İstanbul'da 50'lerin sanat ortamı nasıldı? İşte yanıtı...

İstanbul'da 50'lerin sanat ortamı nasıldı? İşte yanıtı...
İstanbul'da 50'lerin sanat ortamı nasıldı? İşte yanıtı...
İş Sanat Kibele Galerisi'nde açılan 'Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar-Biz Mektup Yazardık' sergisi ve İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan kitap, ünlü ressam ve şairin özel arşivinden mektupları ilk kez gün yüzüne çıkarıyor. 1951'de Türkiye'nin ilk özel sanat galerisi Maya'yı açan dönemin önemli entelektüeli Adalet Cimcoz'un Eyüboğlu ailesine yazdığı mektuplar, 50'lerin sanat ortamıyla ilgili pek çok ipucu barındırıyor.

Adalet Cimcoz 1910-1970
Çanakkale’de dünyaya geldi. Ortaöğrenimini Almanya’da yaptı. Çevirmenlik ve dublaj sanatçılığının yanı sıra 1951’de Türkiye’nin ilk sanat galerisi olan Maya Sanat Galerisi’ni Beyoğlu’nda açtı ve yönetti. Gazetelerde sanat yazıları yazdı. Ağabeyi Ferdi Tayfur’la sürdürdüğü dublaj çalışmalarıyla Türkân Şoray, Belgin Doruk, Muhterem Nur, Fatma Girik, Filiz Akın, vd. pek çok ünlü oyuncunun sesi oldu. Yeditepe, Varlık, Yeni Ufuklar gibi edebiyat dergilerinde şiir, öykü ve kitap tanıtım yazıları yazdı. B. Brecht, G. Büchner, F. Kafka, B. Traven gibi yazarların yapıtlarını Türkçeye çevirdi. Kafka’dan Milena’ya Mektuplar çevirisiyle 1962 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü kazandı.


Maya Sanat Galerisi

22 Aralık 1952 tarihli Vatan gazetesinde kimsenin aldırış etmediği, haber bile olmayan hemen hemen ilan gibi ufak bir yazı yer almıştı: “Beyoğlu, Kallavi Sokak, 20 numaralı Apartman’ın bir numaralı dairesinde Adalet Cimcoz tarafından bir sanat galerisi açılmıştır.” Dört gün sonra Yeni İstanbul gazetesinin “Bir İstanbullu” adındaki köşesinde Fikret Adil, “Maya” başlıklı bir yazısında şöyle diyordu: “Dün şehrimizde, sessiz sedasız bir hadise oldu. Beyoğlu’nda küçük bir sanat galerisi açıldı. Memleketimizde ve sanat merkezi olan İstanbul’da güzel sanatların mahsullerini teşhir ve satışa arz için ne bir sergi salonu ne de bir galeri var idi.”
Bu yazının yayınlanmasının üzerinden birkaç gün geçmeden Son Saat, Vatan, Yeni İstanbul gazetelerinde peşi sıra bu kez geniş kapsamlı ve fotoğraflı haberler çıkıyordu. Maya Galerisi’ni Bedri Rahmi’nin yazmaları, Orhan Veli’nin “Karşı” şiirleriyle yapılan bir resmi, İbrahim Balaban’ın bir tablosu, Şark sediri, eski kilimler, mulajlar, abajurlar ve vazolar süsler. Sonuçta kısa zamanda tatlı ve dostça olan havasıyla, işinden çıkanın soluk alacağı bir yer haline gelir. Çıkan yazılar herkesi sevindirirken Akşam gazetesinde “Cimdal” imzalı övgü dolu bir yazı da yayınlanır. Bu imzanın kime ait olduğu bilinmezken, seneler sonra Sabahattin Eyüboğlu’nun vefatından sonra eşi Magdi Rufer’den öğreniriz “Cimdal”ın Sabahattin Eyüboğlu olduğunu. 1955’lere gelindiğinde “Maya” geçim sıkıntıları nedeni ile kapanır.

