İstanbul'un 'ufalanıp giden kirli ihtişamı'na 'Hasret'

İstanbul'un 'ufalanıp giden kirli ihtişamı'na 'Hasret'
İstanbul'un 'ufalanıp giden kirli ihtişamı'na 'Hasret'
Türkiye'nin yabancısı olmayan Ben Hopkins, İstanbul'la ilgili sıradışı belgeseli 'Hasret'le 34. İstanbul Film Festivali'nin uluslararası yarışmasında Altın Lale için yarışıyor. Hopkins, "Ben asıl, filmde 'ufalanıp giden kirli ihtişamın', eski mahallelerin güzel, garip ve melankolik havasının hayatta kalıp kalamayacağını merak ediyorum. İstanbul'la ilgili en sevdiğim şey bu. Seçkinleştirme şehrin yüzünü daha kötü yönde değiştirecek" diyor.
Haber: ENGİN ERTAN / Arşivi

HASRET/ YEARNING
Yönetmen: Ben Hopkins/ Oyuncular: İsa Çelik, Serhat Murat Saymadı, Bilge Güler, Ben Hopkins/ Türkiye , Almanya/ 2015/ 82 dk.
17 Nisan Cuma 16:00 Atlas* (ekibin katılımıyla)/ 18 Nisan Cumartesi 11:00 Rexx

Türkiye’nin yabancısı olmayan Ben Hopkins, İstanbul Film Festivali’ne geri döndü. Uluslararası Yarışma’da Altın Lale için yarışan yeni filmi Hasret, İstanbul’la ilgili oldukça kişisel bir belgesel. Küçük bir Alman televizyon kanalı, Ben Hopkins’ten İstanbul’la ilgili bir film yapmasını istedi ve Hopkins sürekli değişen bu koskoca metropolü bir kez daha ziyaret etti. Ne var ki, para bittikçe ve Hopkins İstanbul’daki gizemli hayatın içine iyice çekilmeye başladıkça işler “biraz” çığırından çıktı. Hasret sıradışı bir belgesel. İçinde röportajlar, fantezi sekansları ve Hopkins’in daha önceki filmlerinden de alışkın olduğumuz mizahi öğeler var. 'Hasret' dünya prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapacak.

Uzun süredir İstanbul’a aşinasınız. İlk geldiğiniz zamandan hatırladığınız bir şey var mı?
İlk olarak 2000 ya da 2001 yılında Ramazan ayında birkaç günlüğüne gelmiştim. O geziden aklımda kalan iki büyük anı şöyle: Camide yer olmadığı için (cuma günüydü) Eminönü sokaklarında namaz kılan yüzlerce adam ve bir taksi şoförü tarafından dolandırılmam (o zamanlar hiç Türkçe bilmiyordum, bu yüzden kolay bir hedef olmuştum). İlk ziyaretimde şehri sevmemiştim. Yavaş gelişen bir ilişki oldu bu. Tanımaya başladıkça âşık oldum.


Şehirdeki değişikliklerin yanı sıra sizin İstanbul’a dair algınız zaman içinde ne kadar değişti?

2008’e kadar burada yaşadım. Her gün yürüyüşe çıkardım (yoksa bütün gün masada oturmuş oluyordum). Ceylan’la (o zaman kız arkadaşımdı, artık karım) yaptığım bu uzun yürüyüşler ve şehir turlarıyla buranın ne kadar büyük, olağanüstü ve karmaşık bir yer olduğunu fark etmeye başladım. 2012’de Ceylan’la birlikte Almanya’ya taşındık. ‘Hasret’ için çalışmalara başlamak amacıyla geri döndüğümde çok da hoşuma gitmeyerek en sevdiğim yerlerin çoğunun artık var olmadığını fark ettim. Sanki şehirden ayrılıp arkamı döner dönmez buldozerler gelmişti.

'Hasret’i tanımlayacak doğru sözcük ne olurdu? Kurgu, kurgu-belgesel ya da mokümanter? Sizce belgesel filmi kurgudan ayırmak gerçekten mümkün mü?
Dürüstçe söylemek gerekirse nasıl adlandıracağımı bilmiyorum. Bu filmde ne yaptığımı tanımlamaları için eleştirmenleri ve seyirciyi bekliyorum. Filmin nasıl algılanacağını görmeye can atıyorum. Fakat temelde, en azından bir tür belgesel olduğunu hissediyorum. İnsan deneyimi yalnızca gerçekler ve rakamlarla ilgili değil, aynı zamanda siyaset ve günlük hayatla da ilgili. Rüyalarla, korkularla, duygularla ilgili... İnsan hayatının büyük bir kısmı hayallerde geçiyor. Bence bu sebeple, bir “belgesele” gerçeklerin ve günlük hayatın yanı sıra rüyaları, hisleri ve fantezileri de eklemek makul. Belgeselimiz de bu inancı yansıtıyor.

