Jane Campion'la odasında çay keyfi

Jane Campion'la odasında çay keyfi
Jane Campion'la odasında çay keyfi

Oyuncu Derya Durmaz (solda) ve festivale katılan kadın yönetmenler Jane Campion?ın otel odasında çay keyfi yaptı.

Amerika'da sinemaya yapılan devlet desteğinin kadın ve erkeklere eşit oranda verilmesi için mücadele eden Oscarlı yönetmen Jane Campion, aynı şeyin Türkiye'de de yapılması gerektiğini vurguluyor. Campion, 'İstanbul'a ve insanlarınıza kelimenin tam anlamıyla aşık oldum' diyor
Haber: DERYA DURMAZ / Arşivi

YENİ DELHİ - Yeni Delhi’de bu yıl beşincisi düzenlenen Hindistan Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin fokus ülkesi Türkiye’ydi. Festivale Türkiye’den 10 kadın yönetmenin filmi davet edildi. Festivalin açılış filmi ise usta yönetmen Jane Campion’un ‘Bright Star’ıydı. Ancak organizasyondaki aksaklıklar nedeniyle açılış töreni iptal edilince film gösterilemedi. Sonuçta bu tatsız durum, usta yönetmenle sinemadan, hayattan, kadınlardan ve İstanbul’dan konuşabileceğimiz bir sohbete vesile oldu.
Yeni Delhi’de otoyol kenarına kondurulmuş Ambiance Otel’in tozdan griye çalan odasında oturmuş, ‘İncir Çekirdeği’ filmiyle konuğu olduğumuz festivalde ne olup bittiğini kestirmeye çalışırken telefon çalıyor. Jane Campion odasına çaya çağırıyor. Yukarı kata çıkıyorum, 301 numaralı odanın kapısını çalıyorum. Kapıyı ışıldayan gözleri ve kocaman gülümsemesiyle Campion açıyor, içeri buyur ediyor. 5. Delhi Kadın Filmleri Festivali’ne davet edilen yönetmenlerden üç Türk, bir de İsrail’de yaşayan Hint asıllı bir İngiliz yönetmen ve ben Campion’ın odasındaki oturma grubuna dizilip kadın kadına çaylarımızı yudumluyoruz. “Çin delegasyonu gibi duruyoruz” diyor Campion. Kızı Alice’e fotoğrafımızı çektirip halimize gülüşüyoruz...
Bir takım tuhaflıkların peş peşe dizildiği bu film festivalinin bana armağanı, daha ilk kısa filmiyle Cannes’da birincilik ödülü alarak kariyerine başlayan, en iyi senaryo dalında Oscar sahibi, Cannes’da Altın Palmiye ödülünü alan ilk kadın yönetmen ve bu güne kadar yönetmen Oscar’ına aday gösterilmiş üç kadın yönetmenden biri olan Jane Campion’ı yakından tanıma şansını yakalamak oluyor. Bir ara Campion’a eğer zamanı olursa röportaj yapmayı düşünür mü diye soruyorum. “Tabii ki” diyor hemen, “Festival açılışı ve filmimin gösterimi ertelendiğine göre zamandan bol neyimiz var, memnuniyetle!”. Oscar sahibi olsun olmasın, herhangi bir başka yönetmenin rahatlıkla sinir krizi geçireceği şartlar altında sükuneti ve neşesiyle beni büyülüyor bu alçak gönüllü kadın...

Yogayla huzur buluyor
Ertesi gün yine Jane’in odasındaki oturma grubuna kuruluyor, Hint usulü Masala çaylarımız eşliğinde başlıyoruz sohbete. Bir gün önceki kaotik ortamda atmaya başlayan kaşımı fark edip sırtımı sıvazlayarak beni rahatlatan Jane, on yılı aşkın zamandır yoga yaptığından bahsediyor. “Özellikle gençken her şeyle mücadele ederek geçti hayatım. Bizimki gibi bir işle uğraşan birinin öngörülemez, kalıba oturtulamaz bir iş hayatı ve bazen bir o kadar inişli çıkışlı olabilen bir özel hayatı dengeleyebilmesi çok zor. Bu dengeyi oturtmak ve iç huzurumu bulabilmekte yoganın çok faydasını gördüm” diyor. Hemen ikna oluyorum Türkiye’ye döner dönmez yogaya başlamaya!
Campion’a Cannes’da Altın palmiye için yarışan, altı yıl aradan sonra sinemaseverlerin karşısına çıktığı son filmi ‘Bright Star’ı soruyorum. ‘Bright Star’, 19. yüzyıl şairlerinden John Keats ve sevgilisi Fanny Brawne’nin, Keates’in 25 yaşında ölümüyle sonlanan 3 yıl süren aşklarını anlatıyor. Fanny Branwne’yi canlandıran filmin başrol oyuncusu Abbie Cornish röportajlarında Jane Campion’un senaryosu ve özellikle de Fanny karakterini çizmekteki derinlikli çalışmasına övgüler yağdırıyor. “Keats hakkında yazılmış pek çok şey var, ama Fanny için aynı şey geçerli değil” diyor Jane. Fanny karakterinin üzerinde özellikle çalışması, bu karakteri neredeyse baştan inşa etmesi gerekmiş.
Her ne kadar film Cannes’da gösterildikten sonra kimi eleştirmenlerce 2010 Oscar’larında 7-8 dalda yarışacağı kehanetinde bulunulsa da, tahminler genellikle ‘Bright Star’ın başarısının ‘Piano’nun 1993 Oscar’larında elde ettiği başarıyla boy ölçüşemeyeceği yolunda. Campion ise bu tartışmaları pek önemsemiyor. Filmiyle gurur duyuyor ve ‘Bright Star’ın hayatının bu döneminde bulunduğu noktayı en iyi ifade eden filmi olduğunu düşünüyor.
Tarihin ve edebiyatın sanatta, hayatta iz bırakan kadınların üzerine pek de o kadar düşmeyişinden konuşmak, durumun sinemadaki yansımasına getiriyor konuyu. Kadınların  oynayacağı çok katmanlı, iyi yazılmış rol sayısı o kadar az ki...