Bedri Rahmi'nin çok özel dünyası İş Sanat Kibele'de


MEKTUPLAR
İstanbul, 15 Ocak 1950
Adalet Cimcoz
İstiklal Cad. 447
Erenciğim,
Kartını alalı çok oldu, fakat ancak bugün cevap verebiliyorum. Senden etraflı bir mektup almayı ne kadar isterdim. Fakat Bedri’ye yaz yeter. Çünkü Bedri senden bir hafta mektup alamayınca deli gibi oluyor. Ben Mehmet’in resimlerini çekmiştim, Bedri de sana onları Mehmet’in mektubu ile göndermişti, aldın mı? Almadınsa yaz, tekrar kopya ettirip gönderelim Erenciğim.
İstanbul bildiğin gibi. Şapkacı Türkân’ın yedi aylık çocuğu oldu. Mina daha doğurmadı, fakat Türkân’ın çocuğunu görünce (öyle küçük, öyle çelimsiz) kızcağıza bir korku geldi, acaba ben de yedi aylık mı doğuracağım diye. Türkân’ın çocuğu bir kilo beş yüz gram doğmuş, fakat şimdi iyiymiş. Biz bildiğin gibi, bazı akşamlar kulübe gidiyoruz, orası da hep eskisi gibi. Fikret (Adil) uğraşıp duruyor, yine de kimseye kendisini beğendiremiyor zavallı, acıyorum da hani.
Senin gördüğün piyesin kritiklerini ben İsviçre gazetesinde okumuştum. Ne olur Eren, şayet onun Almanca tercümesi varsa bana gönder, tercüme edip bizim tiyatroya verelim. Burada onu oynayacak kadın pek yok, ama, benim hoşuma gitmişti. Bak sen de beğenmişsin. Sana zahmet olmazsa bana şu iyiliği yap olur mu? Gönder şunun Almancasını. Almanca ismi galiba Endstation Sehnsucht (Arzu Tramvayı) idi. Tennessee Williams’ın değil mi?
Sizin beybaba rahatsızlanmıştı. Şimdi sıkı bir perhiz vermişler. Galiba prostattan şüphe ediyorlar. Geçen akşam Mualla (Eyüboğlu), Bedri, Mehmet Ali (Cimcoz) ve ben Şarlo’nun “Monsieur Verdoux” [Mösyö Verdoux] filmine gittik. Bedri beğenmedi, fakat benim hoşuma gitti. Sen orada kim bilir ne güzel şeyler görüyorsundur. Fakat odanın rahatsız olduğuna Bedri pek üzülüyor. Mademki o orada rahat değil gelsin diye tutturuyor ikide birde. Aman Eren sakın gelme. Biraz gez, etrafına bak. Burasını biliyorsun. Nasıl olsa zaman çabuk geçiyor, inşallah yakında yine sevdiklerine kavuşursun. Güzel resimler görmüşsündür değil mi? Sonra sen kim bilir ne güzel şeyler yapmışsındır. Magdi (Rufer) ne yapıyor, orada mı? Benden selam söyle.
Mualla Roji’den (Sabo) mektup almış, Roji iş bulmuş, galiba radyoda çalışacakmış, fakat annesi ölmüş zavallı kızın. Şimdi iki kardeş kalmışlar. Sonra çocuğu da Roji’ye gelmiş. Neyse ona pek memnun oldum.
İşte böyle canım. Günlük hâdiseler insanı istemeden içine alıyor. Boş ve manasız bulduğumuz bir sürü şeyin peşinde nasıl hırsla koşarız değil mi? Hâlbuki iş, sonunda yine olacağına varıyor. İnanmak güzel şey. Senin inandığın sanatın, seni hiçbir zaman yarı yolda bırakmayacak, bu bakımdan sana daima gıpta ederim. Ben bazen kendi hayatımı düşünüyorum da, ellerimin bomboş olduğunu görüyorum. İki dünyanın arasında kalmış gibi bir halim var. Mektubumu burada bitirmezsem, acayip şikâyet dolu bir şey olacak. Hâlbuki dışardan bakıldığı zaman benim yaşayışımı kıskananlar vardır. Akıllarına şaşayım. Seni hasretle çok çok öperim Erenciğim. Dans ediyor musun? Yoksa yalnız resimlerin önünde mi oturuyorsun? Elin değerse yaz bana ne olur, çok sevineceğim. Tekrar çok çok öperim canım. Kocamın selamları var.