İngiliz bir sinemacısınız ama Berlin’de yaşıyorsunuz ve Türkiye dahil başka birçok ülkede vakit geçirip film yaptınız. “Hasret” aynı zamanda memleket özlemini de çağrıştıran bir sözcük olduğuna göre, kendinizi en çok evinizde hissettiğiniz ya da uzaktayken en çok hasretini çektiğiniz yer neresi?
Hayatımın büyük kısmını Londra’da geçirdim. “Ait olacak” bir yer seçmem gerekiyorsa, Londra’yı seçerdim. Kendimi çok “İngiliz” hissetmiyorum, ama “Londralı” gibi hissediyorum. Londra da İstanbul gibi çoklukları içinde barındırıyor; her kültürden çok fazla yaşam, insan barındırıyor. Kendimi büyük şehirlerde evimde hissediyorum, ayrıca benden başka kimsenin olmadığı dağlarda ve çöllerde de yalnız hissediyorum. Orada da bir “aidiyet” hissediyorum. İlginçtir ki kendimi en rahatsız hissettiğim yer, dünyanın neresinde olursa olsun küçük kasabalar. Küçük kasabalarda kendimi gergin hissediyorum, sanki birileri beni öldürecekmiş gibi… En çok hasretini çektiğim yer ise dağlar… Keşke her zaman hiçliğin ortasında yürüyebilsem.


‘Hasret’in hikâyesi, literatürden ve diğer filmlerden bildiğimiz bir klişenin etrafında yükseliyor. Batılı biri, egzotik bir şehirden etkilenir ve giderek daha fazla şehrin içine çekilir. Ne var ki, filmde mizahi sahneler de bolca var. Ayrıca sizin yaklaşımınız da belirli bir ironiyi içeriyor. Bu klişeyle bilinçli bir şekilde oynuyormuşsunuz gibi görünüyor. Böyle bir yoruma katılır mısınız?

Evet, temelde ben de buna katılıyorum. Bazı kişiler, filmi Batılının Doğu’yla büyülendiği bir “Oryantalizm” örneği olarak görecektir. Edward Said’in çalışmalarının çok önemli olduğunu ve Doğu ile Batı’nın birbiri hakkında söyledikleri ve düşündükleri açısından gerekli bir düzenleme oluşturduğunu düşünüyorum. Fakat tarihteki her düzenleme gibi bu da çok ileri gitti ve fazlasıyla siyah-beyaz, didaktik hâle geldi. Said’in müritleri artık Batılıların Doğu’yu anlayamayacağını ya da emperyalist söylem dışında Doğu’yla ilgili konuşamayacağını varsayıyor. Ben bunun doğru olduğuna inanmıyorum. ‘Hasret’ bir açıdan da bu fikre riayet etmeden ironik bir yorum olarak işlev görüyor.

İstanbul’daki hızlı değişikliklere ve inşaatlardaki ani artışa ya da tüm bu seçkinleştirme projesine bir bakarsanız, sizce bu şehir nereye gidiyor? Sizce yurtdışından gelen bir ziyaretçi için büyüsünü korumaya devam edebilecek mi?
Turistik yerler kalacaktır. Ben asıl, filmde “ufalanıp giden kirli ihtişamın”, eski mahallelerin güzel, garip ve melankolik havasının hayatta kalıp kalamayacağını merak ediyorum. İstanbul’la ilgili en sevdiğim şey bu. Seçkinleştirme süreçlerinin gerçekleştirildiği diğer şehirlere (benim yaşadığım Londra ve Berlin de dahil) baktığınızda asıl yerleşimciler taşındığında ya da zorla oradan çıkartıldıklarında bu mahallelerin ruhlarını ve kimliklerini kaybettikleri çok açık. Tarlabaşı’nda yaşayanların çoğunluğu ekonomi, pazarlama ve halkla ilişkiler departmanlarında çalışmaya başladıkça, Tarlabaşı bugün bildiğimiz yer olmayacak; tamamıyla farklı bir yer olacak. Kısacası, bu mahalleleri korumak için belirli politik adımlar atılmazsa ne yazık ki bu durum kaçınılmaz. Seçkinleştirme şehrin yüzünü daha kötü yönde değiştirecek.

İstanbul Film Festivali’ne dair ilk anılarınız neler? İstanbul Film Festivali’nde Uluslararası yarışmada yer almak nasıl bir his?
İstanbul Film Festivali’ne daha önce sinemacı olarak (37 Uses for a Dead Sheep/Ölmüş Bir Koyunu Değerlendirmenin 37 Yolu ile), şehrin bir sakini olarak ve izleyici olarak katıldım. Çok güzel anılarım var ve geri döndüğüm için ve yarışmada yer aldığım için çok mutluyum. En çok da İstanbul’la ilgili bu filmin, ilhamını aldığı şehirde dünya prömiyerini yapmasından çok memnumun. Umuyorum ki İstanbullular da filmi beğenecek.