Julie Delpy: Hollywood patronlarının yarısı sosyopat!

Julie Delpy: Hollywood patronlarının yarısı sosyopat!
Julie Delpy: Hollywood patronlarının yarısı sosyopat!
Haftanın filmlerinden 'Lolo'nun yönetmeni ve başrol oyuncusu Julie Delpy ile filmin gösterildiği Toronto'da bol kahkahalı bir sohbet gerçekleştirdik. Krzysztof Kieslowski'den girdik, Angelina Jolie'den çıktık!
Haber: SELİN GÜREL - gurel.selin@gmail.com / Arşivi

Şu zamana kadar Altın Palmiye’yi kazanan kadın yönetmen sayısı 1. En eyi yönetmen Oscar’ını alan kadın yönetmen sayısı da 1. Bu sayılardan ne zaman kurtulacağız?
Bir değişim var ama çok ağır bir değişim bu. Sebebi çok açık. Hollywood sanatçılar tarafından değil, iş adamları tarafından yönetiliyor. Bu adamların odalarına, beyzbol şapkalı bir yönetmen girdiğinde aynı dilden konuşmaya başlıyorlar. Ama bir kadın girdiğinde, hemen onu duygularla bağdaştırıyorlar. Bu tür şeylerden çok korkuyorlar. Çünkü duygu diye bir şeyden haberleri yok. Yarısı sosyopat. Birkaç stüdyo patronu ile tanıştım. Yemin ederim, sosyopattan farkları yoktu. Kadınların devamlı inişli çıkışlı duygularla boğuştuğunu sanıyorlar. Sette her şeyin nevrotik bir hal alacağını filan... New York’ta film çekerken şunu fark ettim. Eğer bir kez bile tepem atarsa, hemen beni etiketleyecekler. Erkek yönetmen olsaydım, sette beş kez, 10 kez sinir krizine girebilirdim. Yine de yönetmenlik kariyerim tıkırında giderdi. Ama kadın yönetmen olarak bir kez öfkelenirseniz, adınız histerik kadına çıkar. Fransa bu kadar vahim durumda değil. Ama Hollywood böyle. Hollywood sadece kadın yönetmenin para kazandırdığını görünce ona değer veriyor. Mesela ‘The Hangover’dan sonra bütün stüdyolarla tek tek toplantıya girdim, herkes benden ‘The Hangover’ın kadın versiyonunu yazmamı istiyordu. Bir film izlendiyse, ardından hemen aynı şeyin farklı versiyonlarını yapmak istiyorlar. Çünkü sistem bu şekilde işliyor. İşlerini kaybetmekten öyle korkuyorlar ki. Enselerinde hep birileri var. Bu yüzden aynı filmi defalarca çekerek işlerini garantiye almak istiyorlar.


Selin Gürel, Julie Delpy ile Toronto'da konuştu.

Ne zaman sinemacılar arasındaki kadın-erkek eşitsizliği mevzubahis olsa, sizin bir yerlerde söylediğiniz cümleler saçılıyor ortaya…

Evet, bu hep başımı belaya sokuyor. Üstelik bazen ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor. Mesela Akademi ile ilgili bir espri yapıyorum, sonra bir bakıyorum, büyük olay olmuş. Espri yapayım derken, kendimi feminist bir açıklama yapmış olarak buluyorum. (Kahkahalar) Ama sorun değil. Nasıl olsa feminist olmaya mecburum.

Kendinizi yönetmek konusunda hayli istikrarlısınız. Bunun sebebi nedir?
Kafayı kendimle bozmuş durumdayım, kamerayı hep üzerimde görmek istiyorum. (Kahkahalar) Şakaydı, tabii ki. Kendimi yönetme fikri, ihtiyaç olarak doğdu. Çünkü filmlerimde oynamak isteyen çok fazla kadın oyuncu yoktu. Sonra da alışkanlık oldu.