İstanbul, 03 Ağustos 1950
Adalet Cimcoz
İstiklal Cad. 447
Reis ve Reise, bir de Çömez oğlan!
Hasretin kalbimde, lâkin kim bilir sen neredesin? Bu eski İstanbul şarkısını biz buradakiler sizlere söylüyoruz. Ayol çocuklar: Erenciğim gözün aydın, Bedri sana da, yalnız dikkat et bu sıcaklarda Eren’i yemeye kalkma. Mehmet’i en çok merak ediyorum? Bütün bu cümbüş ve hengâme arasında o ne âlemde? Kökünü Salıpazarı ve Bayazid’e bırakıp oralara alışabilecek mi? Yoksa gider gitmez yeşillendi mi kâfir? Şimdi babanla konuştum, bana senin yazdığın kartı telefonda okudu. Ne kadar sevindim tahmin edemezsin. Eren’in geçirdiği bir haftalık heyecanı tahmin ediyorum. Fakat reçel kavanozuna katıldım gülmekten. Tabii yolda bir halt etmeden nasıl gidebilirsiniz, olacak iş mi ayol. Odanızın güzel oluşuna, telefonunuzun dahi bulunuşuna pek memnun oldum. Hani bilsem ki Paris’le rahatça konuşulabilinir, bir gece ederdik vallahi. Senden bütün tafsilatı hâvi bir nâme bekliyoruz. Sen de öteki büyük ahbap gibi vefasız çıkma Allah aşkına.

Biz sıcaklardan erimek üzereyiz. Şimdi Sam rüzgârları esiyor, Florya bir sıcak hamam halini aldı. Hani neredeyse elde kese Bursa’nın Çelik Hamamı’na girer gibi bir şey. Bir çorba senin anlayacağın. Magdi ile ağabeyin, Fuat Ömer’in evine gitmişler bugün. Fuat’ın kayınpederi rahatsızmış, onlar Kastamoni’ye gitmişler, evi sizinkilere terk etmişler. Biz de cuma günü onları görmeye gitmek istiyoruz, bakalım olabilecek mi?

Kocam Ankara’da, senden haber aldığımızı bilmiyor, bu mektuptan da haberi yok tabii. Biz bıraktığın gibiyiz. Bir adım ilerlemiş değiliz. Yalnız bu arada bir havadis, var: Ferdi (Tayfur) evleniyor! Şaştın değil mi? Şimdi evvela İhsan Şükrü’nün tımarhanedeki pavyonuna girdi, on gün kendisini bir kalafata çekecek, sonra uzun boylu, sarışın harikulade güzel, fakat sol eli yahut kolu olmayan genç, 25 yaşında bir dulla evlenecek. Macera meğer geçen sene Kızıltoprak’ta başlamış. Kadın bu sene bir hayli para ve pulu teperek boşanmış ve Ferdi’ye malum şartı koşarak evlenmeye razı olmuş. Kadına nasıl dua ediyorum bilemezsin, belki aşk yüzünden bu zehirden kurtulur. Belki o da normal bir hayata kavuşur kim bilir.

Biz burada nelere karar verdik bilsen çok sevinirsin. Hani Mehmet Ali’nin kafasında bir tiyatro dalgası vardı ya ağabeyinle birlikte, o galiba tahakkuk etmek üzere. Melih Cevdet (Anday) rejisör ve baş artist olmak üzere haftada muayyen birkaç gün Ses Tiyatrosu’nun salonunu alıp Melih’in piyesini oynayacaklar. Kadroda kimler var bilmiyorum, fakat icap ederse ben bile cesaret ederim gibime geliyor. Avni Başman nihayet istifa etti ve kabul edildi. Henüz kim olacağı belli değil. Akademi binası eski yerinde inşa edilmek üzere bir milyon lira tahsisatla işe başlıyor. Üç ayda inşaat sözde bitebilirmiş. Al sana bir hayli havadis. Ben Magdi’ye Türkçe ders veriyordum. Onlarla iki sabah beraber Florya’ya gitmiştik. Fakat sonra kaybettik yine birbirimizi.

İşte çocuklar bizlerde bu kadar. Ne varsa sizlerde vardır. Eren’in resimlerini dehşetli merak ediyorum. Zaten Eren’i o kadar göreceğim geldi ki, aklıma geldikçe burnumun direği sızlıyor hani. Ne olur bir arada bir fotoğraf gönderin be çocuklar. Bugünlük bu kadar sağ olun, çoluğu çocuğu toplayıp su kenarına gitmedin mi? Yoksa sen de mi boyalara daldın? Hepinizi hasretle öperim. Vâla’nın (Nurettin) çok selamı var, Eren’in gözlerinden öpüyor. İyi vakit geçirin, bizleri de anın ara sıra.


