İstiyorlar ki insanların kafası çalışmasın!

İstiyorlar ki insanların kafası çalışmasın!
İstiyorlar ki insanların kafası çalışmasın!
120'ye yakın filmde rol alan, Yeşilçam'ın dev ismi Ahmet Mekin, Kayıp Şehir'in İsmail Dede'si olarak ekrana döndü. "Türkiye'de hâlâ her yerde sansür var" diyen Mekin, filmlerinin çoğunu çok uzun yıllar sonra izlediğini söylüyor...
Haber: İPEK İZCİ / Arşivi

Bazı kareleri ne yapsanız unutamazsınız. Bu kare bir filmden olsa bile... Zannetmiyorum ki Atıf Yılmaz imzalı ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ı izleyen biri, filmin sonunda Türkân Şoray’ın o arada kalmışlığını, Kadir İnanır’ın çaresiz, Ahmet Mekin’in ise “Ya giderse?” bakışlarını unutsun. Gariptir, hafızalarımıza kazınan o filmini tam 35 yıl sonra izlemiş Ahmet Mekin.
Ömrünün tam 55 yılını setlerde geçirmiş, 120’ye yakın filmde rol almış, en sevdiği filminin hangisi olduğuna bile karar veremiyor. Kanal D’de yayımlanan ‘Kayıp Şehir’ dizisinde evin büyüğü İsmail Dede’yi canlandıran Mekin’i sette ziyaret ettik, geçmişten bugüne uzandık. Kendi adıma, bir illüzyonun gerçeğe dönüşmesiydi bu buluşma. Ama yine de sohbet ederken sık sık ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’daki hali gözümün önüne gelirken buldum kendimi... Sizi sohbetimize buyur etmeden önce bir yanlışı düzelteyim: Ahmet Mekin’in soyadı internette sıkça yazıldığı gibi Kurtdereli değil, Kurdeli. Soyadı olarak kullandığı Mekin ise ikinci ismi... 
Ekrana ‘Kayıp Şehir’le döndünüz. 
Evet, bir göç hikâyesi. Çokça yapılmış bir hikâye göç fakat yapılmayan yönleriyle yeniden, yeniden, yeniden yapılabilir. Her göçün ayrı bir hikâyesi vardır. ‘Kayıp Şehir’de hikâye çok güzel akıyor, ekip çok iyi, çok sevdim hepsini. Senaristler, yönetmen, çalışan diğer arkadaşlar, oyuncular hepsi çok başarılı. 
İsmail Dede olarak izliyoruz sizi, sevdiniz mi karakterinizi? 
Onu bilhassa sevdim, beni hiç yormuyor. Benim için önemliydi bu. 
Yıllar öncesine gitsek, setteki ilk gününüzü hatırlıyor musunuz? 
İlk filmimin adı ‘Mahşere Kadar’dı, 1956 ya da 57’de çekmiştim. Bizim eski Yeşilçam, çok daha başkaydı, o günkü koşullarda bayağı ilkeldi ama işi, zevki ve disipliniyle çok güzeldi. 
Bugün neler değişmiş setlerde? 
Bu günlerle o günleri kıyaslamak mümkün değil. Araçlar, gereçler, kameralar, ışıklar, her şey başka, bizim dönemde çok ilkeldi bunlar, büyük bir gelişme var. Daha kalabalık ekiplerden oluşuyor setler, çalışma tempoları hızlandı. Ama eskinin o doğallığı, ilkelliği ayrı bir güzellikti. 
Kariyerinizde ağırlık hep sinemada. Dizi çekmeyi çok sevmiyormuşsunuz sanırım. 