Filmlerinizde oynamak isteyen kadın oyuncu bulamamanıza şaşırmamak elde değil.
İster inanın ister inanmayın, kadın oyuncu bulmakta gerçekten zorlanıyorum. Bir filmin yönetmeni aynı zamanda oyuncularından biriyse, eminim herkes şöyle düşünüyordur: “Kendini odak noktası yapmadan rahat edemeyecek.” Ama inanın, benim kafam tam ters istikamette işliyor. Başkalarını ön plana çıkarmaya çalışıyorum. Bütün hikaye neden benim üzerime olsun ki? Seyirci sıkıntıdan ölsün mü? Oyunculuk kariyerime başladığım yıllarda, bir filmde rol almıştım. Filmde başrolleri paylaştığım aktris, yönetmenin sevgilisiydi. Bir gün kurgu odasına girdi ve kendi sahneleri dışındaki her şeyi makaslamaya başladı. Bir anda filmden silinmiştim. Sadece onun yakın planları ve başını zarifçe bir o yana bir bu yana çevirdiği sahneler kalmıştı. Dağıtımcı filmin son halini görünce, o oyuncunun kurgu odasına girmesini yasakladı. Sonra filme yeniden dahil oldum. Şimdi düşününce, nasıl bu kadar aptalca bir şey yapabildiğini hala aklım almıyor. Eğer azıcık aklın varsa, kameranın senden başka insanlara da odaklanmasını istersin. Ancak o zaman çekilen şey bir sinema filmine benzer. Senin yakın planlarınla olacak şey mi? Şuna bağlamaya çalışıyorum: Ben de kurgu odasına girdiğimde, kendimle ilgilenmiyorum. Filmin sadece bir parçasıyım. Nasıl göründüğüm veya ne kadar arka planda kaldığım umurumda bile değil.


Senaryolarınızın kişisel bir tarafı var mı?

Emin değilim. Farklı türlerde filmler yazıyorum, mesela ‘The Countess’in kişisel bir film olduğunu söylemek zor. (Kahkahalar) ‘Lolo’nun da kişisel bir hikaye olduğunu düşünmüyorum. Bana hiç benzemeyen bir karakterin hikayesi. Benim hayatımla uzaktan yakından alakası yok. Onun yaşadıklarını yaşamadım. Sevgili bulmakta hiç zorlanmadım mesela. Hayatımda hiç yalnız kalmadım. Onun yaptığı gibi, işimi özel hayatımın önüne koymadım. Ama benim de bir oğlum var. Ve dünyanın en akıllı çocuğu. Lolo’ya hiç benzemiyor. (Kahkahalar) Gerçekten öyle. Tanıdığım en empati sahibi insan. Gandhi filan gibi.

Komedi türünü karanlık öğelerle buluşturma fikrinden hoşlanıyorsunuz…
Belki de çatlağın teki olduğum içindir. ‘Bad Seed’, ‘Children of the Damned’ gibi filmleri izleyerek büyüdüm, ki ‘Children of the Damned’ filmde de var. ‘The Shining’ beni güldürür mesela. Kötücül varlığın yanı başınızda, evinizin içinde olduğu filmler beni hep eğlendirir. Nedenini bilmiyorum. Elbette deli değilim, gerçekte böyle bir şey yaşasam güleceğimi sanmıyorum. Ama bir şekilde sinemada eğlenceli bulduğum bir konsept bu ve ‘Lolo’da da aynı şeyi yapmak istedim. Canavar evinizde yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda hayatta en sevdiğiniz insan.


Oyunculukta kimya meselesi sizin için ne ifade ediyor?

