İzleyenin gözünden: Çok iyiden vasata doğru 19 Filmekimi filmi

İzleyenin gözünden: Çok iyiden vasata doğru 19 Filmekimi filmi
İzleyenin gözünden: Çok iyiden vasata doğru 19 Filmekimi filmi
Dünya sinemasında tatlı bir tura çıkacağımız Filmekimi'nin vakti geldi, 3-11 Ekim arasında kendinizi sinemaya verebilirsiniz! Peki filmlerinizi seçtiniz mi? Sinema yazarı Selin Gürel çeşitli dünya festivallerinde gördüğü ve Filmekimi'yle Türkiye'ye gelen filmleri Radikal okurları için kısa kısa değerlendirdi. Takdir sizin!

1. Saul fia/Saul’un Oğlu
Cannes yarışmasının tartışmasız en iyisi 'Saul’un Oğlu', sinemada Auschwitz defterini kapatıyor. Bu filmden sonra, Auschwitz’in dehşetini peliküle aktarmak nafile bir çaba. Bir yönetmenlik harikasıyla, gerçek bir sanat eseriyle karşı karşıyasınız. İlk filminde başyapıt noktasına erişen yönetmen László Nemes’in, gelecekte bu çıtayı aşması zor olacak.
2. The Witch
Anaakım korkudan hoşlananlar, bu film size göre değil. 'The Witch'e, ilk karesinden son karesine kadar hipnotize edici, bıçak gibi keskin, sinir zıplatan bir gerilim atmosferi hakim. İzlerken, sanki görmemeniz gereken bir şeye tanık oluyormuşsunuz da, istemeden yakalanmışsınız gibi rahatsız edici bir his çöküyor üzerinize. Bütün cadı korkuları, 'The Witch'in önünde diz çökmeli. Ayrıca teknik açıdan öyle üst seviyede ki, kesinlikle perdede izlenmeli.

3. Baskın
Can Evrenol’un 'Baskın'ı, yerli korku sinemasında cinler olmadan da ayakta durabileceğimizin 'kanlı' canlı kanıtı. Bunu, Evrenol’un korku türünde atmosfer kurma işini bilen bir yönetmen olmasına borçluyuz. Özel efektlere yaslanmadan, makyajdan yararlanılarak ortaya çıkan cehennem sekansları, kan donduruyor. Gün ışığına hasret kalacaksınız.

4. Carol
'Carol'da Todd Haynes’in işçiliği o kadar mükemmel ki, filmin geleneksel aşk öyküsü kodlarını takip etme eğilimi, teknik başarısını destekleyecek noktaya erişemiyor. Bu dengesizlik, “Carol”ın ışıltısını bir parça gölgeliyor. Ancak her halukarda, oldukça şık bir paket olarak, 'Carol'a karşı koymak çok zor. 

5. La loi du marché/İnsanın Değeri
Dardenne Kardeşler’in 'Deux jours, une nuit/İki Gün, Bir Gece'de yaptığını, tek bir karakter yerine bütün sistemi masaya yatırarak yapan Stéphane Brizé, Vincent Lindon’un ödüllü performansından aldığı güçle, Fransa’nın işçi sınıfına dair, sarsıcı bir vicdan hikayesi anlatıyor. Sinemada toplumsal gerçekçilik tutkunları için.

6. Comoara/Hazine
Romen sinemasının gözdelerinden Corneliu Porumboiu’nun 'Hazine'si, yönetmenin tarzına uygun bir 'kendini iyi hisset' filmi. Trajik mizahı, en iyi tarafı. 'Când se lasa seara peste Bucuresti sau metabolism/Bükreş'e Gece Çöktüğünde Ya Da Metabolizma' sonrası yönetmen biraz eğlenmek istemiş, anlaşılan. 'Hazine', finaliyle dudaklarda tebessüm bırakıyor.

