İstanbul 20 yıl öncesinin Seul'ü gibi!

İstanbul 20 yıl öncesinin Seul'ü gibi!
İstanbul 20 yıl öncesinin Seul'ü gibi!
Koreli çağdaş video sanatçısı/yönetmen Sejin Kim, Prizmaspace'de açılan sergisinde kendini kabul ettirmeye çalışan kişilerin üzerindeki kaygı ve korku, yalnızlık ve yabancılaşma gibi duygu hallerini anlatıyor. Sanatçıyla "Demokrasimizin en kötü dönemini yaşıyoruz" dediği Kore'yle Türkiye'yi karşılaştırdık!
Haber: SİNEM KESKİNEL - sinem.keskinel@gmail.com / Arşivi

Koreli çağdaş video sanatçısı/yönetmen Sejin Kim, sinematik proje mekanı Prizmaspace’in senede bir kez hayata geçirdiği residency projesi kapsamında geçen ay İstanbul ’a geldi. Şubat sonuna kadar İstanbul’da kalacak ve edindiği deneyimlerden yepyeni bir iş üretecek olan sanatçının kişisel sergisi ise 29 Ocak’ta Prizmaspace’de açıldı. Sejin Kim, güncel sosyal sistemler ve bireyler arasındaki şaşırtıcı ve farklı yaklaşımları ortaya çıkarmak üzerine kurguladığı sanatsal üretiminde, gerçekçi belgesel yaklaşım ve sinematik dilin yanı sıra çeşitli medya araçları kullanıyor. Özellikle bireylerine sınırlandırmalar uygulayan bir toplum içerisinde kendi varlıklarını ve kimliklerini kabul ettirmeye çalışan kişilerin üzerindeki kaygı ve korku, yalnızlık ve yabancılaşma, çatışma ve kargaşa, gibi duygu hallerini kayıt alma üzerine yoğunlaşıyor. 19 Şubat’a kadar Prizmaspace’de ziyaret edilebilecek sergisinin açılışından önce Sejin Kim ile bir araya geldik, İstanbul gözlemleri, Kore’deki politika ve sanat ortamı, sanatsal üretimi ve gelecek projelerini konuştuk.

Üniversite eğitiminizi Kore’de mi tamamladınız?Evet, üniversite eğitimimi Seul’de film üzerine tamaladıktan sonra Londra’da yine film üzerine güzel sanatlar yüksek lisans eğitimimi tamamladım.
Daha sonra 5 yıl boyunca Londra’da kaldın. Londra’da 5 yıl geçirdikten sonra Seul’e dönmek senin için nasıl bir deneyim oldu. Tamamen farklı 2 kültür, tamamen farklı koşullar..
Açıkçası vize ile ilgili sorun yaşamasaydım Londra’dan ayrılmazdım. Ben Londra’dayken Kore’nin görüp görebileceği en kötü hükümet iktidardaydı. Ancak Kore’ye döndüğümde yerine gelen hükümet bir öncekini aratır nitelikteydi. Londra’dan Kore’ye döndüğümde de ülkedeki yapı neredeyse tamamen değişmişti. Şu anda da ülkede demokrasimizin en kötü dönemini yaşıyoruz.
Birkaç ay önce Kore’de seçim sistemini kökten değiştiren bir anayasa değişikliği yapıldı sanıyorum.Sadece seçim sürecini değil, neredeyse demokrasi ile ilgili herşeyi değiştiren kanun değişiklikleri yapıldı. İki başbakan adayımız vardı: biri demokrat, diğeri ise tam bir diktatör. Demokrat aday önde giderken bir anda diğer aday seçildi ve her alanda varlığını hissetmeye başladık: sansür, kontrol altına alınmış bir medya.. Eğitimsiz nüfus dikte edilenlere çok kolay inanabiliyor, bir çeşit güdülme psikolojisi sanıyorum, ne söylenirse onu yapma hali...

Dışarıdan bakınca Türkiye ve Kore’nin benzerlikler taşıdığınız düşünüyorum. Çok kısa sürede radikal değişiklikler olabiliyor.Haklısın. Türkiye ve Kore oldukça benzer yapıdalar. Sürekli gelişim ve değişim halindeler. Kendi gözlemlerime göre karşılaştırmam gerekirse karakter olarak Türk insanları Kore’dekilere göre daha güçlü karakterdeler. Birkaç vaat ile kontrol edilemeyecek karakterdeler.

Dışarıdan böyle gözlemlemiş olmanız çok enteresan. Çünkü Türkiye’de de nüfusun ciddi bir çoğunluğu pratikten ziyade teori ile kontrol edilmeye çok yatkın. Muhalefet olarak sesini çıkaran kesim ne yazık ki çoğunluk değil.
Sanırım bu da Türkiye ve Kore arasındaki başka bir benzerlik. İki kültürün benzerliği açısından başka bir gözlemim de İstanbul’un bana 20 yıl önceki Seul’u hatırlatması.

Biraz açıklar mısınız?
Örnek vermem gerekirse hizmet sektöründe görev yapan kişilerin tavır ve davranışları, özellikle taksi şoförlerinin, hizmet verdikleri kişilere nasıl davranmaları gerektiği ile ilgili belirli bir eğitim almadıkları çok belli. 80’ler, 90’lar Kore’sinde de durum böyleydi. Ancak 90’ların sonunda ülkeye gelen zenginlik ve refahla hizmet sektöründe çalışan kişilere nasıl hizmet verileceğine dair eğitimler verilmeye başlandı. Hiç Japonya’da bulundun mu?

