya oradan bakmaya çalışıyorum.
Sinemanın iki kaygıyla yapıldığını görüyoruz, ya festival kaygısı ya gişe kaygısı. Evet, maliyetli bir sektör ama acaba hiçbir kaygın olmadan dert anlatmaya çalışabilir misin, onun peşindeyim. Yoksa şöyle bir yönetmen olayımın falan peşinde değilim.

SİYASETİN YILLARDIR KADINA YAPTIĞI ZULÜM HİÇ DEĞİŞMİYOR

2013’te Radikal Blog'a Erdoğan’a hitaben ‘Çırak’ın Hikâyesi’ başlıklı uzun, ironik bir yazı yazmışsın. Gezi’nin üstüne… Nasıl bir ruh haliyle oturmuştun bilgisayarın başına?
Şu kadar bir şey söyleyebilirim bununla ilgili: Bir gemi batıyorsa batıyordur, yüzüyorsa yüzüyordur. Eğer batıyorsa kaptan mı haksız, mürettebat mı haksız, yolcular mı haklı, yolcuların bir kısmı mı haksız… Gerçekten bir önemi yok. Gemi batıyorsa hepimiz batıyoruz.

Ben yeni okudum yazıyı ve açıkçası bana epey naif geldi. Bugün yazacak olsan Erdoğan’a öyle bir mektup, daha farklı olur muydu?
Yazmam… Şimdi yazmam. O hikâyenin içinde de anlatıyor. Benim gözümde gerçekten türbanlı yengeme “Alt tarafı üniversite okuyamadılar” diyorlar. Ne demek ya! İlkokul 1’den beri buna hazırlanmıyor musun? Bu zulüm… Yine geçenlerde dekoltesi var diye canımız, arkadaşımız işten çıkarttılar. O da ilkokuldan beri buna hazırlanıyor. İkisi de birbirinin aynısı zulüm. Ortada siyasetin yıllardır kadına yaptığı bir zulüm var ki bu hiç değişmiyor. Bunun hangi tarafında olursan ol suçlusun arkadaşım. O yüzden en son her şey bertaraflara kalacakmış gibi geliyor. Memleket bertarafların olacak (gülüyor).

Her sabaha yeni bir fenalıkla uyanıyoruz, sürekli aporttayız…Yorucu, bıktırıcı, can sıkıcı geliyor mu sana bu hal?
Bizler esasında iki neslin arasında sıkışmış insanlarız. Siyaset öyle bir şey ki,  onların da bir yerlere gelebilmek için harcadıkları bir yirmi sene falan var. Bir de bizden sonra gelen nesil var. Biz onların ortasındayız Düşün ki o nesil bizi nasıl şaşırtıyor. Şaşırtacaklar tabii. Hatırlıyorum, babam yurtdışından tuşlu telefon getirmişti. Yoktu Türkiye’de. Akşam komşuların bizim telefonumuza bakmaya geldiğini hatırlıyorum. Şimdi çocuk akıllı telefona doğuyor. Seni, beni birileri bir şeyden geriye sürükleyebilirler de o çocuğu kim nereye sürüklüyor? Bu memlekette ona kalacak. Bu bir “Amannn” hali değil tabii ki ama kimsenin beni karamsarlığa sürükleyebileceği kadar uzun bir hayat yaşamıyorum. Artık herkesi vicdanıyla ve Allah’a inanıyorsa onunla baş başa bırakacağın bir durum var ortada. Diyorsun ya, “Bugün yazsan ne yazarsın?”, yazmam, yazacak bir şey yok.

Bugün ne olmuş, bugün neye karşı direnişteyiz diye bakıyor musun sosyal medyaya?
Biraz Türkiye’yi gezmeye başla, Twitter’ın olmadığı yerlere git dünya başka. Bir bakıyorsun bu hafta tekrar Kabataş tartışılıyor. Arkadaşım varsa böyle bir olay lütfen bunu yapan deri pantolonlu, deri eldivenli üstü çıplak bu şahısları yakalasınlar. Çünkü benim türbanlı yengem sokaklarda rahat ve özgürce dolaşabilmek için sana oy verdi. Bul o zaman. Şikâyet eden taraf da bu anlamsız kavgayı seviyor. Meclis’teki bütün partiler için söylüyorum, bu kavganın gürültünün siyasetçiden başka hiç kimseye bir yararı yok. Biz her gün dirsek dirseğeyiz çünkü. Twitter’da kod isimlerle küfürleştiğin, belki vapura giderken akbil’i bittiği için akbil bastığın insan.

Topluma olan inancın hâlâ ayakta, ne güzel…
Tabii ki öyle... Her şeyden önce bu ülkede, genç nesil var. Tabii ki o çocuklar “Bir dakika ya” diyerek meclise girecek. Eskilerin kavgaları eski, kimin haklı olduğunun bir önemi yok. Ama şu gerçek ki gelecek Türkiye’de ihtiyarlara yer yok.

TV’deki siyaset programlarını izler misin?
Asla. Asla bakmıyorum. Kim en çok saçmalarsa ondan bahsediyoruz, o da kendisinden bahsedilsin diye saçmalıyor, bu bir kısır döngü. Niye açıp da oradaki birine sinirleneyim ki. Komik çünkü. Herkes bağırıyor sürekli.  

MÜSLÜM GÜRSES İKİ TARAFIN DA ELİNİ TUTTU

Arabesk nasıl bir ilişkin var?
Bursa’da futbolcuyken o otobüste dinlediklerimle sonra gelip konservatuvarda dinlediklerime baktığın zaman bambaşka iki dünya görüyorsun. Bir adam çıktı ve alıp o tarafla bu tarafın elini tuttu. Siyasette böyle birisi olsa çok mutlu bir ülkede yaşarız. Bu anlamla Müslüm Gürses’in çok ama çok önemli bir insan olduğunu düşünüyorum. Herkes kendine sanatsal, siyasal anlamda duracağı bir köşe seçiyor ve istiyor ki kimse dokunmasın ona… Bizim bir yerde böyle bir tarafımız var, herkesin hissettiğini bir dışa vuruş biçimi var. Bu topraklarda bu var, arabesk tarafımız var. Bunu reddedersen bu toprağı reddetmiş oluyorsun. Ama sende başka bir taraf da var. Kimsenin aklına bunu birleştirmek gelmiyor, bunu yapabilmiş bir tane adam var. O da Müslüm Gürses.

Müzikal anlamda ne ifade ediyor sana Müslüm Gürses?
Seslerini duyduğumuz şarkıcılar, bir de hikâyelerini duyduğumuz şarkıcılar var. Barış Manço, Sezen Aksu, Müslüm Gürses… Daha sayabilirim. Bunlar size hikâye anlatıyorlar. En sevdiğim özelliği o, çok iyi bir hikâyeci olduğunu düşünüyorum. Bu hafta orkestrayla biraz çalıştık ve gördük ki Müslüm Gürses’in şarkı söylemesi bildiğin müzik tekniklerine, kalıplara uymuyor! Bir hafta bununla uğraştık. O öyle bir söylüyor ki… Sen söyleyemiyorsun öyle. Bir de isyan etmeyen ama sitem eden tarafı hoşuma gidiyor.