Japonizm yanılsama mı?

Son on yıldır Batı'ya gidenler belli bir görsellik anlayışıyla karşılaşıyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Son on yıldır Batı'ya gidenler belli bir görsellik anlayışıyla karşılaşıyor. Mimarlıktan modaya, oradan kitap tasarımına kadar hemen her alanda yerleşik hale gelen bu anlayışa kabaca Japonizm demek yanlış değil. Bu olgu kendisini sinemada olduğu kadar edebiyatta da gösteriyor.
Postmodern yaklaşımların kalabalık, karmaşık, çok renkli ve üsluplu anlayışından sonra hızla gelişmeye başlayan bu yaklaşım kendisini minimal, neredeyse soğuk, izleyiciyle arasına belli bir mesafe sokmaya çalışır bir tarzla gösteriyor. Fakat, Japon modacılar renkten de o kadar kaçınmıyor. Aksine üstüne üstüne gidiyorlar onun, tıpkı mimarlar gibi. Ama gene de ortaya çıkan yapıtın bir yabancılığı, bir yabansılığı var.
Yeni değil Japonizm'in Batı dünyasını kuşatması.
Özellikle orta sınıf
İlk dalga, 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında görülmüştü. Japonya, çok uzun sayılabilecek bir aradan sonra yeniden Batı'ya açılınca ortaya ikili bir ilişki süreci çıkmıştı. İlkin, Japonlar, Batı'dan perspektif gibi kuralları öğrenmişti. Ama kısa bir süre sonra Japonya'da gelişen sanatsal ifade hızla Batı'ya yayılmaya başladı. Özellikle de orta gelirli sınıflar için üretilen bir tür ağaç baskı olan ve 'Ukiyo-e' diye bilinen işler taşındı Batı'ya.
O sanatla uğraşanların en başta geleni Hokusai'ydi. Ömrünün son yıllarında çizimlerini 'çizim delisi yaşlı adam' diye imzalayan sanatçı, 30 binden fazla iş üretmişti. Yapılan işlerin genel adı, 'yüzen dünyanın resmi'ydi. Bu, bir anlamda,
'değişen dünyanın resmi' demekti ve onun daha özgür bir yorumu 'modern dünya' anlamına geliyordu. Hokusai ve ötekilerin resimlediği gündelik hayat, ona kattıkları duyarlık, geliştirdikleri incelikli yaklaşım, neredeyse bütün dönüşümlerine karşın Antik Yunan'dan beri aynı kalan Batı görselliğine büyük ferahlık getiriyordu.
Batı'nın öğrendikleri
Başta Degas olmak üzere bu anlayışa yönelen Batı resmi, Japonlardan yeni bir boya anlayışını, gündelik hayatla yeni bir dil içinde ilişki kurmayı, görselliği basitleştirmeyi öğrendi. Bu tavır kısa sürede Monet'yi etkiledi ve nihayet
İzlencilik, Japonizm'in kanatlarıyla havalandı. Toulouse-Lautrec bu anlayışı
'grafik' boyutuna taşıdı.
Bütün bunlar neyi gösteriyor? Bu, Japon etkisinin nedeni nedir?
Bu soruyu yanıtlamaya çalışanlar baştan beri bir noktayı vurgulamıştır: Sentez! İşin, Mehmet Akif Ersoy'dan beri bizi ilgilendiren yanı da bu olmuştur. (Onun, 'Japonlar' şiiri, bizim modernleşme arayışımızın en 'ceviz' örneklerinden birisidir.) İnanmışızdır ki Japonlar, tıpkı bizim gibi Batı'nın tekniğini almışlardır, Kartezyen düşünme sistemini benimsemişlerdir fakat bu çerçevenin içini yerli, yerel kültürle doldurmuşlardır. İlginçlikleri de bütünüyle buradan kaynaklanır.
Bu görüşün içinde elbette doğru bir yan var. Ama unutulmaması gereken nokta, Japon modernizminin, kendisini Uluslararası modernizmden daima uzak tutmaya gösterdiği özendir. Japonya yıllardır Batı'ya öğrenci gönderir. Japon sanayii ve sermayesi her
alanda eğitim gören o insanları desteklediği gibi, Japon sanatçılarını da destekler ve kollar. Dolayısıyla onların kendileri olarak Batılı kültür çevrelerine nüfuz etmesine olanak hazırlar. Fakat, gene de mesele bunun ötesindedir.
Asıl ilgi toplayan mesele
Japon kültürünün uğraştığı meseleler, Batı'nın uğraştığı meselelerdir. Hiçbir sanat yapıtında Japonların kendilerini sorguladığı görülmez. Japonlar ne soru sormakta, ne de cevap vermektedir. Eğer bir soru veya cevap varsa ortada, bu Batı'ya aittir. Japonlar olanı sergiler, onu Antik Yunan'dan beri süregelen insani trajiklerin
içine yerleştirmek, o bağlamda ele almak Batı'nın sorunu olur. Bu yanıyla Japonya'nın Batı'nın yanıt aradığı soruları sadece kendi diline tercüme eder. O nedenle de söz konusu olan gene Batı'dır. İlgi toplayan şey de budur.
Otantik tadın önemi
İkincisi Japon kültürünün Uzakdoğu geleneğinden getirdiği 'otantik' tadın önemi söz konusudur. Bunu da iki olgu sağlar. Öncelikle, doğa ve onun çıplak hali bu sanatın temelini oluşturur. Japon duyarlılığına içkin minimalizm de bu anlamda otantiktir. Bu doğallık o garip 'yabancılığı'
yaratan en önemli doku özelliğidir.
Üçüncüsü, kim ne derse desin, Japon kültürü, bu doğallık nedeniyle insanın çıplak gerçeğini sürekli olarak kurcalar. İnsan, o kültürde bütün varoluşsal yanlarıyla yer alır. Ama gene de her şeyin gelip dayandığı nokta cinselliktir. Japon kültürü, son kertede, kesinlikle erotik bir kültürdür. Japon edebiyatı da sineması da budur.
Sanal bir kültür
Bir de şu var: Roland Barthes, Japonya dönüşü yazdığı o güzel kitapta, Göstergeler İmparatorluğu'nda, daha ilk satırlarda, Japon kültürünün neredeyse 'yok', 'sanal' bir kültür olduğunu, dolayısıyla da kendisini daima göstergeler aracılığıyla ifade ettiğini söylüyordu. Dolayısıyla, bir 'masal' bir 'düşsellik' kültürüdür Japonların ki denebilir.
Modernitenin akılcılığından, post modernitenin karmaşasından yorulmuş, öbür taraftan gene post moderniteyle masal dinlemeye alışılmış bir dünyada Japon kültürünün hem modern hem de modern karşıtı olan yanıyla ilgi toplamasından daha doğal şey olabilir mi?