İstanbul'da 'aziz', Ankara'da 'mürteci', Mısır'da 'Hıristiyan': Mehmet Akif Ersoy

İstanbul'da 'aziz', Ankara'da 'mürteci', Mısır'da 'Hıristiyan': Mehmet Akif Ersoy
İstanbul'da 'aziz', Ankara'da 'mürteci', Mısır'da 'Hıristiyan': Mehmet Akif Ersoy
İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif Ersoy'un ölümünün 78. yılı. Tarihçi Ayşe Hür'ün Radikal'de Mehmet Akif'in Berlin'den Medine'ye Mısır'dan İstanbul'a uzanan yaşamını kaleme aldığı yazıyı, ölüm yıldönümü vesilesiyle bir kez daha yayınlıyoruz.

Mehmet Akif, 1873’te İstanbul-Fatih’te doğar. Doğduğunda babası Mehmet Tahir Efendi, oğluna kendi adıyla birlikte, ebced hesabıyla doğum yılını (Hicri Takvim’e göre 1290’ı) ifade eden Ragıyf (ya da Ragif) adını verir. Arapçada bir çeşit ekmeğin adı olan bu garip isim zamanla Akif’e dönüşür. Babası Mehmet Tahir Efendi, Kosovalı bir Arnavut, annesi Emine Şerife Hanım Buharalı bir Türk’tür. Şairin Nuriye adlı bir de kız kardeşi vardır.

KALBİ İMANLA, BEYNİ FENLE DOLU

Mehmet Akif, Fatih’teki Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde sonra Fatih İptidaisi’nde okur. Bu dönemde babası kendisine Arapça öğretmeye başlar. Fatih Rüştiyesi’nde edebiyata merak sarar. Annesi Akif’in medrese eğitimi almasını isterken babasının arzusu ile din dışı eğitim veren Mülkiye’ye yazılır. Mülkiye’de edebiyat derslerine giren ‘Gelenekçi’ Muallim Naci’den çok etkilenir. 1888’de Mülkiye’nin Âli (yüksek) bölümüne geçer ama babasının ölümüyle ve evlerinin yanması yüzünden ortaya çıkan mali sıkıntılar yüzünden bu bölümü bırakıp mezunlarına iş garantisi sunan Halkalı Baytar Mektebi’ne geçmek zorunda kalır. Okul yıllarında yüzme ve güreşle uğraşan Akif’in şiire merak sarması Baytar Mektebi’nde olur. Yakın dostlarından şair Mithat Cemal (Kuntay), “Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’nin İmamı Mustafa’nın arkasında da, Pastör’ün huzurunda da aynı imanla duran ama aynı heyecanla durmayan” Mehmet Akif, 1893-1896 yılları arasında önce Trakya, Rumeli ve Anadolu’da dolaşarak bulaşıcı hayvan hastalıkları ile ilgili çalışmalar yapar. 1898 yılında Tophane Amiri veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’la evlenir. Çiftin altı çocuğu olur. (Dördüncü çocuklarını 1,5 yaşında iken kaybederler.) 1906 yılından itibaren memuriyete ek olarak Halkalı Ziraat Mektebi’nde hocalık yapmaya başlar.



İTC’YE ŞARTLI GİRİŞ

II. Abdülhamit’in istibdat rejimine yürekten karşı olan Mehmet Akif, arkadaşı Mithat Cemal’in ifadesine göre 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne (İTC) kaydolur. Cemiyete girişte yapılan yemin töreni sırasında orada olan Fatin (Gökmen) Hoca’ya göre, yemindeki “Cemiyet’in bütün emirlerine, bila kayd ü şart itaat (Cemiyet’in bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağıma)” ibaresini kabul etmeyerek “Ben cemiyetin yalnız emr-i ma’rufuna (sadece iyi ve doğru olan emirlerine) biat ederim. Mutlak söz veremem” demiştir. Cemiyetin Şehzadebaşı’ndaki İlmiye Mahfeli’nde Arap Edebiyatı dersleri veren Mehmet Akif, bir yandan “Ne fırka herzesi lazım, ne derd-i kavmiyet” der bir yandan 1912-1913’teki Balkan Savaşları sırasında İrşad Heyeti üyesi olarak çeşitli mahfillerde, camilerde verdiği konferanslar ve vaazlarla halkı yüreklendirir.