25 Ağustos 1950
Adalet Cimcoz
Hey Reis Reis!
Finduk fistuk olur mu
Ateş yastık olur mu
gittin mektup yazmadın
böyle dostluk olur mu?
Annen geçen gün telefonda bana ağabeyinle böyle haber yolladı, yalnız onun mektup değil, “Bedri gittin gelmedin, böyle dostluk olur mu?” diyordu. Yahu üç kart yazdınız, biri Mehmet’ten ikisi senden, ondan sonra sesiniz sedanız kesildi. Benim uzunca mektubumu herhâlde almışsınızdır. Hâlbuki ben sana o mektupta bir hayli, elde avuçta ne varsa, havadis vermiştim. Mamafih Sabahattin’e, Haydar Bey’e ve İvy’ye (Stangali) yazdığın mektuplardan parçalar biliyorum; yani bir nebze ne hâlde olduğunuz malumumuz.

Haydar Bey geldi, mektubu okudu, Fikret Muallâ’ya olan kısmını.

Mehmet Ali’ye sordum: Vekâletnameden evvel Fikret Mualla ile etraflı bir şekilde görüşsün, ölen ağabeyisi kimdir, hangi birlikte vazife görürken, hangi tarihte ölmüştür? Ölenin kardeşi olduğunu tevsik edecek vaziyetler, ezcümle nüfus kayıtları nerededir? Bütün bu hususta gerekli tafsilatı alsın ve bana yazsın diyor. İş çıkar bir durumda ise, o takdirde Mehmet Ali ne şekilde vekâletname çıkartılacağını ve ne yolda hareket edileceğini bildirecek. Ezberden çıkarılacak vekâletname hem Fikret Muallâ’yı nafile yere ümide düşürür ve hem de fuzuli masraf olur diyor.

Nedim’e (Günsür) para göndermek meselesine gelince: Haydar Bey şu ara meteliğe kurşun atıyor, fakat katiyen belli etmek istemiyor. Sana bir misal: Bedia von Statzer’in jübilesi var, benden dört tane bilet aldı, henüz parasını vermedi, bu ara biraz sıkışığım haftaya veririm dedi. Oradan anladım ki, Mısır’dan henüz para gelmemiştir. Fakat o Nedim’i katiyen bırakmaz buna da eminim. Nedim de artık gelse hani. Zavallıcık hasta filan değildir inşallah. Hastalık dedim de aklıma geldi. Bu akşam İvy söyledi: Eren’in ayakları rahatsızmış. Ah ilahi kızcağız, kim bilir kaç saat ayakta durdu, yahut yoruldu ki bu hâle geldi. Çok çok geçmiş olsun deriz.

Yazık ki burada yoksun. Biz bu sabah güzelleri seçmeye gittik. Aman efendim aman neler yok neler. Ferdi idare etti. Ha sana bir havadis. Ferdi hastaneye girdi, zehirden kurtuldu ve şimdi on on beş güne kadar da galiba evleniyor, ve nihayet gelip çattı ona da, deli divane, ki ne türlü görme, uçuyor adeta. Kızı tanımazsın, çok güzel sarışın ve Ferdi için kocasından ayrıldı. Henüz 24 yahut 25 yaşlarında bir şey.

