İzleyiciye karşı hep cömertim

İzleyiciye karşı hep cömertim
İzleyiciye karşı hep cömertim
Çoğunlukla siyah-beyaz monokrom manzara resimleriyle tanınan Paul Morrison, Türkiye'deki ilk kişisel sergisini Dirimart'ta açtı. 'Kara Işık' başlıklı serginin sürprizi de Morrison imzalı bir heykel! Britanyalı sanatçıyla buluştuk, sanatını masaya yatırdık.
Haber: SİNEM KESKİNEL / Arşivi

Kariyerinizin en erken dönemiyle ilgili bir soruyla başlamak istiyorum: Günümüzün birçok çağdaş sanat ustasının mezun olduğu Goldsmiths College of Art’ta siz de 1998 yılında yüksek lisans eğitiminizi tamamladınız.. Nasıl bir ekoldür Goldsmiths College of Art? Sizce bu kurumun sırrı ne?
Bence Goldsmiths’in özellikle yüksek lisans bölümünün olağanüstü bir atmosferi var ve ben de tam en iyi zamanlarında oradaydım. Eğitim anlayışı çok eleştirel ve eleştirilerin direkt yansıtıldığı bir sistem üzerine kurulu olmasına rağmen aynı zamanda çok dürüst ve riyasızdı. 3 saatlik süreyle kapsamlı bir şekilde sadece benimle birebir ilgilenen harika bir profesörüm vardı. Çok fazla farklılık dolayısıyla da insanların, ne yapmanın mümkün olduğu ile ilgili ilginç zıtlaşmaları vardı.
Monokrom kavramsal manzaralar artık Paul Morrison’ın alametifarikası haline gelmiş durumda. Sergide ise kadın portresi figürüyle alışılagelmiş Paul Morrison pratiğinden ayrışan Dark Glass’ı görmek güzel bir sürprizdi. İşlerinize insan figürünün ekleniş sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?
Bir süredir manzara resimlerine paralel olarak kurgusal portreler yapıyorum. Biçimsel tablolar yaptığım için farklı şeyleri vurgulamaya meraklıyım. Manzaraları her zaman mizansen olarak düşünmüş ve bu mizansende ne olmuş olabileceğine dair farklı bakış açılarına hep açık bırakmaya çalışmışımdır. Figürler ise bu farklı bakış açılarının alanını biraz daha daralttığımda neler olabileceğini merak etmemle ortaya çıkmaya başladı. Esrarengiz karakterler ve dik bakışlarıyla yüzleşmek işlerime ilginç bir çarpıcılık kattı gibi görünüyor.
İşleriniz genelde izleyicinin algılarıyla oynamak üzerine kurulu. Buna göre izleyicinin işlerinizin tamamlanmasına yönelik en önemli etken olduğunu söyleyebilir miyiz?
Başından beri kavrama ve idrak etme ilgimi çekti, işlerimi de hep çok değerli bir deneyim haline getirmek için uğraştım. Yarattığım görüntülerin izleyicinin deneyimleri, anıları ve beklentilerine göre oldukça kişisel bir şekilde kabuklarından sıyrılmaları beni her zaman büyüledi. İzleyiciye verdiğim görsel verilerin niceliği konusunda her zaman cömert olmaya çalışırım ancak izleyicinin gördüğünü kafasında tamamlaması için gerekli olan alanı da sağlarım. Yorumların yarattığı değişim ve süsleme etkisini seviyorum.
Bence ‘Tilia’ serginin en büyük sürprizi. Bu ‘junkie’ prensesinizin üretim sürecinden biraz bahseder misiniz?
‘Tilia’ aynı isimli tablomdan esinlenerek ortaya çıktı. Tuval üzerindeyken saplantı haline getirdiğim ve üç boyutlu olarak görmek ihtiyacı duyduğum bir karakterdi. Birçok farklı referansın ve değiştirilmiş ana maddenin kombinasyonu: Beklenmedik bir şekilde hareketli ve renkli bir arka planı olan ‘Goldfinger’dan (1964) esinlenmiş bir 17. yüzyıl Frankenstein prensesi... Kendisinin öncelikle kil formatından kalıbı oluşturuldu, kalıba reçine dökülerek hayata geçirildi ve üzeri 24 ayar altın varakla kaplandı.
Gelecekte daha çok Paul Morrison heykeli ile karşılaşacak mıyız?
Evet, farklı heykel projeleri üzerinde çalışıyorum; büyük boyutlu, ayna parlaklığında dış mekân heykellerinden ‘Tilia’nın yolunda ilerleyen altın kaplamalılara kadar... Farklı olasılıkları değerlendirerek atölyemde çok eğlenceli zamanlar geçiriyorum.
İşleriniz, monokrom renk kullanımı ile psikedelik, kavramsal ve kalabalık figür kullanımıyla tamamen dengelenmiş durumda. Siyah-beyaz kombinasyonu ile karşılaştırıldığında altın kullanımı gerçekten çok ihtişamlı. Bu ihtişamlı anlayışın işlerinize nasıl eklemlendiğini anlatır mısınız?
Üretmeye ilk başladığımda benzetimli baskı şeklinde boyama yapma konusunda çok bilinçliydim. Özellikle, seri üretimi referans alan, aynı zamanda da onu çürüten, el yapımı bir şeyler üretmek istemiştim. Bu benim için boyama deneyimini bir şekilde maddesellikten uzaklaştırma veya duyarlılığını değiştirme şekliydi. Birbirinden tamamen farklı manzara parçalarından oluşan kolajları, emek vererek ve el boyamasıyla dikkat çekici bir ifadesizlikle homojenleştirebiliyordum. Altın tablolar, beni büyüleyen ikonalardan aldığım ilham ve değişik materyalleri kullanmanın nasıl sonuçlar doğurabileceğine duyduğum merakın birleşiminden ortaya çıktı. Altın yüzeyin parıltısını ve tarihsel çınlamaları bir arada görmeyi seviyorum.
Kendinize ait bir sanat koleksiyonunuz var mı? Varsa koleksiyonunuzdaki favori eser hangisi?
Evet, bir koleksiyonum var, birlikte yaşamayı sevdiğim parçalar. Hangisi favorim bilemiyorum ancak Tomoaki Suzuki tarafından minyatür polikrom ahşap ile yapılmış, ortağım Susie’nin tam boy portresine ve Takashi Murakami’nin erken dönem tablolarından birine derinden bağlıyım.
Paul Morrison’ın ‘Kara Işık’ sergisi 28 Aralık’a kadar Dirimart’ta. 

Görsellerim artık daha zengin

Kariyerinizin ilk yıllarından bugüne üretim pratiğinizin ve tabii ki işlerinizin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İşlerim büyümeye ve genişlemeye devam ediyor; görsellerim artık daha zengin ve önceki dönemlere göre daha farklı bir karmaşıklıkları var. Özellikle büyük formlu bir heykelden yeni film projelerine beni çok heyecanlandıran materyal farklılaşmaları var. Şu anda atölyemde bulunmuş imgeler arşivimi zenginleştiriyorum ve sezgilerime yöneliyorum, her zaman üzerinde çalışılacak yeni bir şeyler oluyor.