BERLİN VE MEDİNE GÖREVLERİ

1914 yılı sonunda İTC’nin yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa adına Berlin’e gider. Görevi, Almanların esir aldığı 100 bin kadar Müslüman esiri ‘aydınlatmaktır’. Üç aylık görevi sırasında Almanya’yı gözlemler ve Batı kültürünün Alman versiyonundan çok etkilenir. Bugün İslamcı muhafazak?r gençliğin başucu eseri olan Asım’ı bu seyahat sırasında yazar. Almanya’dan döndükten sonra Mayıs 1915’te Teşkilat-ı Mahsusa’nın oluşturduğu Necid Heyeti ile Riyad’a gider. Heyetin hedefi, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngilizlerle işbirliği yapan Mekke Şerifi Hüseyin’e karşı, Necid Meliki İbn’ür-Reşid’in desteğini sağlamaktır. Bu gezide sırasında Medine’den çok etkilenir. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun İstiklal Marşı’nın güftesi ile karıştırdığı Çanakkale Destanı’nı (ki Asım’ın sonundaki Çanakkale Şehitlerine adlı şiirdir) bu seyahatte yazar.

TBMM’NİN SESSİZ ÜYESİ

1918’de Şeyhülislâmlık dairesine bağlı olarak kurulan Dâr’ül_Hikmet-ül İslâmiye’de katiplik görevini yapan Mehmet Akif, 1919'da, Kuva-yı Milliye'yi desteklemek için Bandırma'da yaptığı konuşma yüzünden görevden alınınca, Anadolu'ya geçer ve Burdur milletvekili olarak TBMM'ye alınır. Ancak Mithat Cemal’in dediği gibi “Zaten onun politikacı tarafı hiç yoktur (…) Nasıl ki Büyük Millet Meclisi’ndeki mebusluğu 4 [doğrusu 3 sene kadar olmalı] senelik bir sükuttur. Zabıtlarda iki üç kelimesi var; bunlar bile çok defa edattır; bazen de bir nükte: [Mesela] Bütçe müzakeresinde, mazbata muharriri, Arap harflerinin muzipliği olarak ‘me‘murin’ kelimesini ‘me‘mureyn’ diye okuyacak, Akif oturduğu yerden haykıracak: ‘Memureyn olsa şekerle besleriz.’”

Mithat Cemal haklıdır çünkü Mehmet Akif açık celselerdeki 232 oylama ve yoklamadan 132’sinde bulunmamıştır. Ancak Meclis’te dili tutulan Mehmet Akif başka mecralarda bolca konuşur. Hem de çok güzel konuşur. Örneğin 23 Ocak 1920'de Cuma günü Balıkesir'deki Zağanos Paşa Camii'nde halkı Yunanlılara karşı Milli Mücadele'ye davet eder. Benzeri bir konuşmayı Ankara'da Hacı Bayram Camii'nde de yapar. Ekim 1920'de, Konya (Bozkır) İsyanı’nı önlemek, halka öğüt vermek için bir heyetle Konya'ya gönderilir. Oradan Çankırı ve Kastamonu'ya geçer ve Nasrullah Camii'nde Milli Mücadele'nin niteliğini anlatan coşkulu bir vaaz verir. Bu vaaz Diyarbakır'da basılarak bütün vilayetlere ve cephelere dağıtılır. Bu konuşmalar öyle heyecan yaratır ki, ileriki yıllarda, bazı bölgelerde Milli Mücadele’ye halkın katılımı, Mehmet Akif’in hanesine yazacaktır bazı tarihçiler.