7. Hrútar/İnatçılar
Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünün galibi olan bu küçük İzlanda filminde, ülkenin çileli coğrafyası ile birbiriyle uzun yıllardır konuşmayan iki kardeş arasındaki duygusal uçurum, müthiş bir uyum içinde. Trajikomedi en iyi formunda.

8. Desde allá/Uzaktan
Venedik’ten Altın Aslan ile dönen bir ilk film olarak 'Uzaktan'ı görmezden gelmek çok zor. Akıllardaki ilk soru, yarışmadaki 'Abluka'dan iyi olup olmadığı yönünde. Cevap veriyoruz: Hayır, 'Abluka'dan daha iyi değil, ama şüphesiz tuhaf bir çekiciliği var. Ne yaptığını bilen ve seyirciye kolay kolay istediğini vermeyen bir yönetmenin işi. Altın Aslan tartışılır, ama Geleceğin Aslanı ödülü için biçilmiş kaftan.

9. Shan he gu ren/Dağlar Uzaklaştığında
Çin’in toplumsal ve kültürel değişim sürecini 1999’dan 2025’e uzanan bir düzlemde anlatan “Dağlar Uzaklaştığında”, zaman zaman öyküsüne yabancılaştırıyor olsa da, masumiyetin kayboluşu, tüketim çılgınlığı ve zamanın durdurulamaz akışı üzerinden düşünüldüğünde, Çin’in sınırlarını aşar hale geliyor. Bu hüzün yüklü filmdeki en inanılmaz şey, filmde gençlikten yaşlılığa doğru inanılmaz bir inandırıcılıkla ilerleyen aktris Tao Zhao. Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu ödülü Zhao’nun hakkıydı.

10. El club / The Club
'No'nun yönetmeni Pablo Larraín’in yeni filmi 'The Club', 'No'nun kara mizahını ödünç alsa da, ondan daha karanlık, daha ağırkanlı ve daha hınzır. Larraín, Şili’nin çürük dişlerini çekmeye devam ediyor. Kilise’yi alaşağı eden tuhaf öyküsü, ağzınıza layık. 

11. Youth/Gençlik
Paolo Sorrentino’nun 'La grande bellezza/Muhteşem Güzellik' ile eriştiği başarı, 'Gençlik'in de otomatik olarak yeni bir 'Muhteşem Güzellik' olarak algılanmasına sebep oldu. Oysa 'Gençlik', yönetmenin özel dokunuşunu hissettirse de, Sorrentino’nun İtalya’dan dışarı çıktığında, özellikle de bu yüzeysel karakterlerle pek de ileri gidemeyeceğini açık eden, yetersiz bir film. Görsel ve işitsel olarak zevk almak mümkün, eğer ettiği büyük lafları gözlerinizi devirmeden dinleyebilirseniz…

12. Louder Than Bombs/Sessiz Çığlık
Joachim Trier gibi bir yönetmen, her ne kadar anlattığı, daha önce defalarca izlediğimiz bir öykü olsa da, küçük numaralarla bir filmi izlenir kılmayı becerebilir. 'Sessiz Çığlık'ta da olan bu. Ama gerçek şu ki, Trier gibi bir yönetmen daha önce defalarca izlediğimiz bir öykü anlatmamalı. Özellikle de İngilizce film çekme işine girişmişken…

13. Mustang
'Mustang', Türkiye’ye içinden değil dışından bakan ve bu gözle ülkenin sosyolojisini yarım yamalak bir vahamet üzerinden tanımlayan herkesin hoşuna gidecek bir film. Amerikalı eleştirmenlerin gözdesi olmasına şaşmamalı. Bir ilk film için iyi çekilmiş olduğunu yadsıyamayız, ama öyle temel sorunları var ki, şaşar kalırsınız.

14. Umimachi Diary/Küçük Kız Kardeşim
Tipik Hirokazu Koreeda duygusallığının sinir bozucu bir noktaya ulaşmadan, kendini sakin dalgalara bıraktığı 'Küçük Kız Kardeşim', samimi bir aile dramı. Özel olarak kendine hayran bırakmasa da, kötülüğe yer olmayan, iyimser ve naif dünyasıyla insanın içini ısıtıyor.

