İşte Şimdi Gördün Beni

İşte Şimdi Gördün Beni
İşte Şimdi Gördün Beni
Gözde Mimiko Türkkan, The Empire Project'teki 'Dilek Ağacı' (Wish Tree) başlıklı fotoğraf sergisinde, günlük hayatta konuşmaya bile çekindiğimiz cinsel kimlik, beden politikaları gibi kalıpları şöyle bir sallayıp sarsmayı amaçlıyor. Amatör porno ve selfieler üzerinden kurguladığı 'İşte Şimdi Gördün Beni' serisinde başkaları tarafından kabul edilme, değer görme arzumuzu irdeleyen Türkkan, "Cinsel hizmetler endüstrisine dair kafamı kurcalayan konular var. Bunları kendimi kullanarak anlatıyorum, ancak kendi deneyimimle direk alakalı değil" diyor.
Haber: YASEMİN ELÇİ - elciyasemin@gmail.com / Arşivi

Gözde Mimiko Türkkan’ın 23 Ocak’ kadar The Empire Project’te devam eden ‘Wish Tree’ (Dilek Ağacı) isimli beşinci kişisel sergisi, sımsıkı sarıldığımız inanç ve kalıplarımızı şöyle bir sallayıp sarsmayı hedefliyor. Türkkan, kendine dönük yaptığı tespitlerden yola çıkarak hayatın içinde konuşmaya çekindiğimiz, insan kimliğinin stereotiplerine dokunan kültürlerarası kodları günlük yaşamdan cımbızla çekip aldığı karelerle bizlere yansıtıyor. Cinsel kimlik ve beden politikalarını, kendi geçmişinden ve sosyal analizlerden beslenerek irdeleyen sanatçı, yeni sergisinde üç farklı fotoğraf serisini bir arada sunuyor.

‘Wish Tree’ başlığı altında toplanan seri izleyiciyi farklı ülkelerden kültürler, adetler, inançlar ve duruşlarla buluşturuyor.
‘Now You See Me’ (İşte Şimdi Gördün Beni) ise Türkkan’ın şimdiye dek toplumsal cinsiyet ve beden politikalarına dayandırdığı çalışmaların en yeni parçaları. Amatör porno ve selfieler üzerinden kurgulanan seri başkaları tarafından kabul edilme ve değer görme arzumuzu irdeliyor.

Sanatçının ‘La Comedie Humaine’ başlıklı gelecek projesinden de önizleme niteliğinde bir iş var sergide. Türkkan ayrıca sanatın ulaşılabilirliğine katkıda bulunmak adına eserlerinden birini serigrafi baskı ile çoğaltarak 100 edisyonluk bir seri olarak sunuyor.

2010 yılında ‘Pay Here’, 2011 yılında ‘Baktım Sana’, 2012’de ‘Full Contact’ ve 2013’te ‘Fight-Flight-Freeze’ başlıklı sergileriyle izlediğimiz Gözde Türkkan, ‘Wish Tree’ ile bilinçli bir bütünlük içinde yürüttüğü araştırma projelerinin yepyeni kıvrımlarını bizlerle paylaşıyor.

Önceki serilerinde daha kendi deneyimlerin ve kimliğinden yola çıkarken, bu sergide sanki çektiklerinle arandaki mesafe artmış. Sence“Wish Tree” eski sergilerinden hangi yönleri ile farklı? Senin duruşun nasıl değişti?
Serileri bir zaman çizgisine koysak aslında hepsinde o dönem kendimde çözmek istediğim konulardan yola çıktığım görünür. Ama evet, ne kadar merkezde olduğum değişiyor. İlk işlere göre kendimi daha az hissettiriyorum. Bunun benim deneyimim olduğunu göstermekten ziyade ortak bir yaşanmışlık olduğunu vurgulamak istiyorum. Bir yandan, ‘Wish Tree’ ile aynı anda ‘Now You See Me’ serisi ortaya çıktı. ‘Now You See Me’ otoportre olduğu için yine tamamen kameranın önündeyim. Gerçi otoportre olmasına rağmen kendimi anlatmıyorum, olay ‘role-playing’e dönüştü.
‘Cinsel hizmetler’ diye tanımlayabileceğimiz endüstriye dair kafamı kurcalayan konular var. Bunları kendimi kullanarak anlatıyorum. Ancak kendi kimliğim ya da deneyimimle direk alakalı değil. Bu kez dış meseleleri kendim üzerinden anlatıyorum.