İSTİKLAL MARŞI YARIŞMASI

“Bir gün Orta Tedrisat Müdürü odasında çalışıyordum. Kalpağımı masanın bir kenarına koymuştum. Kapı açıldı. İçeriye kısa boylu bir Erkânı Harbiye Albayı girdi. Onu görünce ayağa kalktım, kalpağımı giydim. ‘Buyurunuz’ dedim. Bu zat ‘Ben, Garp Cephesi Erkânı Harbiye Reisi İsmet’ dedi. Kendisini masamın önündeki iskemleye buyur ettim, oturdu. ‘Beni size Dr. Rıza Nur Bey gönderdi. Orduca karar verdik. Bir İstiklal Marşı istiyoruz. Bunun güftesini ve bestesini ayrı müsabakaya korsunuz. Her birini kazanana beşer yüz lira vereceğiz’ dedi. Emirlerini hemen yapacağımı söyledim. O da kalktı gitti.”
Bu satırlar 1921’de Maarif Vekâleti’nde orta dereceli eğitimden sorumlu olan Kazım Nami (Duru) Bey’e ait. O sırada Ankara’da ev bulamadığı için, Taceddin Dergâhı’nda misafir edilen Mehmet Akif’in “Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini” düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği, yarışmaya gönderilen 724 şiiri gözü tutmayan ‘Türkçü’ Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver)’nin kendisine yazdığı davet mektubundan sonra fikrini değiştirdiği bilinir.

MEHMET AKİF'İN ŞİİRİ SEÇİLİYOR

Ön elemeyi geçen yedi şiir, Mustafa Kemal’in oturum başkanlığını yaptığı 12 Mart 1921 günü tartışmaya açılır. İyi bir hatip olan Hamdullah Suphi, gür sesiyle Mehmet Akif’in 10 kıtalık şiirini okuduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapılırlar. Hamdullah Suphi’nin başını çektiği bir ekip diğer şiirlerin okunmasına gerek bile görmez ve oylamaya geçmeyi önerir. Buna itiraz edenler olur. Çünkü diğer altı şiir Mehmet Akif’in şiirinden daha fazla ‘milli’ öğeler taşımaktadır. Örneğin bu şiirlerde ‘Türk’ sözü geçerken Akif’in şiirinde sadece ümmet anlamına gelen ‘ırk’ terimi vardır.
Mustafa Kemal’in konuşmasını takiben şiir iki kez daha okunur ve oylamaya geçilir. Şiirin bazı yerlerinin tadil edilmesi gerektiğini ima eden Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey oylamanın oldu-bittiye getirilmesinin marşın meşruiyetini zedeleyeceğini ileri sürer ama sözünü dinletemez. Hamdullah Suphi’nin el kaldırma usulüyle yaptığı oylamada Akif’in şiiri çoğunluk oyuyla ‘İstiklal Marşı’ olarak kabul edilir. Mustafa Kemal daha sonra gazeteci İsmail Habib Sevük'e, İstiklal Marşı'nın en beğendiği dizelerinin "Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl" olduğunu söyleyecek ve "bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır" diyecektir.

Bunlar olurken Mehmet Akif, utangaçlığından başını kollarının arasına saklayarak, sırasının üstüne kapanmış, oylama sonucu belli olur olmaz da heyecanla Meclis’i terk ederek Taceddin Dergâhı’na gitmiş ve tebrikleri orada kabul etmiştir. Daha sonra Hamdullah Suphi Bey’e “Ben bu kadar güzel yazmadım. Ama siz, çok güzel okudunuz” diyecek, o günlerde büyük yoksunluk içinde yaşadığı halde 500 liralık para ödülünü yoksul kadınlara ve çocuklara örme işleri öğreten Darü’l Mesai adlı hayır kurumuna bağışlayacaktır.





BESTE YARIŞMASI

Güftenin seçilmesinden sonra sıra beste yarışmasına gelmişti. Aralarında yine Kazım Karabekir’in olduğu 24 ‘besteci’ eser gönderir. Fakat o günlerde Yunan ordusu Polatlı’ya yaklaşmıştır. Hükümetin ve Meclis’in Kayseri’ye nakli düşünülmektedir. Sonunda, Meclis’te ordunun Sakarya’da savunma düzenine geçmesi fikri galip gelerek, Ankara’nın tahliyesinden vazgeçilir ama yarışma unutulur gider. Bunun üzerine bazı bestekârlar kendi bestelerini çevrelerinde ‘İstiklal Marşı’ diye yaymaya başlarlar. 1924 yılında bu kargaşaya son vermek için Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir kurul oluşturulur ve Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in Türk müziği etkisindeki ‘acemaşiran’ motifli bestesinde karar kılınır.