Sana bir havadis daha: Ben bir şeylere karar verdim. Şayet her şey yolunda giderse bir oda tutup ticarete başlayacağım. Ama bu bildiğimiz ticaret değil. Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nde Galatasaray’ın karşısında eski Parizyen’in üzerinde bir oda tutmak istiyorum. Bu odada daimi bir sergi açacağım (!) Sergimde yalnız modern sanat eserlerini teşhir edeceğim. Bu hususta güvendiğim memba G. S. Akademisi’dir. Başta müdürü olmak üzere bütün şubelerin reisleriyle mutabık kalacağım, gerek hocaların ve gerek talebelerin yaptıkları eserleri teşhir edip satacağım. Sergimde resim, abideden yakasını kurtaran küçük boyda heykeller, seramik, toprak işçilikleri, tezhip, cilt ve bu nevi eserler yer alacaktır. Daima açık olacağı ve nispeten ucuza satılabilecekleri için hem şehrimize gelecek ecnebilere modern Türk sanatı eserlerini teşhir edebileceğim ve hem de bizim snop muhite bu eserlerin daha doğrusu, hakiki sanat kıymeti olan eserlerin Avrupa’dan ithal edilegelen işporta mallarına kıyasen daha zevkli ve daha ucuz olduklarını anlatmaya çalışacağım. Hiç olmazsa bu vesileyle hediyelerimizin bu eserlerden seçilmesinin bir gelenek haline getirilmesi için bir maceraya atılıyorum. Bu sahada beni destekleyecek olan sizlersiniz. Başta sen ve Eren bana en büyük ümidi vermektedir. Sergi benim değil, hepimizin malı olacaktır. Talebelerinin süsleyeceği tabaklar, onlara öteden beri senin ümitlerinin tahakkukunu temin edecek. Bu iş için şimdiden kafanı yormaya başla ne olursun. Buraya dönerken mümkün mertebe sergide teşhir edilip satılabilecek ufak ve küçük parçalar getirmeye bak. Bilfarz ağabeyinin Louvre Müzesi’nden getirdiği küçük heykel kopyaları, ki bunların burada teksirleri mümkün olanlarından seç. Yalnız sana bir fikir vermek için şunu hatırlatayım ki, tutacağım oda ancak 20-25 metre karedir. Fazlasına gücüm ve param yetmiyor. Onun için piyeslerin ufak olması lazımdır. Bu husustaki düşünceni samimi olarak memlekete
dönmeden önce bana bildir kuzum. Modern ve ileri sanatta, bu sanatın yayılmasında bu teşebbüsün bir faydası olur mu? Ne düşünüyorsan açıkça yaz. Serginin donatımını yine karı koca sizlerin zevkine bırakacağım. Taze Paris mahsulünü bu vesileyle görmüş ve İstanbullulara göstermiş olurum. Bu hususta ne düşündüğünü çok merak ediyorum Bedros, vakit bul ve yaz bana ne olursun.

Bizim Florya seferleri bitti. Evvela para tükendi, saniyen artık şoför de denize elveda dedi, binaenaleyh biz de banyoları kesmek mecburiyetinde kaldık. Şimdi yine eski; minval üzre çalışmaya başladık. Kocam yine akşamları sekiz buçuktan evvel gelmiyor, ve geldiği zaman da bir turşu halinde geliyor. Aklında fikrinde sensin, fakat bir türlü iki satır yazamıyor.

Sen gittiğinden beri Zibidi hasta. Gözleri kör hafızlara döndü. Nazar değdirdin, hiç kurumayan o ıslak burnu şimdi ateş gibi ve kupkuru, mütemadiyen yatıyor zavallıcık. Tabii benim ne hâlde olduğumu tahmin edersin değil mi? Üzgün ve bitik bir hâldeyim. Zahir benim köpeklerden yana şansım yok.

Buralarda sıcaklar devam ediyor. Akşamları serin ve rüzgârlı. Yarın beynelmilel tenis maçları başlıyor. Bu sefer daha fiyakalı olacak. Amerika filan da iştirak ediyor, yalnız Almanya gelemedi. Kulüpte bir faaliyet bir faaliyet, seni çok arayacağız. Güzellerin balosuna gitmek niyetindeyiz. Magdi’ye bir elbise uydurdum onu da götüreceğim, bakalım Sabahattin beraber gelecek mi? Ziyat hâlâ Strasbourg’da imiş.

Kuzum Hümeyra oralarda mı? Halet (Çambel) İtalya’da biliyorsun, kocası da yanına gitti. Biz stüdyoda yine pür faaliyet eski enayi filmleri
duble ediyoruz. Mesela Pompei’nin son günlerini çevirmiş Fransızlarla İtalyanlar, onu yapıyoruz şimdi. Sen oralarda yeni yeni filmler görmüşsündür, aman üçüncü adam oynuyorsa mutlaka git gör. Sonra Stromboli’yi de gör. Ne zaman geliyorsun, hasretin dayanılmaz bir hâl aldı diyor kocam. Haydi çocuklar. Üçünüzü de hasretle, muhabbetle öperim. Ne olur Bedros be, mektup yaz, hele şu sorduğum meseleyi ihmal etme de yaz kuzum.