Bu endüstrideki hangi noktalar seni rahatsız ediyor? Ne zaman başladın bu konuları irdelemeye?
2010’deki ‘Pay Here’ serisiyle başladı. ‘Cinsel hizmetler’ diye tanımladığımız alanlarla hayattaki ‘geleneksel’ ya da ‘normal’ diyebileceğimiz kavramlar bazı noktalarda iç içe geçiyor. Beni asıl rahatsız eden bu ayrımların çok net yapılmasına rağmen içeriklerin benzer olması. Örneğin, ‘Pay Here’ projesi için araştırma yaparken ortaya çıkan bir görüş şuydu: Cinsel olarak bizi tatmin eden bir kişiye ‘seks işçisi’ diyorsak, çalışmayan ve kocasının parasıyla geçinen evli bir kadının bundan ne kadar farklı olduğunu tartışabiliriz. Her evlilik böyledir asla demiyorum, ama kesişen yönleri var. Evliliği hiç sorgulamadan kabul eden bir toplum rahatsız ediyor beni. Keşke bu bağlantıları görebilsek! Böylece daha istediğimiz gibi yaşayabilir, toplum tarafından dışlanan şeyleri kabullenebilir, normalleştirebiliriz.
‘Pay Here’ın ardından ‘Full Contact’ serimde bu konuya tekrar değindim. Orada toplum tarafından çizilen seks işçisi portresinin ötesinde bambaşka tercihler veya trajediler olduğunu gördüm.
Cinsel kimlikleri araştırırken evlilik otomatik olarak karşımıza çıkıyor, ama asıl derdin onunla değil tabi... Cinsel kimliklerden bahsettiğimizde evlilik regüle edilen, pazarlanan bir alan olduğu için kaçınılmaz olarak önüme çıktı. Dolaylı olarak işlesem de ilgi alanımın içine giriyor. Central Saint Martins’de (Londra) bitirme tezim için yaratıcı yazım tekniklerini kullandım. İlk kez evliliğe orada değinmiştim. Farklı kaynaklardan aldığım alıntıları bir kitapta birleştirmiştim. Evlilikle ilgili de birkaç cümle vardı. Bunlardan bazıları Amerika’da turneye çıkan ve striptiz gösterileri yapan bir topluluktaki kadın ve erkeklerle yapılan röportajlarda söylenenlerdi. ‘Pay Here’ kitabında da evlilik ilişkisini sorgulayan kareler var.

Daha önceki serilerin için Tayland’a gittin ve bir süre orada kaldın. Bu kez Japonya seyahatinin seni fotoğraf çekmeye yeniden ittiğini belirttin. Seyahat etmek seni üretmeye mi teşvik ediyor, yoksa asıl malzemeni dışarıda mı buluyorsun? Seninle ilgili nasıl bir çıkarım sağlıyor bu konu?
Ben dört yaşında Türkiye’de yaşayan Fransızlar’ın çocukları için açılmış Pierre Loti’ye başladım. Biraz da kendi isteğimle bu okula devam ederek, kendi doğduğum ülkedeki müfredatın tamamen dışında bir eğitim aldım. Osmanlı tarihi, Türkiye coğrafyası gibi dersler hiç almadım mesela. Bu yüzden iç ve dış ilişkisi en başından beri biraz karışık benim için; kendimi ne buraya ne de başka bir yere tam olarak ait hissediyorum. Kendimi ait olduğum ve olamadığım yerler üzerinden anlatabiliyorum sanırım. Bir yandan burada yetişmiş bir insanım; bir yandan da bambaşka kültürel kodlara sahibim.
İlham ve yolculuk kısmına gelirsek de; cevabım kısmen evet. Yolculuğa çıkıyorum çünkü fotoğraf çekme anım gelmiş oluyor. Projeye uygun ülkeyi belirleyip araştırma ve kişisel seyahati eş zamanlı planlıyorum. Bu nedenle romantik, gezgin sanatçı durumu değil benimki, ancak ‘Wish Tree’de fotoğraf çekmeye yeniden başlarken yolculukların verdiği heyecanı kullandığımı kesinlikle söyleyebilirim. Japonya’ya gitmeyi çocukluğumdan beri hayal ediyordum. Ancak tabi yolculuklar bir araç oluyor, amaç değil.