YENİDEN GÜFTE YARIŞMASI

1925 yılında, Maarif Vekâleti’ne bağlı Hars (Kültür) Müdürlüğü, Mehmet Akif’in şiiri, “Batı’yı çok fazla yerdiği, manevi unsurlar ağır bastığı ve Atatürk’ten bahsetmediği” için yeni bir güfte yarışması açar. Dönemin gazetelerinde bu yarışmanın şartları, katılanlar gibi konulara dair bilgi bulmak mümkünken, sonuç hakkında bir bilgi yok. Benzer bir girişimin 1930’da da yapıldığı biliniyor ama sonuçta Mehmet Akif’in güftesi ile devam edilir ve bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi Osman Zeki (Üngör)’ün Batılı tarzdaki bestesinin ‘milli marş olarak kabul edildiği’ memleketin dört bir köşesine bildirilir. Batıcı modernleşme çabalarının bir sonucu olarak Türk musikisinin gözden düşmeye başlayacağının ilk işaretidir bu karar.



PROZODİ HATALARI

“Nurettin Eşfak/mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:/-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var/bilmem ki, nasıl anlatsam,/Âkif, inanmış adam, büyük şair/fakat onun/inandıklarının hepsine inanmıyorum./Meselâ, bakın: ‘Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.’/Hayır,/gelecek günler için/gökten âyet inmedi bize./Onu biz, kendimiz/vaadettik kendimize./Bir şarkı istiyorum/zaferden sonrasına dair./ ‘Kim bilir belki yarın...’”

Yer sorunu yüzünden büyük bir ayıp işleyerek görsel düzenini bozarak aktardığım bu dizeler, Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndan alınma. Nazım’ın itirazının neye olduğunu anlıyoruz ama konumuz bu olmadığı için duymazlıktan geliyoruz. Ama başka aksayan yanlar da İstiklal Marşı’mızda. Hepimizin bildiği gibi 1930’dan beri “larda yüzen alsancak…”, “nim milletimin…” , “bu celal sana…”, “kanlarımız sonra helal hakkıdır” gibi garip dizelerle savaşmak zorunda kalmıştır vatan evlatları. Çünkü marşta ‘prozodi’ hataları vardır, yani sözlerle müzik arasında ahenk yoktur bu yüzden bir dizenin son hecesi, diğer dizenin başına gelebilmekte böylece yukarıdaki garip dizeler ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca marşın temposu da çok düşüktür.

Marşın bestecisi Osman Zeki Bey, marşın pek ölgün bulunan ritminin kabahatini başkalarına atar: “Ben İstiklal Marşı’nı bestelerken kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı. Bir de marşın bugün aldığı şekli düşünün. Eserin başında metronomu 1 dörtlük 80 olan bir eser hiç bir vakit cenaze marşına benzemez. Plaklardaki ağır tempolu çalınışı ise, ‘Sahibinin Sesi’ stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyenler, bunun çok süratli bir marş olduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim. O anda aklıma bir şey geldi: ‘Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icab ettiğini kim bilebilirdi?”

BESTE ÇALINTI MI?

Bu açıklamaya inanıp ‘keşke böyle yapmasaydı’ deyip geçiyorum çünkü çok daha vahim bir iddia var.

