Jameson'la sinema üstüne

Geçenlerde Amerika'da Duke Üniversitesi öğretim üyeleri Güven Güzeldere ve Erdağ Göknar'ın düzenledikleri 'Arada/Between' adlı Türk sineması konferansına katıldım. Konferansta ünlü düşünür Fredric Jameson da vardı.
Haber: FATİH ÖZGÜVEN / Arşivi

İSTANBUL - Geçenlerde Amerika'da Duke Üniversitesi öğretim üyeleri Güven Güzeldere ve Erdağ Göknar'ın düzenledikleri 'Arada/Between' adlı Türk sineması konferansına katıldım. Konferansta ünlü düşünür Fredric Jameson da vardı. Jameson, yakın zamanlarda Türk sinemasıyla ilgileniyormuş, hatta ona bir takım Ömer Kavur filmleri götürdüm. Jameson'ı bulmuşken, konferanstaki konuşmalarımızın da ötesine geçen bir sohbete daldık.
Sinema ve özellikle de Türk sineması hakkında neler düşünüyorsunuz?
Altı yaşımdan beri sinemaya gidiyorum. 5-10 yıl kadar Hollywood'dan çıkan her filmi seyrettim. Evden daha uzaklara gitmeme izin verildiğinde de -otobüse atlayıp uzakta bir sinemaya gidiyordum, Philadelphfiya'da küçük bir sanat sineması- ilk yabancı filmlerimi seyretmeye başladım. Avrupa filmleri gördüm tabii. Rosselini, Duvivier, Renoir'ın 'Oyunun Kuralları'... Sonra Bergman.
Yüksek kültür popüler, kültür meseleleri 60'larda aşıldı gerçi ama bunun her zaman çift yönlü bir mesele olduğunu düşündüm. Edebi insanların sinema seyretmemesi ne kadar kötüyse sinema insanlarının da edebiyatla hiç uğraşmaması da aynı derecede vahim. Postmodernizmde işler daha da karıştı tabii. Şu anda imge ve söz, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar birbirinin içine geçmiş durumda. Mesela resim de hikâye anlatmaya geri dönüş yaptı, bu da konuyla bağlantılı. Bugün edebiyatı 'tercih' ediyorsanız sinemayı bilmek her zamankinden de önemli. Edebiyat sinemayla ilgilenmekten kendini alamıyor. Hatta, edebiyat giderek sinemasal tekniklerle kavranan ve yazılan bir şey oldu. Bugünkü kitaplar neredeyse kurgulanıyor.
Ulus sinemalarını keşfetmeniz nasıl oldu?
Ulus sinemaları deyince benim aklıma öncelikle dönemler geliyor. 1930'larda Fransız sineması, 1960'larda Polonya sineması, 1980'lerde ise Tayvan sineması diyeceğim... Bu soru da 'yeni dalgalar nedir?' sorusuyla örtüşüyor, sosyolojik, ekonomik, artistik anlamda. Fakat yeni dalgalar ve Fransız Yeni Dalga'sı biraz da avantgart sinemaların mahsulüydü. Artık avantgart'lar yok. O bakımdan Türkiye'nin de içinde olduğunu düşündüğüm yeni beliren ulusal sinemalar avantgart sonrası ulusal sinemalar olarak ilgimi çekiyor. Belki Türkiye için böyle değildir, bilmiyorum...
Son zamanlardaki İspanyol sineması için de durum böyle biraz. Teknik olarak çok iyiler. Burada çok iyi pazarlanıyorlar. Ama hiçbiri birer başyapıt değil. İtalyanlar hepsi olsa olsa post-Bertolucci. Almanya bayağı kötü durumda. Tayvan gene çok ilginç bunlara göre. Şunu gözlemliyorum... Ortak bir ruh var, ama tek bir yönetmen ortama damgasını basma eğiliminde. O grubun festivallerde falan boy gösteren yönetmeni o oluyor. Mesela Balkan sineması da buna örnek. Kusturica fenomeni var orda da. Ama Kusturica onların en iyi yönetmeni olmayabilir. Prag'da sinema eğitimi görmüş bir sürü başka yönetmen var ki tanınmıyorlar ve çok iyi işleri var. Bugün yeni dalgalardan ya da avantgart'dan sonra neler mümkün, benim merak ettiğim bu. Hollywood'a ne gibi tavizler veriyorlar ve ticari sinemaya ya da sanatsal olarak ilginç neler yapıyorlar, yapmaya çalışıyorlar...
Hollywood'a taviz ille de kötü bir şey mi?
Taviz doğru kelime değil belki de. Belli Hollywood kısıtlamaları arasından yollarını nasıl buluyorlar? Ünlü Bordwell ve Thompson'ın kitabında şöyle korkunç bir an var. Kitabın yazarları, "Bütün avantgart'lar Hollywood'a alternatif olarak ortaya çıktı fakat üzgünüz, Hollywood o kadar büyük ve engindir ki onların denedikleri her şey eninde sonunda Hollywood tarafından içerilmiştir" diyor. Bence olup biten özetle bu. Onların egemenliği altında olamadan hâlâ nasıl biçimsel yenilikler yapabilirsiniz, bu beni hâlâ ilgilendiriyor.
