Kağıt da sevdaya dâhil

Kağıt da sevdaya dâhil
Kağıt da sevdaya dâhil
Kağıt İnsanlar; roman kahramanları ile yazar arasındaki yaratan-yaratılan mücadelesini anlatıyor. Roman, düz bir metinden ziyade, birbirini takip eden sütunlar halinde akan bir metinden oluşuyor
Haber: MELİSA KESMEZ - kesmezmelisa@yahoo.co.uk / Arşivi

Birkaç ay önce duydum Kağıt İnsanlar’ı. Türkçeye çevrildiğini, Eylül ayında Siren Yayınları’nın bin bir özenle seçtiği kitaplarından biri olarak aramıza katılacağı haberi geldiğinde az heyecanlanmadım. Kitapları çoğunlukla henüz anne karnındayken pdf’ten okuyan bir okur olarak, bu kitabı kanlı canlı elimde tutmayı bekledim sabırla. Çünkü “kağıdı kurguya dahil eden bir roman” diye duymuştum hakkında. Ne demek istediklerini okuyunca anladım.
Kağıt İnsanlar, 1976 Meksika doğumlu Salvador Plascencia’nın ilk romanı. En basit haliyle romanı kurgularken kağıdın olasılıklarını da hesaba katan Plascencia, sıra dışı tasarımıyla ezber bozan kitabına dair şunu söylüyor: “Sanırım benim ilgimi çeken, okuru elinde tuttuğu kağıt hamuruna yakınlaştıracak bir yazın biçimi. Kağıdın romana mekan olduğu, salt araç olmaktan çıktığı kitaplar.” Yenilikçi ve cesur bir yazarın kaleminden çıktığı her haliyle aşikar olan Kağıt İnsanlar, bugüne kadar okuduğum romanlara hiç benzemiyor gerçekten.
Kağıt İnsanlar’ı benzersiz yapanın ne olduğunu kısaca anlatmam gerekirse; kitap , roman kahramanları ile yazar arasındaki yaratan-yaratılan mücadelesini anlatıyor. Roman, düz bir metinden ziyade, karakterler arasında bölüştürülerek, yan yana dizilmiş, birbirini takip eden sütunlar halinde akan bir metinden oluşuyor. Yani hikâyeye dahil olan her karakter, olayları kendi gözünden kendi sütunundan anlatıyor. Karakterlerin yanı sıra bir tanrı gibi her şeyi gören ve yazan yazarın da hikâyeyi gördüğü şekilde anlattığı kendi bölümleri var. Özne geçişleriyle yaratılan bu parçalı yapı, okura, olan bitene başka karakterlerin durduğu yerden bakma fırsatı sağlıyor. Hikâye bu sayede gittikçe derinleşiyor, palazlanıyor. Lakin düzenli bir akış değil bu bahsettiğim. Bazen boşluklar akışı kesintiye uğratıyor, bazen metin sayfada yan yatmaya karar veriyor. Bazen de metin kapkara bir rengin arkasına gizleniyor, lekeleniyor, okunmaz oluyor. Bu örtük yerler, karakterlerin kitabın yazarından saklanmayı başardığı bölümler aslında. Bir başka deyişle, karakterlerin zihnini okuyamadığımız bölümler yani. Kitapta bir de, üzeri karalanmış isimler var, yazarın adını geçirmekten geri durduğu kişiler bunlar. 