O yıllarda TBMM’de Bursa Milletvekili olarak görev yapan askeri tabip Osman Şevki (Uludağ) Bey’e göre “Osman Zeki Bey’in bestesi, Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlenerek yapılmış, özgün olmayan bir eser olup ilk şekli Padişah Vahdettin’e takdim edilmiştir. Marşın orkestraya uyarlanmasını da Ermeni Edgar Manas Efendi yapmıştır!” Osman Zeki Bey, bu üç hususu da ‘olumsuz’ bir faktör olarak sıralar. Yani beste çalıntıdır, cumhuriyet öncesi bir döneme aittir ve hamurunda bir Ermeni’nin katkısı vardır! O halde ‘milli’ değildir!…

Osman Zeki Bey’in daha önce başkasına ait ‘Papatyalar’ adlı şarkıyı da kendi bestesi olarak takdim ettiğini söyleyen Osman Şevki Bey bu konudaki iddiasını TBMM’de ve basında defalarca dile getirmiş ancak yetkililerden ve besteciden tatmin edici bir cevap alamamıştır.

MEHMET AKİF'İN MISIR'A GÖÇÜ

Yazıyı Mehmet Akif Bey’in yaşam öyküsünü tamamlayarak bitirelim. Milli Mücadele'nin başında İslamcı unsurları davaya kazanmak için Meclis'e davet edildiği anlaşılan Mehmet Akif, bu tür bir desteğe ihtiyaç kalmayınca, gözden düşer. İstanbul’da arkadaşlarının ‘Aziz Akif’ diye andığı şair, Ankara'da 'Arap Akif', 'mürteci Akif' diye alaya alınmaya başlayınca, 1922 yılının Aralık ayında ‘sağlık gerekçesi’ ile milletvekilliğinden istifa eder. 1923 yılının Mart ayının son günlerinde ortadan kaybolan yakın arkadaşı Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Kumandanı ‘Topal’ Osman tarafından öldürüldüğünün anlaşılması üzerine kendine yeni bir yurt bulması gerektiğini hisseder. Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa bir süredir kendisini Mısır’a davet etmektedir zaten. Böylece kışlarını Mısır’da geçirmeye başlar. Yani, Mehmet Akif'in ülkeden ayrılışını, 1924’te Hilafet’in ilga edilmesi veya 1925 yılında çıkarılan ‘Şapka Kanunu’ ile açıklayanlar yanılmaktadır.

EKMELEDDİN İHSANOĞLU'NUN BABASI 150'LİK MİYDİ?

Burada iki küçük parantez açalım. Mehmet Akif, Frenk tipi şapka giymek istememiş olabilir ama Mithat Cemal’in anlattığına göre fes giymekten de hoşlanmazmış. Bu nedenle zorunlu durumlar haricinde başına bir şey takmazmış. İkinci küçük parantez ise, Eklemeddin İhsanoğlu’nun babası Mehmet İhsan Efendi ile ilgili. Bayram tatilinde gittiğim Ayvacık’ta sohbet ettiğim CHP’li köylülerin “Ekmeleddin’in babasını Atatürk Cumhuriyet düşmanı diye Türkiye’den sürmüş, babası vatan haini imiş, bu yüzden ne yapacağımızı şaşırdık” demesi üzerine, iktidar çevrelerinin dolaşıma soktuğu bu yanlış bilgiyi (‘yalanın’ demek daha doğru olur aslında) düzeltme ihtiyacı duydum. Mehmet İhsan Efendi aynen Mehmet Akif gibi, iddia edildiği gibi, Atatürk tarafından ülkeden sürülmüş falan değil. Nitekim adı 150’likler listesinde yok. Muhtemelen kültürel uyumsuzluk nedeniyle aynen Mehmet Akif gibi, Mısır’a kendi arzusuyla gitmiş. “CHP zulmü yüzünden gitti” ifadesi de temelsiz çünkü gittiği yıl olan 1924, henüz CHP zulmünden söz etmek için erken bir tarih. Bu yalanın tek dayanağı, Mehmet İhsan Efendi’nin 150’likler listesinde adı bulunan Şeyhülislam Mustafa Sabri ile arkadaş olması ve Mısır’da zorunlu olarak aynı mezarda defnedilmesi gibi görünüyor.

