İstanbul Senfonisi ayakta alkışlandı

Fazıl Say yeni eseri 'İstanbul Senfonisi'nin dünya prömiyerinde, Dortmund'daki klasik müzik dinleyicisi tarafından tam 15 dakika ayakta alkışlandı!




Bu, günümüzde dünyanın sadece bir iki ‘ciddi klasik müzik bestecisi’nin başına gelebilecek çok özel bir hadisedir.
Günümüzde ‘modern klasik müzik’ diye tabir edilen müzik, dinleyicisiz bir müziktir. 2. Dünya Savaşı’nın ardından Darmstad ekolünün modern müziğe egemen olmasıyla çağımızın müziği, günümüz dinleyicisi için neredeyse hep ‘anlaşılmaz müzik’ olarak görülmüştür. Modern müziğin günümüz dinleyicisiyle buluşturulmasının bir yolu da Anadolu’dan geçiyor dersek abartmış sayılır mıyız? Bence hayır, çünkü yakında yaşanan iki örnek, Anadolu’nun zengin yerel ezgi ve ritim malzemesinin Batının çoksesli müzik geleneğiyle birleştirildiğinde neler yapılabileceğini gösterdi. Cihat Aşkın’a, Amsterdam Concertgebouw’daki konser sonrası, ‘Biz sizlerden işte bunları duymak istiyoruz’ diyen Hollandalılarla, Fazıl Say’ın ‘Haremde 1001 Gece’sini Lucerne’de, ‘İstanbul Senfonisi’ni ise 13 Mart akşamı Dortmund Konzerthaus’da ayakta alkışlayan kitle, aynı noktada buluşuyor.

Anlatımcı bir senfoni
Fazıl Say, söyleyecek çok sözü olan bir besteci. Ama o, söyleyeceklerini, günümüz modern müziğinin besteciyi sınırlandıran araçlarına bağımlı kalmaksızın, dinleyicisine doğrudan ulaştırmayı tercih ediyor. Say için hangi araçları kullanarak nasıl söylediği değil, ne söylediği daha önemli.
Fazıl Say’ın 2008 yılında başlayıp iki yıl boyunca üzerinde çalıştığı ‘İstanbul Senfonisi’, alıştığımız anlamda bir senfoni değil. Bu, soyut bir ses evreni yaratmaktan çok, dinleyiciye bir şeyler ‘anlatmak’ yolunu seçen bir ‘programlı müzik’ örneği. Yani ‘Dört Mevsim’le ilk büyük örneğini veren, ‘Pastoral Senfoni’, ‘Fantastik Senfoni’ gibi örneklerle zirvesini bulan ‘anlatımcı’ bir müzik bu. Fazıl Say bu eserinde Türk ve Batılı çalgıları kullanarak İstanbul’u ‘anlatıyor’. Yedi bölümden oluşan bir eser bu. Evet, ismini İstanbul’un yedi tepeli oluşundan alıyor ama tepelerle işi yok eserin. Belki de yedi ayrı tepeden görülen İstanbul manzaralarını betimliyor demek daha doğru olur. ‘Nostalji’ adlı birinci bölümde, Fazıl 50-100 yıl öncesinin İstanbul’una gidiyor. Eski İstanbul’u çağrıştıran Re minör Hicaz ezgi, uzun yay çekişleriyle, tüm yaylı çalgılar tarafından solo neyle birlikte terennüm ediliyor. İstanbul’un henüz 15 Milyonluk bir ‘kaosa’ dönüşmeyen saf ve romantik haline duyulan bir özlem belki de bu. Bu dingin ortam hep böyle sürmüyor.
Eserin en uzun süreye sahip bu ilk bölümünün göbeğine İstanbul’un fethini bir tablo olarak yerleştiren Fazıl, orkestradaki çalgı gruplarını, Osmanlı-Bizans savaşının tarafları haline getirmiş. Hatta bakır nefesliler bu bölümde ‘Mehter Marşı’ndan bir alıntı bile yapıyorlar! Bu bölümde bir 13/8’lik ‘Türk ritmi’ var ki, yabancı bir orkestrayı korkudan tir tir titretecek cinsten (Howard Griffiths yönetimindeki WDR Köln Senfoni bu ritimlerin altından alnının akıyla çıktı).

