Kanla örülmüş duvarlar

Kanla örülmüş duvarlar
Kanla örülmüş duvarlar
İzleyicinin ruh halini etkileyen, çarpıcı entalasyonlarıyla tanınan Japon asıllı, Berlinli sanatçı Chiharu Shiota, İstanbul'da Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'nde bir yıl boyunca izlenebilecek bir ev inşa etti. Kendi deyişiyle 'duvarları kanı ve yaşamı sembolize eden yün iplerden meydana gelen' bir ev...
Haber: HANDE OYNAR - handeoynar@gmail.com / Arşivi

Chiharu Shiota, bizi evine davet ediyor. Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'nin fuayesinin devamında yer alan yapı, kırmızya boyanmış basit metal strüktürüyle bir çocuğun ilk ev çizimi kadar naif. İşi karmaşıklaştıran; evin duvarlarını oluşturan, birbirinin içinden geçen kırmızı ipler. Shiota, daha önce Washington D.C.'de Smihtsonian Müzesi'nde, kullanılmış ayakkabı teklerini tek bir noktaya iplerle bağlamış; Art Basel 2013'te Art Unlimited bölümünde ise 'In Silence' adlı işinde izleyiciyi kara iplerle örülmüş bir koridorda sessiz ve ağır bir piyano resitaline maruz bırakmıştı. Venedik Bienali'nde Japonya'yı temsil etmek üzere seçilen sanatçı, İstanbul 'daki ilk işi olan 'İlk Ev'i, diğer işlerinde de izlerini sürebileceğimiz bir metafor olarak kurgulamış. Projenin koordinatörü küratör Gülru Vardar ile birlikte, Shiota'nın düğümlerini açmaya çalıştık.



Bizim içinde yaşadığımız İstanbul, yerel sanatçıların işlerinde çarpık yapılaşmasıyla, kentsel dönüşümüyle öne çıkıyor. Siz İstanbul'da ne gördünüz de bu kadar samimi ve sevimli bir ev yapmaya karar verdiniz?
Chiharu Shiota: Birçok başka şehirdeki gibi burada da insanlar ev fikrine bağlılık gösteriyor. Bu evin duvarları kanı ve yaşamı sembolize eden yün iplerden meydana geliyor. Kan, benim için 'içeride' olan herşeyi ifade etmenin bir aracı. Aile, vatan, bakış açısı, ev... İnsanları ve fikirleri bu evin içinde buluşturmak istedim. İşlerimle izleyici arasına mesafe koymayı sevmiyorum.
Gülru Vardar: Bence Chiharu, daha kişisel bir bağ kurdu İstanbul'la. Ben Berlin'deki evinin kapısını çaldım bir gün. Burada işlerini sergilemesi için çok hevesliydim. İstanbul'da gördüklerinden çok, burada hissettiği enerji, işlerini sergilemesi için gördüğü talep ve beğeni bunun sebebi olsa gerek. Şehirde genel bir gezi yaptık, Sultanahmet'ten daha varlıklı mahallelere, banliyö olarak tabir edebileceğimiz bölgelerden şehrin sıradan sokaklarına kadar gezindik. Bu gezi sonrasında ev kavramı üzerine birşey yapmak istemesi bana çok samimi geldi.

Bir nevi beden metaforu olarak da düşünülebilir mi bu 'İlk Ev'? Ruhun doğduğu, barındığı ilk ev olan bedenle ilişkimizi de düşündürüyor bana.C.S.: İplikler, benim için kişisel ilişkileri ifade ediyor. İplikler arasında bir gerilim yaratabilirim, onları kesebilirim, bollaştırabilirim. Benim için duygularımı ifade etmek gibi. İplikle uğraşırken birini düşünüyorsam ve o kişiyle bir sorunum varsa iplikler birbirine karışıyor. Benim hayatımın da aynası gibi.
G.V.: Chiharu, bazen neredeyse meditatif bir ruh haline bürünüyor evin duvarlarını örerken. Bu, bazı pagan kültürlerde kadınların kenara çekilip kendilerini ana demirlemek ve zihinlerini rahatlatmak için örgü yapmasına benziyor. Eğer o an yaptığı işten başka bir şeyi düşünürse iplikler karışıyor ve içinden çıkılmaz hale geliyor. Aynı şekilde, izleyici evin içine girip duvarlara baktığında kendi evini, kendi ülkesini, kendi duygularını ve içsel yolculuğunu düşünsün istiyoruz.