İstanbul, 04 Eylül 1950
Adalet Cimcoz
Sen ilham perisini yakalamışsın, Aliş’in hâlâ onun peşinde ve bu gidişle ona bu peri gelmeyecek galiba, hoş benim gibi bir kâtibe olduktan sonra oğlana vız geliyor, boyuna yaz, Bedros’a yaz diye benim başımın etini yiyor da kendisi oturup yazmıyor. Fakat ona mukabil sana bu resmi yaptı, burada ağabeyinle beraber bir hayli seninle alay ettiler, Ağahan, Kral Faruk, Rita Hayworth ve Bedros ailesi Deauville’de diye. Hele otomobil almana içerlediler, o para ile daha fazla orada kalsa daha iyi eder diyorlar. Mamafih Mehmet Ali diyor ki, burada o araba ayarında değil hatta daha iyisini biraz kullanılmış olmak şartıyla daha ucuza alabiliriz. Hem Amerikan arabalar bizim sokaklarda daha iyi işler, daha da sağlamdır, sakın almayaymışsın. Anlaşıldı mı iki gözüm, idare meclisi böyle karar verdi.

Aman Bedri aman, biz burada bir tenis turnuvası seyrettik, deli olurdun. Bu sene Amerikalılar etrafı kasıp kavurdular. Fakat İtalyanlar da onlardan aşağı kalmadı. Hatta son final, yani tam kupayı kazanacakları sırada kalan Amerikalı ile İtalyan’ın bir çekişmesi oldu, sonunda Amerikalı sahayı terk etti. Amerikalı bir içim su evladım, İtalyan inadına kısa ve tıkız bir oğlan, fakat yaman şey. Amerikalı bir kapris bir kapris, sonunda dediğim gibi sahayı bıraktı ve hükmen İtalyan galip geldi. Kadın Amerikalılar pek müthişti, yani görmeni isterdim çok güzel
oldu maçlar, hep seni hatırladık. Nasıl kadının elbisesini pantolonuna sokmaya uğraşmıştın hatırlıyor musun?

Burada yaz baştan geldi. Eylül galiba dehşetli sıcak geçecek. Geçen gün Magdi ile uzun uzun oturduk, ona plak çaldım, çok seviyorum o kızcağızı, fakat ne yazık ki yine dönüyor memleketine. Sonra Sabahattin geldi yemeğe, bizde kaldılar. Tabii hep sizlerin lafı oldu. Bizler bildiğin gibi, kocam ve bu tenis maçları münasebetiyle işi üç gün astım. Florya seferlerimiz zaten çoktan bitmişti, denize veda ettik, hâlbuki şimdi tekrar sıcaklar başlayınca bir hasrettir başladı yine denize. Senin “Karmen balesi”ni Yeni İstanbul’da okudum, Azra (Erhat) yazmış. Tiyatro, daha doğrusu piyes işi sonuna çıkmadı. Melih Cevdet, Orhan Veli’nin dediği gibi, işi ciddiye almadı. Gittik tiyatroyu gördük, yani sahneyi gördük, Melih ve Orhan’la beraber konuşuldu, karar verildi, fakat sonuç çıkmadı. Melih döndü Ankara’ya, ne oldu bilmiyorum. Oğlanın da hakkı var, parası yok nasıl işini bıraksın da bir maceraya atılsın, değil mi? Fakat keşke bu işi ona havale etmeseydiler belki bir şey
çıkardı. Bence bu işi ağabeyin eline alsa bir şeyler olur. Cahit Irgat ve bir sürü genç arkadaş daha dört gözle böyle bir şey bekliyorlar, ama bir otorite olması lazım başlarında tabii. Senin anlayacağın olmadı, bu gidişle de olamaz. Orhan Veli’nin görüşü demek ki çok doğru imiş. Senin iznini kim verecek? Zeki Faik (İzer) mi? Yoksa yeni vekil mi? İkisinden de böyle bir ümide kapılmak doğru olmaz canım. Bana öyle geliyor ki sen dönmelisin. Bu sefer sana gel de güzel bir ev bulalım. Eren kız sizin Salıpazarı’ndaki merdivenleri çıkmasın artık. Şöyle eli ayağı düzgün bir ev bulun çocuklar. Hepiniz rahat edersiniz vallahi. Ağabeyin de bu fikirde. Seni dehşetli göreceğimiz geldi. Eren’in hasreti zaten vardı, büsbütün bastırdı. Alev’le Memiş Mehmet’i sorup duruyorlar ve gözlerinden öpüyorlar. Yakında mektepler başlıyor, yeni kitap derdinde çocuklar. Zibidi bir hastalık geçirdi, hâlâ gözleri rahatsız fakat atlattı çok şükür. Ne yapayım benim de çocuğum o.