Kimya işi çok gizemli. Ya var ya da yok. Yıllar önce rol aldığım bir filmi hatırlıyorum da… Başrolleri paylaşacağım aktörle tanıştığımda gözlerime inanamamıştım. Aramızda kimyanın kırıntısı bile yoktu. Yönetmenin bunu görememesi, çok tuhaf gelmişti. Belki de o yüzden o filmden sonra bir daha film çekmedi. Bazı insanlar arasında kimya olması imkansız. Arkadaşlık veya aşk gibi bir şey bu. ‘Lolo’da oynayan Dany Boon ile tanıştığım öğle yemeği sona erdiğinde, aramızda kimya olduğuna ikna olmuştum. ‘2 Days in New York’ta birlikte oynadığım Chris Rock için de aynı şeyi hissettim. Ama başlarda filmde tipik Chris Rock havasına girmişti. Doğal olması için onunla savaşmak zorunda kaldım. Çünkü seyircinin, onun Chris Rock olduğunu unutması gerekiyordu. Sonunda teslim oldu ve kendi imajından sıyrıldığına öyle memnun oldu ki. Bence bir oyuncu olarak alabileceğiniz en büyük iltifat şudur: “Sizi izlerken, siz olduğunuzu unuttum”. Film izlerken bunu hissetmek gittikçe zorlaşıyor. Özellikle çok ünlü oyuncuları izlerken. Mesela Angelina Jolie. Onu izlerken, Angelina Jolie olduğunu unutmam mümkün değil. Şöhret, tehlikeli bir şey. Jeff Bridges’ı çok severim, çünkü kim olduğunu hep unutturur. Hatta bazen rol yapmıyormuş gibi gelir, perdenin bir köşesinde kendi işine bakıyor gibidir. Robert De Niro da karaktere bürünmek söz konusu olduğunda bir dahidir ve bunu o kadar iyi yapar ki, koskoca De Niro’yu izlediğinizi unutuverirsiniz. Bu hiç de kolay bir şey değil.

Kariyerinizin başında müthiş yönetmenlerle çalıştınız: Krzysztof Kieslowski, Jean-Luc Godard, Leos Carax, Agnieszka Holland, Bertrand Tavernier... Bir sinemacı olarak içlerinden hangisi sizde iz bıraktı?
Yönetmenlik üzerine en fazla sohbet ettiğim kişi, Kieslowski’ydi. Günün birinde yönetmen olmak istediğimi biliyordu. Agnieszka Holland da bu anlamda benimle çok ilgilendi. Ama senaryodan yönetmenliğe, sinemanın her şeyini konuşabildiğim kişi Kieslowski oldu. Bu çok tuhaf aslında, çünkü benim filmlerimle onunkilerin uzaktan yakından alakası yok. Ama bana şöyle bir tavsiyede bulunmuştu. “Sadece seni yansıtan, doğru olduğunu hissettiğin konularda yaz.” Bu tavsiyeye hep uydum. Ondan senaryo yazımı konusunda birçok tüyo almıştım. “Hep kulağına doğru çınlayan şeyleri yaz” derdi. Kieslowski, asla olmadığı biri gibi görünmeyen bir yönetmendi. Filmlerinde de bunu hissedersiniz. Ben de filmlerimde hep bunu yapmaya çalıştım. Beni yansıtan filmler çekmeye çalıştım. Bazı filmlerim çok farklı bir tarafımı yansıtır, bazıları herkesin gördüğü tarafımı… Ama öyle ya da böyle, her biri benim parçam. Babam “The Countess”in benim en otobiyografik filmim olduğunu söyler mesela. (Kahkahalar) Şöyle düşünün. David Lynch ile karşılaştığınızda, neden tuhaf filmler çektiğini anlıyorsunuz. Onunla konuşmaya çalıştığınızda, tastamam filmlerindeki karakterlerden biri gibi olduğunu görüyorsunuz. Tuhaf filmler çekiyormuş gibi yapan, bunu iş edinen bir yönetmen değil. Ona sorsanız, filmleri çok normaldir mesela. Bu yüzden birileri David Lynch filmlerine benzeyen bir film çektiğinde sonuç felaket oluyor. Aynı sebepten, beni yansıtmayan bir film çekersem, ortaya sadece sahte bir şeyler çıkacağını düşünüyorum.