Kaldırımdan düşüp ölmek!..

Son zamanlarda mimarlık kültürüne dönük bir ilgi göze çarpıyor. Çeşitli dergiler yayımlanıyor. Bu kültürü daha da yaygınlaştırmak için örgütlenmelere gidiliyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Son zamanlarda mimarlık kültürüne dönük bir ilgi göze çarpıyor. Çeşitli dergiler yayımlanıyor. Bu kültürü daha da yaygınlaştırmak için örgütlenmelere gidiliyor. Bu çabaların başını çeken dergilerden birisi olan Arrademento Mimarlık, Kasım 2001 sayısında bu konuya
eğilmiş. Mimarlık merkezleri kavramını tartışıyor.
Derginin bu oluşumu tanımlamak için seçtiği kavram her şeyi açıklamaya yetecek nitelikte: 'Mimarlık-toplum diyaloğunun kurumsal yüzü'. Eğer böyle bir örgütlenmenin bir anlamı ve amacı olacaksa onu gerçekten de bu çerçeve içinde aramak gerekir.
Tek mimarlık merkezi
Türkiye'de bu konuları toplumsallaştıracak girişimler yok ortada. Arrademento'nun belirttiği gibi, bu konuda ortaya çıkmış tek girişim 'XXI Mimarlık Kültürü Merkezi'. Bu konuda en çok çaba harcayanlardan Prof. Haluk Pamir kurumlaşmanın tarihsel-pratik serüvenini anlatıyor. XXI gibi gerçekten de çok önemli bir toplumsal kültür dergisini yayımlayan merkezin gerçekleştirdiği onca şeyin basında ne ölçüde yankı bulduğunu düşününce insan şaşırıyor, onun da
ötesinde dehşete kapılıyor. Hele mimarlığın hem parasal hem de yaptığı hatanın ortadan kaldırılması anlamında en pahalı sanat olduğunu düşününce bu dehşet duygusu insanın içinde gitgide büyüyen ve onu boğan bir karabasana dönüşüyor. Bu doğal. Çünkü, birçok şey gibi mimarlık kültürünün oluşması, yerleşmesi her şeyden önce bir burjuvazinin oluşmasıyla eş anlamlı olmasa bile eş zamanlı bir gelişim.
Oysa böylesi girişimlere, kurumlara belki en çok gereksinme duyan ülkelerden birisi Türkiye. Yüzyıl başında yaşanan ve bugün de hâlâ devam eden hoyrat modernleşmenin ortadan kaldırdığı geçmiş birikimiyle, bugün aynı hızla ve yıkıcılıkla türeyen kiç mimarlık (Arrademento'da bu konuda da bir yazı var) arasında sıkışıp kalmış bir toplum olarak mimarlığın önemini de, anlamını da kavrayamadık. Mimarlık, Türkiye toplumuna hiçten daha fazla bir şey söylemiyor. Bu, bütün acılığına rağmen böyle. Çünkü o konuda yaşadığımız bir terbiye, bir bilinç yok.
Mimarlığın bir toplumsal kültür üretme süreci olduğunu kesinlikle bilmiyoruz. O nedenle de aslında yakındığımız ve sevindiğimiz hiçbir şeye mimarları ve mimarlığı katmıyoruz. Eğer içinde oturduğumuz, daha doğrusu oturamadığımız evden yakınıyorsak müteahhidi, üstünde yürüyemediğimiz, düşersek öleceğimiz hiç değilse bir yerimizi kıracağımız kaldırımdan şikâyet ediyorsak belediyeyi suçluyoruz. Mimarı, bu işlerin asla görevlisi olarak görmüyoruz. Bunun tersi de geçerli. Eğer beğendiğimiz bir yapı, bir çevre düzenlemesi varsa ortada, bu kez de firmayı kutluyoruz. Gene mimar yok işin içinde.
Bu doğal. Toplumla mimarlık arasında herhangi bir iletişim, etkileşim bulunmuyor. Tersine tam bir kopukluk yaşanıyor. Bugün, Telif Hakları Yasası'nda yer almasına karşın hiçbir binanın girişine, görünür yerine hangi mimar tarafından tasarlandığını belirten en küçük bir işaret bile koymuyoruz. Bu, çağdaş mimarlık için olduğu kadar eski yapılar için de geçerli. Hiçbir caminin girişinde adını, kimin tarafından, hangi yılda yapıldığını gösteren bir iz bulunmaz.
Bu olumsuzluk kentçiliğimizi de kuşatmıştır.
İstanbul'da, Tünel'den, kabaca Şişli'ye, Osmanbey'e kadar açılan adada yer alan yapı dokusu, Paris'in, Viyana'nın, Prag'ın yapı stokunun dokusu, üslubu aynıdır. Hepsi, 'fin de siecle' (yüzyıl sonu), yani 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında kendisini göstermiş Art Nouveau'nun ya doğrudan, ya dönüşmüş örneklerine yaslanır. O hayal içinde gezdiğimiz ve bizi büyülediğini söylediğimiz Batı kentlerindeki caddelerden İstanbul'da değindiğim bölgenin bu düzeyde de, başka düzeylerde de hiçbir farkı olmamak gerekir; kuramsal olarak da öyledir ama aradaki fark ortada duruyor işte.
Öte yandan mimarlığın her şeyden önce bir mekân meselesi, onun da bir toplumsal kuram sorunsalı olduğunu unutuyoruz. Mekân, öncelikle iktidar demek. İktidarsa bizim kimliğimizle ilgilidir. İş gelir, onların
oluşum süreçlerine dayanır. O anlamda belleğimiz, gövdemiz, dilimiz, hatta cinsiyetimiz ve cinselliğimiz o mekânlarla, biz farkında olmasak da, yoğun ve sürekli bir ilişki yaşar ve oralarda katılaşır ya da çözülür. Batı mimarlık araştırmalarının bugün 'erillik-dişillik' kavramı etrafında bu kadar sorgulanması boşuna değil. Ama yukarıda da değindiğim gibi, bu öncelikle bir burjuva kültürü sorunu.
Mimarların vebali
Bununla birlikte iki şeye değinmeden geçmek olanaksız.
İlki, doğrudan doğruya mimarların bu sürece katkısı. Bugün İstanbul'un ortasına dikilen Gökkafes'ten yakınıyor, fakat onu ülkenin en iyi mimarlarından birisinin tasarladığını ve oraya yerleştirdiğini unutuyoruz. Bu anlamda, bilinç sorununun onları da kuşattığını ve bağladığını vurgulamak gerek.
İkincisi, buna bağlı ve gene gelip bilinç noktasında kristalize olan şey: bizim kültürel yapımızın iç sorunları, eklektik dokusu.
Bütün bunları, Arrademento'nun bir başka dosyasını incelerken düşündüm. Dergi, mimarların kendi evlerine eğilmiş o çalışmada. Modern mimarlık tarihinin önemli isimleri kendi mimarlık anlayış ve eğilimlerini yansıtan bir evin içinde yaşarken bizim en büyüklerimizden birisi sayılan Sedat Hakkı Eldem'in evine bakanlar, onun, derginin de saptadığı o 'garip' halini görenler, biçimlenmesine o kadar katkıda bulunduğu mimarlığımızın eksiği, gediği hakkında da herhalde epey bilgi sahibi olacaktır.
O zaman XXI Mimarlık Kültürü Merkezi'nin işlevi ve ona duyulan gereksinim daha çok anlaşılıyor: mimarlık salt mimarlara bırakılmayacak kadar ciddi bir konudur ve öylesi bir merkezden yararlanacakların arasında unutmayalım mimarlar da olmalıdır!