Yaşadığın yerde meselene dair kareleri belgelememenin sebebi nedir?
Kendimi ait hissettiğim yerden ilham alamıyor olmamın bir sebebi burada fotoğraflamak istediklerime karşı mesafeli duramıyorum. Yani gördüklerim benim üzerimde dışa vuramayacak kadar büyük bir üzüntü veya öfke yaratıyor. Örneğin, Tayland’daki bir toplumsal durumu gözlemlerken içimde ona dair bir his uyanıyor elbet, ancak yine de kendimi dışarıda tutabiliyorum. Oysa ki buradaki kaygı verici meseleleri daha içselleştirdiğim için üzerine üretemiyorum.
Bir yandan da buradaki insanlarla nasıl doğru bir şekilde iletişim kurabileceğimden emin olamıyorum. Amacımı ve onları neden fotoğraflamak istediğimi açıklamaktan çekiniyorum. Hatta bazen onlarla aynı dili konuşamadığımı düşünüyorum. Aslında üzerine gitmem gereken bir konu, ancak hala başka önceliklerim var.


Yurtdışındaki sergilerde en çok nasıl tepkiler alıyorsun? Farklı kültürel kodlara sahip insanların işlerine yaklaşımı buraya göre değişkenlik gösteriyor mu?

Başka ülkede benim Türk olduğumu bilerek fotoğraflarıma bakan insanların beklentileri çok farklı. ‘Pay Here’ ve ‘Full Contact’ serisine ait fotoğrafları görenler benim Türkiye’den geldiğimi anladıklarında, önce kendi aralarında sessizce konuşup sonra bana “Burası Türkiye mi?” diye soruyorlar. “Bu insan Türkiye’dense fotoğrafları da kesinlikle orada çekilmiştir ve illa ki oraya dair bir şeyi anlatıyordur!” refleksi var. Aslında oldukça rahatsız edici ve iletişim sorunu yaratıyor. Londra’da master yaparken hocaların ortaya attığı konulardan bir tanesi de buydu. Sınıfta sayıca fazla olan Çinli öğrencilerin ürettikleri işlerin Çin’in sosyo-ekonomik ve politik gerçeklerinden ve üretimi yapan kişinin kimliğinden bağımsız olarak yorumlayıp yorumlayamayacağımızı çok tartıştık...

Her serginde olduğu gibi ‘Wish Tree’de de ‘Now You See Me’ başlığı altında yine otoportrelerinle karşılaşıyoruz. Otoportre senin için neden önemli? Otoportre ile ‘role-playing’ arasında nasıl bir çizgi var? Bunu devam ettirme sebeplerin neler?
Üniversite birinci sınıftayken fotoğrafı çekenle çekilen arasında bir iktidar meselesi olduğunun farkına vardım. O zamanlar Nan Goldin, Araki gibi isimlerin işlerini çok inceliyordum. Kendimi fotoğraf çeken olarak konumlandırmanın hiç de naif bir şey olmadığını, rastgele bir fotoğrafın dahi -çekilen kişinin rızası olsa bile- o kişiden bağımsız bir temsil yarattığını anladım. Üzerinde kimsenin kontrolü kalmadığı bir görsel malzeme ortaya çıkarıyordum. Niyet ise bu denklemin tamamen dışında kalıyordu. Buna rağmen fotoğraf çekmeye devam etmem için otoportre çekmem gerektiğine karar verdim. Kendimi de aynı duruma sokarsam vicdanımı biraz rahatlatabileceğimi düşündüm. Tabi çekimi yapan yine ben olduğum için, kontrol bir nebze hala bende kalıyordu!