Dizi setinde hızlı ve çok zaman alan bir tempo var. Günde 16-18 saat çalışıldığı oluyor, insanı yoruyor bu. Tabii şimdi alıştığımız sistem böyle değil. Bu sene, ‘Umut Üzümleri’ diye bir film çektim, hatta Altın Portakal’a da aday bildiğim kadarıyla. 2.5 ay sürdü çekimler ve film 90 dakika. Hesap edin, burada (dizi setinde) 4-5 günde bir bölüm çekiyorsunuz. O da 90 dakika, bu da… Sevmemek değil de o tempoya uymamak söz konusu. Sonra, tiyatrocu olmadığım halde iki defa da profesyonel tiyatro yaptım ben. 1972’de Genco Erkal’la Abdülcanbaz’ı oynadım, bir de Dormen ve Engin Cezar’larla ortak bir prodüksiyonda Güngör Dilmen’in yazdığı ‘İttihat ve Terakki’de oynadım. Ama onun dışında hep sinema yaptım. 
“Nerede o eski Yeşilçam?” diyor musunuz? 
Hayır, her devrin kendi sineması var ve her sanat dalı gibi sinema da ileri gitmek zorunda. Yeşilçam’da o gün ne yapılmışsa bugün de aynı şeyler yapılıyor bir yerde. Farklı yorumlar getiriliyor, farklı teknikler kullanılıyor sadece. 
Değişen siyasi iklimler, sinemanıza yansıdı mı hiç? 
Yansıdı tabii. Sansür meselesi var en başta. Sansür, geçmiş zamanlarda çok katı uygulanıyordu. Bir kurul vardı, başkanı polis, o polisin denetiminden geçiyordu filmler. O kurul saçma sapan bir şeye takıyordu kafayı. Mesela “Neden sol elini havaya kaldırmış adam?” diye soruyordu. Bir şeyler bulup filmi engelliyorlardı. Yazarından ediyorlardı, oyuncularından ediyorlardı. Sansürsüz bir Türkiye yok, her şeyde hâlâ var sansür, sanatta da var... 
Sizin filminiz sansürlendi mi hiç? 
Tabii ki, TRT’nin kendi yapıp oynatmadığı iki, üç filmim var. 
Nasıl yani? 
Hem kendi yaptı hem oynatmadı. Düşünün TRT, genel müdürlükten kendi hikâyesini, bütçesini, oyuncularını, teknik ekibi onaylatıyor, filmi çekiyor. Çektikten sonra filmi kaldırıyor, oynatmıyor. Sonra, sevişme sahnelerine sansür uyguladıktan sonra şimdi sigaraların üzerine kelebek koyuyorlar. Filmin akışını bozuyor o! O zaman sigarayı yasaklayın! Sigara satılıyor, sonra da içeni yasaklıyorsun öyle şey olur mu? Ya da tutuyor bir lafı sansürlüyor, niye o lafı kullanamasın ki? Amerikan filmlerinin en ciddi yerinde bile en az 30 küfür var. Hiç de sakınmadan küfrediyorlar. Yaşanan ne varsa, filmde o da olmalı. 
Şu an tiyatrolarla da ilgili tartışmalar var biliyorsunuz. 
Var tabii. Türkiye’nin ilerlemesini, tiyatro seyretmesini istemiyorlar. Niye istesinler, insanlar aydınlanırsa başka talepleri olacak. İstiyorlar ki insanların kafası çalışmasın. Köy Enstitülerini niye kapattılar? İşte bu yüzden! Oradan yetişenler müthiş insanlardı ama ne yazık ki çok iyi olmak iyi değilmiş bu memlekette.
Azınlıkta hissettik, İstanbul’dan kaçtık... 
Şimdi Erdek’te yaşıyorsunuz değil mi? 
Erdek’te Ocaklar Köyü’nde yaşıyorum. Havası, doğası çok güzel. Ayrıca beni biraz da ayakta tutan herhalde orası oluyor. 
İstanbul’dan kopup gitmek zor olmadı mı? 
Hayır, İstanbul beni müthiş boğuyor. Benim şehrim değil artık burası. Benim bir şehrim vardı örfü, âdeti, adabıyla, gelenekleriyle… Ama o şehir gitti, başka bir şehir geldi. Onun için biz de çareyi kaçmakta bulduk çünkü azınlıkta hissettik. 
Arada geliyor musunuz peki buralara? 

