İster inan ister inanma!

İster inan ister inanma!
İster inan ister inanma!
Çağan Irmak'ın son filmi 'Prensesin Uykusu', 17 Kasım'da vizyonda. Film seyirciyi salondan gülerek çıkartacak bir masal. Irmak'la, filmin ilk kez gösterildiği Londra'da konuştuk

Prensesin Uykusu’nun ilk gösterimi Londra’da yapıldı. İlk tepkiler nasıl?
Şimdilik burada yaşayan Türk arkadaşlarımızın tepkisini gördük, beklediğimden çok ötede, olağanüstüydü. En çok sevindiğim şey de filmin insanları mutlu etmesi oldu. Amacımız buydu zaten. Seyircisini mutlu eden, salondan gülümseyerek çıkartan bir film yapmak istiyorduk, gördüğüm kadarıyla bu olmuş.

Önceki filmlerinizde ‘Prensesin Uykusu’nun sinyallerini vermiştiniz aslında. Masallara, doğaüstü, fantastik öğelere yer vermiştiniz zaman zaman.
Fantastik taraf benim bütün filmlerimde var. Çünkü ben beynimizin yarattığı hayal ürünlerini de hayatın bir parçası olarak görüyorum. İnanıp inanmamamızın hiç önemi yok. İşin fantezi tarafı da hayata dairdir. Çünkü hepimiz hayallerle yaşıyoruz. Dünyada mutlu insanlar var, mutsuz insanlar var ama bir tek şey yok; hayal kurmayan insan. İnsanın kurduğu, içine ait olmadığı ama hissettiği dünya benim bütün filmlerimde var. ‘Issız Adam’da var, ‘Ulak’ zaten bunun üstüne kurulu.

‘Karanlıktakiler’de bile bir eve sıkışmış bir hayat vardı ve bu hayat dışarıdakinin tam aksi yöndeydi değil mi?
Evet, çünkü buna çok önem veriyorum. İnsanın içine doğduğu dünyayla, içinde yaşamak istediği dünyanın karşıtlığını çok seviyorum.
‘Karanlıktakiler’in kahramanı Egemen ve ‘Prensesin Uykusu’nun kahramanı Aziz’in ortak özellikleri var mı? İkisini de birer anti-kahraman olarak yorumladığım için soruyorum bunu.
İkisi de hayat acemisi. Aslında ortak noktaları yok. Ortak noktaları acemilik ve saflık. Egemen daha karamsar bir saftı, Aziz ise yüzde yüz pozitif bir saf. Şöyle diyebiliriz Aziz için: Şekeri biraz fazla kaçmış.

Şöyle bir sözü var Aziz’in “Ben gülmüyorum ki, benim yüzüm böyle.”
Öyle doğmuş o. Bak, ben bu filmi çok da fazla ciddiye almıyorum aslında. Çünkü bu miniklere büyüklere eğlencelik. Ben bunu bilerek ve isteyerek yaptım. Filmin belki de üzerinde en çok düşünülmeyi hak eden tarafı da işte bu gülümseme. “Neden gülümsüyorsun sen hep?” sorusunu herkes kendine göre yorumlayacak. Aziz gülümseyerek doğmuş, bu bence bir genetik hata (gülüyor)ve o gülümseme onun kaderi olmuş artık. O öyle yaşıyor, mecbur.

Belki de asıl soru neden gülmüyorsunuz... 
Belki de doğru soru bu, evet. Ama filmdekilerin anlayamadığı şey, neden güldüğü. Onun da anlamlandıramadığı şey “Tamam ben gülüyorum ama sen niye gülmüyorsun?”

Gerçekten ‘rüyasız’ mıyız o kadar? Filmlere ne kadar ihtiyacımız var aslında. Yeşilçam geleneğini falan düşününce hep bir alternatif dünyaya kaçma, yaşamadıklarımızı izleme merakı var aslında. Aslında eskiler kaçış edebiyatı der buna. Örneğin ‘Yüzüklerin Efendisi’ bir kaçış edebiyatı olarak, ilk çıktığı zaman kıymet verilmeyen bir kitaptı. Ne kadar acı, değil mi? Oysa ‘Yüzüklerin Efendisi’ şu anda insanların kutsal kitaplarından biri. Edebiyat, sanat ne olmalı ki kabul edilsin? Eğer bir şey seni gerçeğe yaklaştırıp aynı zamanda gerçekten koparıyor, kendinle eğlenmene, düşünmene neden oluyorsa bu zaten sanat eseridir. Zaten sanatın amacı da bu bence. Hem kendinle yüzleştirmek hem kendinden kaçırmak. Bu film de aslında bir kaçış edeiyatı ürünü. Filmin türü ne diye sorulduğunda ‘patchwork’ diyebiliriz diye düşündük aslında. Her şeyi içeriyor film. Hayata dair enerjisi aç bir film bu. Her şeyi yüksekte yaşatmak istiyor.