Bu şekilde dışarıya yaptığını düşündüğün haksızlığı eşitliyorsun yani... Bu içgüdü nasıl ortaya çıktı?

Bu durumu en net anneannemle yaşadığım dönemde farkettim. Her gün bir Polaroid fotoğrafını çekip ona gösteriyordum, onun da hoşuna gidiyordu. Bu süreç onun ölümü ile bittiğinde bahsettiğim hissin ağırlığını çok yoğun yaşadım. Elimdeki 198 fotoğrafın üzerinde onun söyleyecek tek bir sözü bile kalmamıştı ve ben bunlarla istediğimi yapabilirdim. Bu bana büyük bir yük gibi gelmeye başladı. Anneannemin manevi çıplaklığını dengelemek için kendimi fiziksel çıplaklığa maruz bıraktığım ‘Pudica’ serisini çektim. Bu alışkanlığın temeli aslında o noktada oluştu.

Aslında tam karşılığı değil gibi, kendine daha acımasız davranıyorsun...
Belki de, ama bu şekilde incelediğim konularla ilgili de çalışma fırsatı buluyorum. ‘Pudica’ ve Now You See Me’de olduğu gibi. Bazen kendim üzerinden derdimi daha iyi anlatabildiğimi düşünüyorum... Aslında belki de daha acımasız değil, çünkü bu sayede içe kapanık bir yanımı dışa vurabiliyorum...

Peki söylemek istediklerin bu sergiyle hedeflediğin etkiyi yarattı mı sence?
‘Wish Tree’de benim için önemli olan tek bir sergide kendi kimliğimi ve yansıtmak istediğim farklı meseleleri ayna anda göstermekti. ‘Wish Tree’ ile ‘Now You See Me’ serileri konu ve üslup olarak aslında çok farklı ama ikisi de benim içimde aynı anda varolan dürtüleri su yüzüne çıkarıyor. Onların bir arada yaşamalarından memnunum. Bir yandan da kendi içimde hayata dair umut duygularını bir şekilde beslemem gerekiyordu. Benim ve eşitlikçi olduğunu düşünen her insanın içinde aslında ayrımcılık yapmaya meyilli bir yön olduğunu düşünüyorum. Bebeklikten itibaren ‘ben’ üzerinden kimliğimizi oluşturuyoruz. Dolayısıyla dünyayı ‘ben ve öteki’ zıtlıkları üzerinden algılıyoruz. Biz içimizdeki bu itkinin ne kadar farkına varırsak hayatımızda da en ufağından büyüğüne kadar, ayrımcılıktan o kadar uzak kalırız diye düşünüyorum. Herkes bu çabayı kendi çevresinden başlayarak gösterse bir fark yaratabiliriz. ‘Wish Tree’ de bu konuyu fizikselleştiriyor ve benim kendi hayatımdaki bir basamağı yansıtıyor.


Bundan sonra hangi serinin ya da üslubun üzerine daha çok gitmeyi planlıyorsun? Aklında yeni bir proje var mı?

Bundan sonra ‘Now You See Me’ye devam etmeyi düşünüyorum. Ayrıca ‘La Comedie Humaine’ (İnsanlık Komedyası) adlı yeni projeme odaklanacağım. Bu seriye ait sergide bir iş var, fragman tadında. ‘La Comedie Humaine’ ile tamamen bilmediğim bir alana gireceğim, kurgu. ‘Now You See Me’ de kurgu ama kendimi kullandığım için daha güvenli bir alandayım. Yeni seride toplumsal gözlemlerimi başka insanlar üzerinden iğneleyici bir dille yansıtmaya çalışacağım...
Gözde Türkkan’ın ‘Wish Tree’ (Dilek Ağacı) başlıklı fotoğraf sergisi 23 Ocak’ kadar The Empire Project’te.