İşim olmazsa gelmiyorum. İstanbul’u görmek istemiyorum. 
O kadar sevmiyorsunuz yani? 
Sevmiyorum. Ama bu benim sevmemem insanların sevmemesi adına değil. Çünkü İstanbul hâlâ bir numara. İş, ticaret, sanat, politika her şey burada.
Politika demişken, bir zamanlar çok severmişsiniz politikayı.
Evet, bir zamanlar… Politikanın kirli taraflarını görünce, biz sanatla uğraşanlar o tür şeyleri pek sevmiyoruz. Çünkü politikada her türlü çirkinlik var. 50’den beri siyasetin içerisindeyim, 10 sene meclis üyeliği yaptım sonra kontenjandan 1. sıradan milletvekilliği adaylığı geldi, o zaman artık vazgeçtim. 

Öğrendim ki bir de sporcu geçmişiniz varmış. Güreş, kayak… 

Sporda yapmadığım şey kalmadı. Güreş, en son yaptığım sporlardan biri, onu emirle yaptık. 

Nasıl emirle? 

1948’de olimpiyatlarda, Türk Güreş Milli Takımı sekiz altın madalya aldı. Bu madalyalardan sonra Türkiye’de bir hareket oldu, biz de o zamanlar halkevlerinde spor yapıyoruz. Müzik yapılıyor, voleybol vs. hepsi halkevlerinde yapılıyor. Neyse o arada halkevlerine “Spor yapan arkadaşların vücutları müsait olanları güreşe teşvik edin” diye genelge gibi bir şey gelmiş. Madalyadan sonra güreş birdenbire patladı ya… Sonra baktılar, fiziği düzgün olanları aldılar, “Hadi güreşe” dediler. “E biz güreşten anlamıyoruz ki” dedik, “Hayır” dediler, “Güreşeceksiniz”. (Gülüyor) Kendi isteğimizle yapmadık yani. 

‘Arzuladığım Atatürk filmi yapılamaz’
İnternette herkesin sizi Atatürk’e benzettiğini okudum. Ben de görür görmez benzettim. Oynamak ister miydiniz Atatürk’ü?
Birkaç ciddi teklif geldi ama yapmadım. Zamanın bakanıyla da çatıştım; benim arzuladığım Atatürk filmi yapılmayacak. Hâlâ da yapılamayacak. İstiyorum ki Atatürk’ün her şeyini bir bütünle anlatsınlar. Bakana “Siz bunu yapabilecek misiniz?” diye sordum. “Efendim” dedi, “Siz oyununuza bakın.” “Valla” dedim “Oyunu herkes oynar. Siz yapabilecek misiniz, o bütçeniz, donanımınız var mı?” Bunu söyledikleri zaman 60’lar tabii. “Yapamazsınız, istediğim gibi olmayacak” dedim. Yapmadım. Şunu düşündüm: Alacaksınız öğrencilik yıllarından, Atatürk’ün sekiz cephe savaşı var. Çanakkale’si ayrı bir film, İttihat ve Terakki politikası ayrı bir konu... Kurtuluş Savaşı başlı başına bir şey. Yüzde 95’i cahil bir ülkeyi topluyor, hedefe götürüyorsun. Tüm bunlar iyi işlenmeli, cart diye yapılmaz bu işler!

‘Al Yazmalım’ı 35 yıl sonra izledim... 
En revaçta filminiz ‘Selvi Boylum, Al Yazmalım’... 
Ben onu 35 sene sonra izledim. Tiyatrosu da yapıldı, dizisi de... Dünyanın her yerinde yapılır ve her yerde aynı ilgiyi görür çünkü ayakları yere sağlam basan bir hikâye yazmış Aytmatov... Sonra Atıf Yılmaz abartmadan, çok iyi bir sinema yaptı o hikâyeden. Kamera güzel, müzik güzel, onun yanında demek ki oyuncular da iyi oturmuş ki, 35 yıldır hâlâ izleniyor. 
Filmin sonundaki ikilem de epey düşündürtüyor tabii. 
Aslında ikilem değil, adamın söylemek istediği şey o. Türkân, “Sevgi, emekti” diyor ya, işlediği konu emek. “Dünyada en büyük değer, emektir” diyor. Her şey emekle olur, verilen mesaj bu. 

200 film yaptım, 50’si iyi filmdir... 
Sizinle ilgili en şaşırdığım şey filmlerinizi hiç izlememiş olmanız. 
İzlemiyorum, evet. Bir işi iş olarak yapıyorum, sonra bitiyor benim için. Film iyiyse iyi, kötüyse kötü diyorlar. Tabii ki kötü filmler de yaptık. Kötü derken yani ticari filmler… 200’e yakın film yapmışım. 50’si iyi filmdir. 
Diğerleri? 
Diğerleri piyasa filmleridir. Eski büyük şirketlerin öyle politikaları vardı, der ki adam “İki iyi film yapacağım.” İyi film derken, kalitesi iyi, sanatsal yönü kuvvetli film. Bir de der ki “Üç de ticari film yapacağım.” O iki film çalışmayacaksa -ki sanatsal yönlü oldukları için tutmama ihtimali var- o üç ticari filmle durumu kurtarsın. O filmlerde şarkıcıyla, türkücüyle oynuyorsun. İbrahim Tatlıses’in ilk filminde oynadım ama ismini, konusunu hatırlamıyorum bile. Oynadım, çünkü afişe yazacak isim lazımdı şirketlere.