Kalbi kırık bir adam

Ziyadesiyle zengin olay örgüsüyle her sayfada gittikçe dallanıp budaklanan romanda çok fazla karakter var. Akış itibariyle bu karakterlerin biri diğerinden daha mühim olmasa da, asıl karakter az önce de bahsettiğim, her şeyi bir dış göz olarak gören, her şeyi bilen ve anlatan Satürn gezegeni. Ki Satürn, aslında kitabın yazarı, yani Salvador Plascencia’nın ta kendisi. Karakterlerden bir diğeri, yatağını ıslattığı için karısı tarafından terkedilen, onu derinden etkileyen bu olayın peşinden limon bağımlısı kızı Merced ile birlikte Los Angeles’ın dışındaki El Monte’ye göç eden ve derdine çare olarak vücudunun belli yerlerini yakmayı keşfeden Federico de la Fe. Kalbi kırık bu adamın en büyük davası Satürn’ün onu ‘bir tanrı gibi’ gözlemesinden kurtulmak. Bunun için bir örgüt kuruyor ve Satürn’e (kitabın yazarı Salvador Plascencia’ya yani) karşı bir mücadele başlatıyor.
Özet geçmesi bir hayli zor detaylarla ve her birinin kalbi başka nedenlerle kırık karakterlerin bakış açılarıyla aktarılıyor bu mücadele. Kağıttan bir kadın, bebek Nostradamus, Rita Hayworth, mekanik kaplumbağalar, bir origami cerrahı, kendini arılara sokturarak rahatlayan bir kadın… bu enteresan romanın sayfalarında karşınıza çıkacak, her biri kendi yolunda ilerleyen karakterlerden sadece bazıları. Belki bu noktada gidişata dair çok da sürprizi bozmadan son bir ipucu vermek gerek: Hikâyenin bir yerinde arkadaşlarına ihanet ederek, Satürn’den gizlenmeyi reddeden bir adam, kağıttan gökyüzünü delerek Plascencia’nın odasında buluyor kendini. Bu olayla kırılıyor roman ve Plascencia’nın Satürn rolünü üstlendiği kurgu dünyadan, sevgilisi tarafından terkedilmiş bir yazar olarak var olduğu ‘gerçek’ dünyaya geliyor. Romanın ilk bölümüne ayna tutan bu bölümde anlaşılıyor ki, kitaptaki kalbi kırıklar sadece romanın kahramanları değil, yazarın bizzat kendisi, Salvador Plascencia da onlardan biri. Bu bağlamda romanın büyük kısmı kurmaca da olsa, bir otobiyografik yanı olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Kağıt İnsanlar, taptaze bir okuma deneyimi sundu bana. Hakkında rahatlıkla ‘deneysel’ diyebileceğim, ama bunu okura “aman dikkat!” tadında bir uyarı mahiyetinde yapmayacağım bir roman. Yazma aşamasında basılıp basılmayacağını düşünmeden, sadece “Bu kitabı yazmak istiyorum” diyerek beş yıl boyunca yazmaya devam eden Plascencia’nın cesareti takdire şayan. Bunu mürekkebin elektronik harflere yenilmeye yüz tuttuğu vakitlerde, kağıdı bunca yücelterek yapması ise üstüne kuş kondurmak olmuş. 


“Kitaptaki hiçbir şey metafor değil”
“Romandaki birbirinden çok farklı sesi yazmak kolay değildi ama yapılması gereken buydu. Aslında bu daha küçük çapta bir işti benim için. Bu şekilde 250 sayfa boyunca tek bir sesi muhafaza etmek zorunda kalmıyorsunuz. Oradan oraya zıplama haline alışıyor zamanla insan. Bir sesten yorulup diğerine zıpladım ben de yazma sürecinde. Sanırım bu bana özgü bir beceriksizlik şekli olabilir; tek bir sesi muhafaza edememek. Ben bunu onlarca karakter yaratarak çözdüm, böylece tek bir sesten sıkılmak zorunda kalmadım. Yani bir açıdan zordu ama sürekli ilerleyebildiğim için romanı benim için eğlenceli hale getirdi. Eğer bundan da sıkılırsam, yoluma devam eder, başka yere giderim.”
“Kitabın yayınlanıp yayınlanmayacağını son ana kadar hiç düşünmedim (…) Bu hiç hırsım yoktu demek değil ama. Ben sadece bunun yazmak istediğim kitap olduğunu düşündüm. Piyasa bağlamında düşünmedim hiç. Şöyleydi fikrim: “ Bu kitabı yazıyorum, bakalım ne olacak?” Kitabı yazdığım ilk dört yıl boyunca, edebiyat ya da yayıncılık dünyasına yatırım yapmadım hiç. Başta böyle bir işgal söz konusu değildi hayatımda, arkadaşlarımla yazmak üzerine konuşuyordum falan. Ne zaman sonra işin içine yayınevleri, aracı kurumlar girdi, eğlence azaldı biraz.”
“Bu karmaşık bir kitap, yani demek istiyorum ki benim bu kitapla ilgili kafam karışık. Sanırım neyin gerçek, neyin anı, neyin uydurma olduğunu bilmek isteyen okurlar var. Kitaptaki çok fazla şey edebi olarak algılanıyor. Mesela kağıt kadın gibi. Bu metafor değil. Her şey olduğu gibi okursanız, metaforlardan kurtulabilirsiniz. Kaçamaklı bir şeyler yazmaya çalışmadım. Bilimkurgu gibi okuyun misal. Gördüğünüz neyse o. Kitaptaki mekanik kaplumbağalar, gerçekten mekanik kaplumbağalar; sembol değiller. İnsanlar metaforların peşinde koşuyorlar. Ama öyle değil.”
“İkinci romanı yazıyorum. Ama “ya sahip olduğum şey sadece buysa” dediğim günler de var. Ya içimde sadece bir kitap varsa? Sadece bir kitap yazan başka yazarlar da var sonuçta. Belki bu kadardır. Belki bitmiştir yazacaklarım. Sonsuza kadar. Bu beni hangi gün yakaladığınıza göre değişecek bir şey. Bugün yazacaklarım olmayabilir ama yarını kim bilebilir?”
(Yazarın kitabı ABD ’de yayımlandıktan sonra www.bookslut.com’a verdiği röportajdan alınmıştır.)