Bağımsız Amerikan sinemasının Hollywood'a alternatif oluşturabildiği bir dönem olmadı mı sizce? Terence Malick'in ilk filmleri aklıma geliyor mesela...
O farklı bir dönemdi. O nokta Amerikan avantgart'ının ya çıkacak ya batacak dönemiydi. Şunu söylemeliyim, Tarantino'ya büyük bir hayranlık duyuyorum bu bakımdan. O Hollywood'a çok saygılar sunmadı, bir sürü pencere açtı. Son zamanlarda yaptıkları biraz görsel bale bence, 'Kill Bill' falan. İkincisini görmedim gerçi. Ama birçok insan için zemin hazırladı. Bu da işte yeni bir Yeni Dalga anlayışı, yeni bir çığır. Aslında birilerinin ciddi ciddi yeni dalgaların fenomenolojisi hakkında bir inceleme yapmasını isterim. Türk sinemasında mesela; Ceylan'la Demirkubuz birbirleriyle konuşuyorlar mı?
Yakın arkadaşlar...
Başkaları da var mı, bir çevre mi bu?
Tam sayılmaz...
Ulus sineması meselesine dönersek. Benim için bu dile göre sınıflandırmadan başka bir anlam taşımıyor. Zaten içinde bulunduğumuz moment artık ulusun inşası momenti değil. Halk sineması dönemi de değil. Avrupa sinemasında Renoir ve kuşağı sinemalarını halkla buluşturan son sinemacılar oldular. Kendi ekipleri de vardı buna denk düşen, oyuncular falan. Bu bakımdan Tayvan sineması oldukça kendine özgü bir durum. Onlar ulus olmaya çalışan bir devlet ya da en azından bir kısmı öyle. Geçmişte sahip olmadıkları bir ulus fikrini geliştirmeye çalışıyorlar, sinemaları da öyle.
Ulus ya da ulusal lafı gene de zor bir laf. Ulusal alegori kavramını kullanırken de zorlanıyorum.
Ama bugün küreselleşmeye direnme konusunda tek dayanak noktası olarak da onu bulabiliyoruz.
Tekrar Türk sinemasına dönecek olursak...
Tabii önce 'Yol'u gördüm. Çok büyük bir film. 2003 Toronto Film Festivali'nde genç yönetmenlerden Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini gördüm. 'Masumiyet' ve 'Yazgı', sonra da 'Mayıs Sıkıntısı' ve 'Uzak'. Ahmet Uluçay'ın 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' da oldukça ilgi çekici. Hepsi de özellikle önemli bulduğum filmler. Tabi 'Uzak', Cannes ödülü ile daha geniş bir ilgi gördü. Ceylan'da doğayla birlikte diğer her şeyin parlak bir görselliğe dönüşümü, Demirkubuz'da ise anlatılan hikâyenin berraklığı ve kesinliği hemen dikkatimi çekti. Ceylan'ın filmleri bence Antonioni sinemasında gördüğümüz insan, doğa ve endüstrileşme arasındaki gerilimin hâlâ geçerli olduğunu, yeniden canlandırılabileceğini düşündürüyor.
Türk sinemasının bütün o Tayland sineması ile Balkan sineması arasında önemli ulus sinemalarından biri olduğunu düşünüyorum. Ömer Kavur'u merak ettim şimdi, onun da filmlerini seyredeceğim. Önemli olan kalıpların kırılmaya başladıklarını görmek, çok enerji var orada, ama genç insanların bu yönetmenlerin arkasında gidip gitmemesi de önemli. İspanyol sineması ateşi tam yanmadı bence. Bugün sadece Almodovar'la birlikte düşünüyoruz o sinemayı. Umarım Türk sinemasının da başına aynı şey gelmez. İmzası olan büyük yönetmenler önemli, onları tanıdığıma memnunum ama bulunan yeni bir şeyin etrafında birden fazla kişinin birleşmesi de önemli.
Fredric Jameson kimdir?
Fredric Jameson günümüzün en tanınmış Marksist edebiyat ve kültür eleştirmenlerinden birisi. Son 30 yılda, edebi ve kültürel metinleri analiz eden pek çok kitap ve makale yayımlarken, kendine has neo-marksist bir yaklaşım da geliştirdi. Jameson, romandan videoya, masallardan post modernizme farklı alanlarda ele aldığı konular hakkında ilgi çeken metinler oluşturdu. ABD'de Duke Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren Jameson, günümüz düşünce dünyasının en etkili isimleri arasında sayılıyor. Jameson'ın 'Dil Hapishanesi', 'Marksizm ve Biçim', 'Biricik Modernleşme', Edward Said ve Terry Eagleton'la birlikte yazılarının derlendiği 'Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Yazın', Habermas ve Lyotard ile birlikte yazılarının derlendiği 'Postmodernizm' adlı kitapları Türkçede yayımlandı.