15. Mia madre/Annem
Nanni Moretti, yazdığı ve yönettiği filmlerde kendi de oynayan bir sinemacı olarak, her nasılsa 'Annem'de, başroldeki Margherita Buy dışındaki hiçbir oyuncuya karakter yazmamış. Özellikle de kendine. Moretti, filmde basbayağı Moretti olarak oynuyor. 'Annem', seyircinin gözyaşlarından beslenmek dışında başka bir amaca hizmet etmiyor. Moretti’nin Amerikan sineması için biriktirdiği yüzeysel gevezelikler de, hayli trajik bir John Turturro performansı ile paketleniyor.

16. Lolo
Julie Delpy’nin perdedeki personasını koruduğu filmin diyalogları hayli eğlenceli. Bir aşk öyküsü değil de, romantik bir 'şeytan çıkarma' hikâyesi olarak tanımlanabilir. Çekinmeden seksten bahseden 40 yaş üstü kadın karakterleri, tam Hollywood’un kabusuna girecek cinsten. Filmekimi’nin en zararsız filmi.  

17. Freeheld/Aşka Özgürlük
Bir kariyere bir 'Philadelphia' yetmez mi? 'Philadelphia'nın senaristi Ron Nyswaner, yine ölümcül bir hastalığın gölgesindeki eşcinsel bir karakterin yasalar karşısında hak arayışını anlatıyor. Neyse ki, Julianne Moore ve Ellen Page, kendilerini komik duruma düşürmüyor. Çünkü kendini komik duruma düşürme işi, daha çok yönetmen Peter Sollett’in omuzlarında. Film, öyküsüne ihanet edip, eşcinselleri ötekileştirmeyi de başarıyor üstelik. 

18. Dheepan
Son yılların en vasat Altın Palmiye’li filmi olan 'Dheepan'ın, 'De rouille et d’os/Pas ve Kemik'in yönetmeni Jacques Audiard’ın elinden çıktığına inanmak zor. Vasat bir göçmen hikayesi anlatması bir yana, göçmen sorununa getirdiği çözümle de alay konusu oldu.  

19. Chronic/Kronik
Bazı yabancı yönetmenlere İngilizce film çekmek yaramıyor. Cannes yarışmasının en kötü senaryosuna sahip olan filmin, En İyi Senaryo ödülü alması, ilk şoku atlatınca, hayli eğlenceli bir detay olarak kaldı akıllarda. Son zamanların en kötü final sahnesi de bu filmde. Eski Michel Franco’yu geri istiyoruz.

BU FİLMLER DE GÖZÜNÜZDEN KAÇMASIN!

Que Horas Ela Volta?/Annemle Geçen Yaz
Brezilya’nın sınıf meselesi, sadık bir hizmetçi ile asi kızı üzerinden ilmek ilmek dökülüyor.

Mistress America/Bayan Amerika
Noah Baumbach-Greta Gerwig ikilisinin kaleminden çıkan bir senaryo, hala merak uyandırabiliyor. Henüz sıkılmış değiliz.

Me and Earl and the Dying Girl/Ben, Earl&Ölen Kız
Muhtemelen biraz ağlayacağız, ama sorun değil, güldüğümüz sahnelere sayarız.

Ex Machina
Aylarca ticari gösterime girmediği için, perdede izlemek hayal oldu derken, Filmekimi büyük bir sürpriz yaptı. DVD’sinin de çıktığını hesaba katarsak, yılın en çok konuşulan filmlerinden biri olan “Ex Machina”yı perdede izlemek için bu ilk ve tek şansınız.

Life
Anton Corbijn’in efsaneleri peliküle aktarma konusunda ender rastlanan bir yeteneği var. “Life”a kayıtsız kalmak imkansız.

The Lobster
Yorgos Lanthimos distopyası 'The Lobster'a her koşulda varız.