Şu ana kadar işlerinizde yalnızca kırmızı ve siyah ipler kullandığınızı görüyorum. Geçen yılki Art Basel'da yer alan 'In Silence', özellikle de Fukushima faciasını düşünerek okunduğunda, kaybedilenlere bir ağıt niteliğindeydi. Siyahın ölümü simgelediğini düşünmüştük ister istemez.
C.S.: İnsanlar bana işlerimin şununla veya bununla ilgili olup olmadığını soruyorlar. Ama ben genellikle doğrudan bağlantı kurulabilecek objelerden ziyade,deneyimlenecek bir atmosfer yaratıyorum. İnsani ilişkileri ele almak istediğim işlerde, organik bağları ifade eden kırmızı iplikleri kullanıyorum. Siyah benim için daha çok kozmosu, evreni ifade ediyor. Gece karanlığındaki gökyüzünü, derin bir karanlığı. Bu derinlik yalnızca rengin kendisinden gelmiyor, sonsuza uzanırmışçasına iç içe geçmiş ipliklerin oluşturduğu bir derinlik oluyor.

Bu derinliği ve duygu durumlarının ağırlığını çok güçlü biçimde ifade ediyor büyük çaplı işleriniz. Galeriniz veya koleksiyonerleriniz için nasıl işler yaptığınızı merak ediyorum.
C.S.: Benim işlerimin çoğu yalnızca sergi için varoluyor. Sergi bittikten sonra tüm iplikler kesiliyor ve yok ediliyor. Çünkü izleyici gelip benim işimi görüyor ve ona kendi hatıralarını, kendi hafızasını yüklüyor.

Her iş, bir nevi Kızılderililerin düş kapanı görevini görüyor yani.
C.S.: Evet. Aslında birçok koleksiyoner, benim bir işimi önceden görüp bana geliyor. Gördükleri işi çok iyi hatırlayıp benden onun küçük bir versiyonunu yapmamı istiyorlar. Benim için stüdyoda kendi başıma çalışmak, bu iplikleri örmek ise meditasyon yapmak anlamına geliyor.



Peki iplikler veya ipler, ne zaman işlerinizde baskın malzeme olmaya başladı?C.S.: Ben aslında ressamdım. İstediğim herşeyi resmedebiliyordum ama bu, benim için hiçbir şey ifade etmemeye başlamıştı. Tuvali kan rengine boyuyordum, ama sonra ''Belki bu adamın kanı daha sarıya veya maviye kaçıyor? Nereden bileceğim?'' diye düşünüyordum. Resim, anlamını kaybetmişti benim için. O noktadan sonra üç boyutlu işler, enstalasyonlar yapmaya başladım. Bana, benim gerçekliğime daha yakın gelmeye başladı. Böylece bir mekan ve atmosfer yaratabiliyor ve insanları da bunun içine sokabiliyordum.
G.V.: Hatta Marina Abramoviç ekolünde performans sanatçısı olma yolunda ilerlediğin bir dönem de var.
C.S.: Evet, Almanya'da okurken Marina benim hocamdı. Bizi altı ay süren bir diyete sokup şehir dışında bir kamp düzenledi. Yedi gün boyunca oruç tuttuk. Her gün bize meditatif egzersizler yaptırıyordu; bir gün gölün etrafında hiç durmadan dönmek, ertesi gün ters yöne dönmek, sonraki gün aynı yolu gözümüz bağlı yürümek gibi. Son gün yorgunluktan bayılmış gibiydim ve beni zorla uyandırdı. ''İçinden gelen kelimeyi yaz'' dedi. Benden çıkan kelime ''Japonya'' oldu. Daha önce evime bu kadar bağlı olduğumu, benim gerçekliğimin bu olduğunu bilmiyordum. Bu farkındalıktan sonra tüm pratiğim başka bir yöne doğru evrilmeye başladı.

Son olarak Venedik Bienali'ndeki Japon Pavyonu için yaptığınız çağrıya cevaben, seyahat ederken dünyanın öbür ucunda tuttuğum bir evin anahtarlarını size teslim etmek istiyorum. Bu işin iplikleri kırmızı mı siyah mı olacak?C.S.: Evet, bienaldeki işim için anahtar topluyorum ve anahtarlarla birlikte sizinki gibi birçok hikaye de bana ulaşıyor. Her kişisel hikaye bana göre bir anahtar vazifesi görüyor. İşin başlığı 'The Key in the Hand', 'Eldeki Anahtar'. Anahtar sözcüğünün anlamı çok geniş; çözüm, cevap, açmak... Son birkaç yıldır Venedik'te Japon Pavyonu'nda işlenen konu hep Fukushima felaketi etrafında döndü. Artık bu felaketi arkamızda bırakmamız gerektiğini düşünüyorum. Artık geleceğe bakmalıyız. Başlık da bu nedenle 'Eldeki Anahtar', yani çözüm elimizde.