Parantezi kapatıp devam edersek, 1924 yılında en ünlü eseri olan Safahat (önceleri ayrı ayrı basılan ve sonra birleştirilen Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım, Gölgeler adlı yedi kitaptan oluşur) Türkiye’de basılır ama Mehmet Akif, 1926 kışından sonra da bir daha Türkiye’ye geri dönmez. Ülkesini kesin olarak terk ederken, bir arkadaşına, "Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum" demiştir. Bu tepkisi eski bir Teşkilat-ı Mahsusacı için oldukça naiftir ancak, 1926’dan itibaren rejim muhaliflerinin başına gelenler düşünülünce, gayet gerçekçidir.




TÜRKİYE'YE DÖNÜŞ VE VEFATI

Mehmet Akif Bey, 1926-1936 arasında Kahire yakınlarındaki Helvan’da yaşar, Kahire’deki Câmiatü’l-Mısriye Dârulfünûnu’nda ‘Türk Dili ve Edebiyatı’ müderrisliği yapar. Ancak Mısır'da da entari giyip dolaşmak yerine ceket, pantolon ve frenkgömleği giydiği gerekçesiyle ‘Hıristiyan meşrepli’ olmakla eleştirilir. Daha ilginci, Mehmet Akif, ‘mürteci’ diye anıldığı Türkiye ile de ilişkisini kesmemiştir. Öyle ki, TBMM Kuran’ın tefsir ve meâli ile Sahih-i Buhari’nin tercüme ve şerhinin hazırlanmasını kararlaştırdığında tefsirde Elmalılı Hamdi (Yazır) Efendi’yi, hadiste Ahmet Naim Efendi’yi, meâlde ise Mehmet Akif’i görevlendirmeyi düşünür. Akif, bu işi yapabilecek bilgi ve ehliyete sahip olduğu halde, Kuran’ın bir başka dile hakkıyla tam olarak çevrilmesinin imk?nsızlığını ileri sürerek bu işi kabul etmek istemez. Fakat Aksekili Ahmet Hamdi Bey’in araya girmesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı ile bir sözleşme imzalar ve çalışmalara başlar. İddialara göre dört yıllık zorlu bir çalışma sonucu ortaya bir meal çıkarmıştır ama bazılarına göre ortaya çıkardığı eserden kendisi memnun olmadığı için, bazılarına göre Ankara’nın din politikalarını beğenmediğinden meali Diyanet İşleri Başkanlığı’na teslim etmemiştir. (Bu mealin yazılış ve yakılış hik?yesini şuradan okuyabilirsiniz: http://www.netpano.com/mehmet-akifin-yakilan-kuran-meali-meselesine-dair/)

Mehmet Akif, 1935’te karaciğerinden rahatsızlanır (teşhis sirozdur) ve Temmuz ayında hava değiştirmek için Lübnan’a, Aliye yakınındaki Sûku’l-garb köyüne gider. Bu sırada daha önce yakalandığı sıtma tekrar ortaya çıkar. Bir süre Antakya’ya da uğrayan Mehmet Akif tekrar Mısır’a döner ama gurbette ölmekten korktuğu için, 1936 yılı yazı başında İstanbul’a gelir. Ancak hastalığı çok ilerlediği için tedaviye cevap vermez vücudu. Ve ‘İstiklal Marşı Şairi’ 1936 yılında, 26 Aralık'ı 27 Aralık'a bağlayan gece, Beyoğlu’nda, Abbas Halim Paşa'ya ait Mısır Apartmanı'nda hayata gözlerini kapar.


Özet Kaynakça: Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Âkif, 2009, Timaş, Hece Aylık Edebiyat Dergisi, Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Âkif Özel Sayısı, 2008, Yıl: 12 Sayı: 133, Cündioğlu, Dücane, Bir Kur’an Şairi Akif Ve Kur’an Meâli, Birun Yayınları, 2000, Nusret Karanlıktagezer, İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoy, 1986; Musiki Mecmuası, 1 Nisan 1954, S.74. Etem Üngör, Türk Marşları, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları,1966; Ahmet Hatipoğlu, Türk Musıkîsi Prozodisi, TRT Yayınları, 1988; Kevork Pamukçıyan, “Manas Ailesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı ortak yayını, 1994, C. 5, s.286.