Sizin filmlerinizde anlatmak istediğinize müzik çok güzel hizmet ediyor .
Aslında film bir müzikten doğdu ve Redd de olağanüstü bir iş çıkardı burada. Çok güzel bir soundtrack’i var filmin ama gereksi müzik kullanmadık.
Aziz’in hayaletle karşılaşma sahnesi benim için en güzel bölümdü. Aziz‘in ölümle olan hesaplaşması, onu yok sayması...
Ona göre ölüm yok ki. Sonsuz hayat falan gibi günümüzün saçma sapan öğretileri anlamsız. Onun için her şey bir yaşam döngüsü. Varsak artık yok olamayız, bu kadar.

Bununla dalga geçmesinin yanı sıra aslında klişelerin filmi değil mi ‘Prensesin Uykusu’?
Aynen! Birçok öğeyi bile isteye koyduk bunun için ve bunu çok belli ediyoruz. Bambaşka bir İstanbul var filmde. Masallara en az elverişli yanı belki de şehrin. Biraz gri belki de.

Bu daha renkli yapmış hikayeyi ama...
Aslında anlattığın hikayenin şehirle ne kadar örtüştüğü bu. Mesela ben şuna hiç inanmıyorum; bir filmden çıkmış birisi, diyor ki “Görüntüleri çok güzeldi”. Bence sinemada güzel görüntü diye bir şey yoktur. Doğru görüntü vardır. Çünkü kamera size göre nerede olması gerekiyorsa orada olmalı. Güzel bir binanın önünde bunları yürütmen hata, sadece o güzel binayı göstermen hata. Kartpostalcılıktır bunun adı. Ya da, “Kostümler çok güzeldi” derler örneğin. Ee, sen onun kostüm olduğunu anlamışsın ama! Büyük hata. Seyirci filmden çıktıktan sonra “Makyaj çok güzeldi” falan dememeli. Bunu sen hayatın içine yedirdiğin zaman, seyirci o kıyafeti gerçekten giymiş gibi görmeli oyuncuyu.

Biraz filmin türüne dönecek olursak, hastane sahnesi çok fazla ve hastanenin insana çağrıştırdığı düşünceler alışıldık biçimde de sunulmamış.
Bu filmde kesinlikle drama yok. Mesela, ‘Karanlıktakiler’ çok depresifti, hayata karanlık bir yerden bakıyordu ama bu film o yerden bakmıyor. Bu film komedi filmi bence. Komedi dediğim zaman “Yok sen komedi yapmazsın” diyorlar bana, sanki komedi ucuz ve kötü bir şeymiş gibi. Oysa mizah çok önemli. Mizahla, başka türlü söyleyemediğin binlerce şeyi söylersin ve boynun baltadan kurtulur. Yeri gelmişken, ülkemizdeki dört mizah dergisine de çok teşekkür ediyorum. İsimlerini söylemeyeyim, zaten onlar biliyorlar. Ben o dört mizah dergisini çok seviyorum, orada yazıp çizen herkese sonsuz teşekkürler ediyorum. Çocukluğumdan beri mizah dergilerini takip ediyorum ve zaten ülkemin tek muhalif kanadı onlar kaldı...
Film için ‘patchwork’ tanımını yaptınız. Gerçekten de bir türler şöleni gibi. Aziz’in çocukluğu, geçmişi yalnızca animasyon mesela...

Aziz’in tek bir sözü yüzünden öyle. Hatırlatayım size. Aziz diyor ki, “Geçmiş bazen bir kurşun kalemle çizilmiştir. Sen silgini kaybetmişsindir, o geçmişi silemezsin.” Eh, kurşun kalem demişti Aziz, ben de kurşun kalemle çizdim geçmişini.

Filmde her masaldaki gibi iyiler kazanıyor en sonunda. İlahi adalet mi bu?
Kötülük döngüsü beraberinde kötüyü getirdi, iyilik döngüsü iyiliği getirdi. Bence biz böyle bir şeyin modası geçmiş gibi davranmaktan çok hoşlanıyoruz. Kötü ve zeki olmayı seviyoruz. Oysa zeki değiliz, kötüyüz. Lütfen artık kimse zekiyim çünkü kötüyüm demesin. Yalan. Dünyada kadar zeki insan olsaydı eğer, dünya bu halde olmazdı. Demek ki o kadar zeki yok. Ama kötü var. O yüzden kimse kendi kötülüğünü zekilikle saklamaya çalışmasın. Artık bu numaralar çok bayatladı. Masum olduğumuz aptal olduğumuz anlamına gelmez. Aziz filmdeki en akıllı karakterdi.

Aziz’in eli sizin için önemliydi sanırım filmde?
Aziz’in eli benim için çok önemliydi. Birçok inanışta yaşam elden ele verilen bir şeydir. Elin iletken olduğuna inanılır. Ben de öyle düşünüyorum. El bizim birbirimize dokunduğumuz nokta. O yüzden ben bu filmde el duygusunu çok kullanmak istedim.





    ETİKETLER:

    Dünya

    ,

    İstanbul

    ,

    sanat

    ,

    hayat