Hayır.
Japonya’da bahsettiğim bu sistem çok daha köklü. Çalışanlar robot gibiler. Biz de o yolda hızla ilerliyoruz.

Sanırım Uzakdoğu kültürlerinin genel olarak davranış sistemleri bu şekilde. Çok köklü ve saygıya dayalı bir kültür.
Evet, Uzakdoğu kültürlerinin davranış sistemi çok kibar ve inceliklidir, çok doğru.

Peki 20 yıl önce Kore’deki çağdaş sanat yaklaşımı ile bugün arasında bir karşılaştırma yapmanızı istesem...
Kore, yaklaşık 65 yıl önce demokratikleşmiş bir ülke. Her şey tamamen yeniden yapılandı. Şu anda dünyadaki en iyi ekonomilerden biriyiz. Bunu da biz yaptık. Nüfusumuz zenginleşmek için çok çalıştı, çok üretti. Bu zenginlik, akabinde çağdaş sanatın da gelişimini beraberinde getirdi. Ama yapmamamız gereken bir şeyi de yaptık bence: geçmişimizi unuttuk. Çok kısa sürede kalkınmaya, her şeyi yıkıp sıfırdan kurmaya odaklandık. Yeni bir ülke kurduk ve bu yeni kurguda geçmişten hiç bir iz istemedik.

Sanatta da bu yaklaşımı benimsediniz mi?
Koreli sanatçıların bu konuda zeki davrandıklarını söyleyebilirim. Üretimlerinde geçmişin izlerini görebilirsiniz. Sanırım Avrupalaşmayan veya Amerikalaşmayan tek alan sanat oldu. Bu da özgünlüğü beraberinde getirdi.

Peki bütün bu gelişim ve değişim içinde sen kendi özgünlüğünü nasıl yarattın?
90’lar Kore’de film yapmak için çok verimli günlerdi. Hükümet yapılan her filmi maddi olarak destekliyordu. Bu uygulama aniden ortadan kaldırıldı, sinemaya yapılan destek kesildi. Prodüksiyon bütçelerinin kesilmesiyle daha deneysel üretimler ortaya çıkmaya başladı. Ben de dramdan uzaklaşıp, metinsiz, ses kullanımı olmayan ancak olabildiğince gerçekçi filmler yapmaya yöneldim. Kurgusal sahnelerden uzaklaştım, tamamen gözleme dayalı üretimlerin üzerinde durmaya başladım. Bence kendimi bu şekilde yönlendirmem de üretimlerimi daha sanatsal hale getirdi.

Prizmaspace’de açılan sergide neler var?

'Sleeping Song'
“Sleeping Song” isimli bir seriye ait 3 video işimi sergiliyorum. Birlikte çalıştığım bir yazarın bilim kurgu tarzındaki bir romanından etkilendim. Kitabın konusu zamanda yolculuktu. İstanbul’da da bunu çok fazla hissetim aslında. Şehrin yapısında insanı zamanda yolculuğa çıkmış gibi hissettiren bir akış var. Örneğin “Sleeping Song” serisini Londra’da üretirken, Londra’nın gelişmişliği içinde kendimi geçmişten geleceğe gelmiş gibi hissediyordum. Şimdi ise İstanbul’da kendimi gelecekten geçmişe yolculuk yapmış gibi hissediyorum. Bu duyumsamayla serinin devam videolarını üretmek için sabırsızlanıyorum. Ayrıca “Night Worker” isimli bir video da sergileniyor. İsminden de anlaşılabileceği gibi gece çalışan iki insan hakkında. Gece çalışan ve mesaileri sırasında neredeyse hiçbir şey yapmıyorlar, iş tanımları gece boyunca bulunmaları gereken yerde bulunmaları...

'Sleeping Song'

Sergide çizimleriniz de var...Evet, çizimlerim de yine bu sergide gösteriliyor. Çizim kendimi akıcı bir şekilde ifade edebildiğim bir medyum.

Sanatsal üretiminiz çizimle mi başladı peki?
Evet, üniversite eğitimime ilk olarak resim bölümünde başladım. Ne yazık ki zaman içerisinde dayatılmaya çalışan belirli kalıplar beni resim eğitiminden uzaklaştırdı. Mimari ve tasarım derslerini takip etmeye başladım, aradığım tatmini bulamadım tabiki. Video ve filme geçişimde bu şekilde oldu.

İstanbul’daki deneyiminin bundan sonraki üretim sürecinize nasıl bir katkısı olacak sizce?
Sokakta karşılaştığım insanların fotograflarını çekip bir kitapçık haline getirmeyi düşünüyorum. Özellikle çöp toplayacılarının… Yani çöpten cam, plastik ve kağıt toplayan insanların. Duyduğuma göre yaptıkları iş tamamen yasalmış. Bunu öğrendikten sonra daha iyi koşullarda neden çalışmadıklarını düşünmeden edemiyorum. Neden kendilerini koruyabilecek bir üniforma tedarik edilmiyor? Tabii ucuz ve duygu sömürüsü niteliğinde bir fotograf albümü haline gelmemesi için ciddi bir araştırma yapmam gerekecek. Bu üretim için Şubat sonuna kadar İstanbul’da olacağım. Umarım bana ihtiyacım olan bilgiyi verebilecek doğru kişilerle bir araya gelebilirim.