Bütün eserlerini aşıyor
‘Tarikat’ adlı ikinci bölüm eserin en karanlık anlarını teşkil ediyor. Depresif, korkutucu, çok yüksek perdeden, çift forteli akorlar egemen bu bölüme. Ayrıca tarikatların zikir ayinlerinde söylediği ‘La İlahe İllallah’ ritmi de açıkça duyulabiliyor. ‘Sultanahmet Camii’ adlı üçüncü bölümde ney ve kudüm, uhrevi atmosferi ortaya koymada başrolde. Yer yer çok rahat dinlenebilen bir film müziği kıvamına giriveren bu bölümde Say’ın fagot için yazdığı içli yakarışlar çok güzel tınlıyor. ‘Hoş Giyimli Genç Kızlar, Adalar Vapuru’nda’ adlı dördüncü bölümde flüt, fagot, klarinet dört alımlı İstanbul kızını, kanun ise kızların uğruna kavgaya tutuşacakları yakışıklı erkeği temsil ediyor. Tubanın vapur düdüğü olabileceğini de bu bölümde gördük! Burada da film müziği stili gözlenebiliyor.
‘Haydarpaşa Garı’ndan Anadolu’ya Gidenler Üzerine’ adlı beşinci bölümde bendir devreye giriyor. ‘Memleketimden Tren Garı Manzaraları’ da denilebilir bu bölüm için. Kanun taksimiyle bağlanan altıncı bölüm ‘Alem Gecesi’ adını taşıyor. Kanunun yanısıra darbuka da önemli rol oynuyor bölümde. Klasik Türk Müziği’nden yine açık etkilenmelere bu hareketli bölümde rastlanıyor. Tüm bozulmuşluğuna ve günümüzdeki keşmekeşine rağmen hâlâ temel güzelliklerini koruyabilmiş İstanbul’dan hoş manzaraların keyfini çıkardıktan sonra, yedinci ve son bölümde 15 Milyonluk bir metropolün boğucu havasını soluyoruz.
Fagotun bu bölümde de önemli bir görevi var. Müzik, art arda yinelenen ezgi cümleleriyle, minimalist bir havaya bürünüyor. Derken, eserin başında duyduğumuz hicaz melodi, yaylılarda yeniden arzı endam ediyor ve eser başladığı gibi yine İstanbul denizinin şırıltılarıyla sessizliğe eriyor.

2010 yöneticileri duymalı
Fazıl Say’dan ikinci bir ‘Nazım’ veya ‘Metin Altıok’ bekleyenler, hayal kırıklığına uğrayacak çünkü bu eser, bestecilik dili ve çalgılama ustalığı itibariyle ikisini de aşan, 110 müzisyenden oluşan bir orkestraya sahip, ihtiraslı bir yapıt. Üstelik yüzlerce yıllık klasik müzik edebiyatı içerisinde de özgün bir yere sahip zira öncülü neredeyse yok. Evet, Mozart’ın ‘Prag’, Haydn’ın ‘Londra’ ve ‘Paris’, Şostakoviç’in ‘Leningrad’ senfonileri vardır ama hiçbiri, o şehri Fazıl’ın ‘İstanbul Senfonisi’nde yaptığı gibi anlatmaya kalkmaz. O isimler o eserlere farklı sebeplerden ötürü verilmiştir.
Bu bakımdan İstanbullular kendilerine böylesine zengin yazılmış bir senfoni armağan ettiği için Fazıl Say’la ne kadar gurur duysalar azdır. Aynı gururu, şehrimizi ve kültürünü yönettiğini iddia edenlerin de duyabilmelerini beklerdik. Keşke Dortmund’a gelip görselerdi, İstanbul’u anlatan bir programlı senfoniyi, yüzde doksanı Alman dinleyiciyle dolu 1,700 kişilik salonun nasıl da 15 dakika boyunca bağırış ve çağırışlarla ayakta alkışladığını. Belki o zaman anlarlardı, kuruş hesabının nerede yapılıp nerede yapılmayacağını...