‘Saldıralım, ordular ileri!’
Türlü türlü internet sitelerinde ‘feminist’ bir yönetmen mi, yoksa sadece ‘karmaşık ve çok boyutlu kadın karakterler yaratmayı başarabilen’ bir yönetmen mi olduğu tartışılsa da usta yönetmenin bunları pek umursamıyor. “Bana sorarsan” diyor, “Ben sadece yapmayı sevdiğim işi yapıyorum. Bu iş benim tutkum. Ve neredeyse her zaman kadınlar üzerine hikayeler anlatıyorum çünkü ben bir kadınım. Ve kadınların hikayelerini anlatma fırsatı olan nadir kadınlardan biriyim. İşe politik tarafından bakmıyorum. Anlattığım şeyleri düşünmemin, hayal etmemin sebebi bunu yapmanın çok keyifli olması. Ama hadi öyle yapalım, politik açıdan bakalım; bence sorun bir insan hakları sorunu. Kadınların sesinin, fark yaratan hikayelerinin sinemada temsili erkeklerinkine göre o kadar geride kalıyor ki... İşin aslı bu. Bence saldıralım derim, ordular ileri! Cidden, hele ki Türkiye gibi sinema sektöründe devlet desteğinin mevcut olduğu bir ülkede en azından kadınlar bu desteğin kadın ve erkek sinemacılar arasında yarı yarıya bölüşülmesini talep etmeli. Sonuçta demokrasi bunu gerektirmez mi?”
Bu öneri Campion’un sohbetimizin koyulaştığı noktada coşkuyla aklına geliveren bir şey değil. Jane Campion’ın da aralarında bulunduğu bir grup sinemacı Amerikan hükümetini Avustralya hükümetinin yaptığı gibi, devlet fonlarıyla sinemaya yapılan desteği kadın ve erkek sinemacılar arasında yarı yarıya paylaştırmaya davet eden bir girişim başlatmış durumdalar.
Yeni Zelanda’lı Campion 21 yaşında ayrılmış ülkesinden. Öğrenci olarak İtalya’da, İngiltere’de bulunmuş, uzun yıllardır Avustralya’da yaşıyor. Bizimki gibi doğuyla batının, modernle gelenekselin, ataerkille anaerkilin, laikle Müslüman’ın iç içe geçtiği bir ülkeden, bir yandan oyuncu olup diğer yandan sivil toplum, insan hakları meselelerine mesai harcayan biri olarak ben kimlik meselesi üzerine epeyce kafa yormaktayım. Hal böyle olunca Campion’a da sormadan duramıyorum. Birden fazla ülkeye kendini ait hissetmek, kadın olmak, kadın yönetmen olmak onun hayatında nerelere denk geliyor?

‘Türk kadını çok güçlü’
“Şimdiye kadar epey bir yer gezdim gördüm. Amerika’da, İngiltere’de, hatta Türkiye’de İstanbul’da bulundum. Avustralya ve Yeni Zelanda’da sanırım kadınlar özellikle Amerika ve İngiltere gibi kadınların daha ılımlı olmasının beklendiği yerlere kıyasla daha farklı beklentilerle yetiştiriliyorlar. Gördüğüm kadarıyla Avustralya ve Yeni Zelanda’da kadınların kendi güçlerine inancı var. Ve bu özel bir durum da değil, aksine gayet doğal. Bir nevi ruhunuza nüfuz etmiş bir durum. Ve sonuçta biliyorsun ki insan neye inanıyorsa odur. Ama enteresandır, İstanbul’daki deneyimim bana orada hiç ummayacağım kadar çok sayıda çok güçlü kadın olduğunu gösterdi. Son derece net, sözünü sakınmayan ve son derece bağımsız kadınlar. Bu nasıl olup da olabiliyor şaşırmadım desem yalan olur! Bana sanki Avustralyalı ve Yeni Zelandalı kadınlarla İstanbul’daki Türkiye’nin modern kadınları arasında bir bağ varmış gibi geldi. Şehrinize ve insanlarınıza kelimenin tam anlamıyla aşık oldum” diyor Campion.
Birden Kızılderililerin Türk olabileceği savını hatırlayıp Maoriler ve Aborjinler üzerinden paralellik kuruyorum, ancak temeli zayıf olduğu için bu teoriyi Jane’le paylaşmamayı tercih ediyorum! Sadece canı gönülden ‘Seni tekrar aramızda görmeyi gerçekten çok ama çok isteriz Jane’ diyorum; “Tamam o zaman, geliyorum!” diyor... Kim bilir, belki bu yılki İstanbul Film Festivali’ne de gelir.