Kimaze (Fikret Adil) seni sorup duruyor, ben de selamlarını söyledim. Bu çarşamba günü Magdi’nin piyanosunu dinleyeceğiz ve o meşhur makineye alacağız, hani telli makineye, bakalım kendisi memnun olacak mı? Onlar birkaç günlüğüne Ankara’ya gidecekler Dora’lara (Dora ve Erol Güney). Haydi iki gözüm, ikinizin yanaklarınızdan öperiz. Güzin’in, Vâlâ’nın, selamları var. Ne olur üçünüz bir resim çektirip göndersenize, hele Eren’i çok merak ediyorum. Ağrıları nasıl oldu? Hasretle ikinizi kucaklarım.


[Adalet Cimcoz’dan Mehmet Eyüboğlu’na]
13 Mart 1963
Adalet Cimcoz
Büyükdere Cad. Palazoğlu Sok. 33/9
Şişli/İstanbul
Merhaba Mehmetçiğim,
Zarfın üstündeki tarifle Ay’a, ya da Merih’e bile gidebilirdi mektubun, hiç şaşmazdı hani. Telefon numarasını hatırlayıp da adresi bilmemene şaşmadım elbet. Neyse, mektup elimize geçti ya, sen ona bak. Demek düşlerine girmeye başladık? Anlaşılan bir İstanbul özlemi başlamış sende. Aman Mehmetçiğim, insan dışardayken öyle olur da gelince, hanyayı konyayı anlar. Burası hep bıraktığın gibi. Tiyatrolarımız, operalarımız filan var, daha doğrusu olma çabasında. İyi bir şeyler pek az görebiliyoruz, ama çabalanıyor işte. Umudumuz siz gençlerde. Sizler bir şeyler öğrenip gelirseniz, belki kalkındırırsınız buraları. Bir Arena Tiyatrosu var, başında okumuş gençlerin bulunduğu bir özel topluluk, işte tek tiyatro o kardeşim. Resim sergileri ardı ardına açılıyor, hiçbir yerde İstanbul’daki kadar çok sergi açılmaz sanırım. Ama gördüklerimiz birbirinden kötü. Kuzgun’un (Acar) Paris’ten gönderdiği resimler biraz iyiydi o kadar. Babanın çalışmalarını göremedim daha, uzak oturuyor onlar. Anneni bile göremedim, var hesap eyle. Benim işlerim başımdan aşkın, evet gene filmlerin Türkçeleştirilmesinde çalışıyorum, bir yandan da çeviriler yapıyorum. Brecht’ten, Kafka’dan, Traven’den çeviriler yaptım. Bende iş mi ararsın? Çoook. Mehmet Ali vazgeçti çeviri yapmaktan, ama Amcan doludizgin yapıyor. Hele şu son günlerde bir Prévert çevirileri yaptı ki görme, pek nefis şeyler oldu. Magdi gene konserler vermek üzere gâvur illerine uçtu, mayısta dönecekmiş. Aile iyidir, annen hep evle uğraşıyormuş, öyle işittim.

Ata’yı soruyorsun, Ata evlendi, boşandı, askerliğini yaptı, şimdi de Doğu Üniversitesi’nde tercümanlık yapıyor. Alev (Ebuzziya Sıesbye) Kopenhag’da bir seramik fabrikasında çalışıyor, kardeşi Memiş de hâlâ Galatasaray’ı bitireceğim diye çabalıyor!!!

Havalarımız açtı, günlük güneşlik oldu. Ama bizde de bu yıl çok korkunç soğuklar oldu, karların altında kaldık. Sularımız kesildi, elektrikler, telefonlar sulara katıldı... kaloriferler yanmadı, senin anlayacağın berbat günler geçirdik. İstanbul kışa alışmamış ki böyle birden bastırınca allak bullak olduk.

Haydi şekerim, Gelin’in de gözlerinden öperiz, pek tatlı şeymiş, haberini babandan aldık. Senin de özlemle yanaklarından öperiz Mehmetçiğim, başarılar dileriz.