İstanbul'a saygının yansıması

İstanbul'a saygının yansıması
İstanbul'a saygının yansıması
Galeri Mana'daki 'Yansıma Üzerine Düşünceler' sergisinin küratörü İran asıllı Abaseh Mirvali, "Sanatçılara, İstanbul'la ilişkime ve Boğaz'ın kıyısındaki bu tarihi mahalleye saygı duruşu yapmak istedim" diyor
Haber: NEYLAN BAĞCIOĞLU / Arşivi

Pek çok Türkiye vatandaşından daha iyi Türkçesiyle beni karşılayarak şaşırtan Abaseh Mirvali, İstanbul sanat semalarında ismini duyurmaya devam edecek gibi. 1998 ve 2002 yılları arasında Ankara ’daki Amerikan Büyükelçiliği’ndeki görevinin ardından her yıl burada edindiği arkadaşlarının düğün, nişan ve doğum kutlamaları için geri gelen Mirvali, kamu politikaları üzerine çalışıyor olsa da 1997’de Özbekistan’da yaptığı sergiden beri sanat dünyasının önemli bir oyuncusu. Galeri Mana’daki ‘Yansıma Üzerine İncelemeler’ başlıklı grup sergisinin küratörlüğünü üstlenen Mirvali ile açılışın ertesi günü kamu politikalarından sanat dünyasına ve İstanbul’un binlerce yıllık tarihinden futbola, pek çok farklı konu üzerine sohbet ettik.

Kamu politikalarıyla sanat nerede kesişiyor?
İran menşeli bir kişi olarak 1979’daki ihtilali de göz önünde bulundurduğumda sanata olan sevgim, son 12-13 senede modern sanattan çağdaş sanata evrildi ama temelim çocukluğuma kadar gidiyor. Sanatın, sanat tarihinin ve edebiyatın hayatımın ve eğitimimin daima bir parçası olması önemliydi. Mücadelenin önemli yer tuttuğu bir ülkeden geliyorum ve bireyler olarak topluma karşı boyun borcumuz olduğuna inanıyorum. Sanat, sözlü olmayan bir iletişim aracı olarak, oldukça hoşgörülü. Sanat kurumları elitist olmadan, topluma eğitim olanakları sunarak da var olabilirler bence. Kamu politikasına bakış açım da bu yönde; birey olarak topluma karşı bir sorumluluğumuz var.

Yansıma temasını seçmenizin sebebi neydi?
Bu, üç kademeli bir durum. Biraz da benimle ilişkili. Şu anda olduğum yere gelişimde etkisi olan sanatçılara, İstanbul ile olan ilişkime ve Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanan Boğaz’ın kıyısındaki bu tarihi mahalleye saygı duruşu yapmak istedim. İkinci olarak, buradaki sanatçıların mekâna yansıması ve mekânla iletişimleri önemliydi. Son olarak da çalışmaların hem fiziksel ya da maddesel olarak hem de zihinsel olarak yansıma kavramını dışavurumlarına değiniyor. İki sene sürecek bu sergiler serisinin ortak yanı mekâna ve mahalleye yaklaşımları aslında. Burada tarih var. Binlerce yıllık tarihe sahip bir yerde olmak aynı zamanda alçakgönüllü olmayı gerektiriyor. Yeni bir anlam yaratmak zorundasınız. Benim de yapmaya çalıştığım yeni bir iletişim katmanı oluşturmak. İstanbul çağdaş sanat dünyasına yeni bir anlayış getirmekten ziyade zaten mevcut olana, binlerce yıllık birikime yeni bir konuşma, yansıma alanı yaratmak.

Sergideki çalışmalar mekân ve mahalleyle nasıl iletişim kuruyor?
Çalışmalardan birkaç tanesi mekâna özel. Mekânla iletişim kurmak zorundasınız. Mimariye hayranım ve tüm projelerimde olan en önemli özellik çizgilerin mükemmelliği. Çizgi ve renk hep öne çıkıyor, gerçi bu sergide renk neredeyse yok. Özgür Demirci’nin ‘Penaltı’ isimli işi, binanın cephesini kaplıyor. Böyle olunca da ister istemez mahalleye tesir etmiş oluyoruz. Alexander Wagner’in işi çift kanatlı kapıların hemen karşısındaki duvarda ve kapkara bir kutu. Sokağın tam karşısında ise bir cami var. Planlı olmasa da bu ikisi arasındaki ilişkinin ilginç olduğu kesin. Coğrafi konumumuza müthiş bir saygı var bu sergide. Hera Büyüktaşçıyan’ın işi binanın tarihini araştırıyor. Buradaki suyun sebebini, yıllar önce burada bir sarnıç ya da bir ayazma olup olmadığını sorguluyor.

Yansıma kavramından yola çıkarsak, çalışmalardan otobiyografik olan var mı?
Kimisi öyle. Mario’nun işi mesela. Afganistan’da bir Meksikalı olmak üzerine. Aidiyetle ilgili. Matt Mullican’ın çizimleri tamamen onun düşünce biçimini yansıtıyor. Her şeyin ötesinde, işlerin hepsinin ortak yanı arkalarında yatan inanılmaz emek. Hepsi farklı açılardan büyük bir emek, uzun ve hummalı çalışma gerektiren işler.

Sizce seyircilerin kendilerini en yakın hissedecekleri çalışma hangisi?
Birkaç tane var. Şu ana kadar yaptığım hiçbir projeyi, sadece sanat tarihi doktorası olan insanların anlayacağı şekilde yapmadım. Nitekim benim de sanat tarihi doktoram yok. Zaten bunun çok yanlış bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Sanatla olan ilişkinizin derecesine göre pek çok farklı şekilde yorumlanabilecek bir sergi bu. Şahsen Simon Starling, Francis Alÿs ve Mario Garcia Torres benim çağdaş sanat anlayışımı en çok etkileyen sanatçılar. Onların işlerini benim kadar yakından tanıyan bir kişi, bu işlere malzeme, prodüksiyon ve içerik açısından yaklaşabilir. Ama olmayanların da sezgisel olarak kendilerini yakın hissettikleri farklı işler olacaktır.

Serginin İngilizce başlığı ‘Reflec-tion on Reflection’ (Yansıma Üzerine Yansıma). Bu, sanat tarihinde çokça üzerinde durulan ‘taklidin taklidi’ kavramı gibi, çalışmaların yapım sürecine bir gönderme mi?
Yansıma elbette çalışma ve süreçle ilişkili. Son ürüne, tamamlanmış çalışmaya giden yolculuk önemli benim için. Sanatçının çalışmaya koyduğu emek, zaman ve enerjinin tamamı söz konusu.
Saâdane Afif, Abbas Akhavan, Francis Alÿs, Kutluğ Ataman, Hera Büyüktaşçıyan, Özgür Demirci, Olafur Eliasson, Cevdet Erek, Lara Favaretto, Alicja Kwade, Matt Mullican, Philippe Parreno, Sarkis, Simon Starling, Rirkrit Tiravanija, Mario Garcia Torres ve Alexander Wagner’in çalışmalarının yer aldığı ‘Yansıma Üzerine Düşünceler’ sergisi 10 Kasım’a kadar Galeri Mana’da.