Kapakların efendisi

Kapakların efendisi
Kapakların efendisi
Kim bilir kaç kuşağın en büyük tutkusuydu çizgiromanlar? Aslan Şükür, Zagor'dan Mister No'ya, Mandrake'den Kızılmaske'ye, Gordon'dan Judas'a çok sayıda çizgiroman kapaklarına imza atmış bir isim... Emektar çizerle meslek serüvenini ve çizgiromanın Türkiye'de geldiği durumu konuştuk.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Her şey geçen haftaki konu toplantısına Gökçe’nin (Aytulu) getirdiği kitapla başladı. Son derece kaliteli kâğıda basılmış bu, albüm hüviyetindeki kıymetli eserin kapağındaki ‘Ahyaaak!’ ismini görünce, meseleye dahil olmam gerektiğini düşündüm. Evet, yanılmamıştım: Bu, çocukluğumdan ergenliğime kadar en yakın dostlarım olan bir grup karakterin öykülerini anlatan çizgiromanların kapaklarına imza atan ve kendine özgü imzasıyla bir uşağın zihnine yerleşen Aslan Şükür’ün bir tür mesleki resmigeçidiydi.

Söz konusu eser birkaç ay önce limitli olarak basılmış bir albümdü ve bize Şükür’ü hatırlama, peşi sıra söyleşi yapma fırsatı sunuyordu. Önce eseri inceledim, sonra da 71 yaşının baharında üretimi hâlâ sürdüren Aslan Şükür’ün evine giderek üstatla eserleri, meslek hayatı ve çizgi romanın bu ülkedeki serüveni üzerine söyleştik.

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Önce bu dünyaya nasıl adım attınız, onun hikâyesini öğrensek?

Bakırköy’de turistik eşyaların üzerine resimler çiziyordum. Tesadüf eseri yaptığım işleri bizim mesleğin duayenlerinden Yücel (Köksal) abi görmüş, kendisi o dönemde Tay Yayınları’nda çalışıyordu ama başka bir yerden teklif almış, bırakacaktı. Beni Tay Yayınları’nın sahibi Sezen Yalçıner’e tavsiye etmiş. Gittik, görüştük, Yücel abi işi bıraktı, ben devraldım ve yaklaşık 26 yıl bu yayınevinin çatısı altında -kapanana kadar- çalıştım.

Çalışma biçiminiz nasıldı, her gün yayınevine gidip gelir miydiniz?

İki yıl gidip geldim ama yol bir dert, yemek ayrı bir dert; Sezen bey iki-üç aylığına İtalya’ya gitmişti, o dönemde kendi başıma işi devam ettirdim, gelince yaptıklarımı çok beğendi. Ben de belki de özgüven hissiyle durumu kendisine açtım ve “Evden çalışmam daha sağlıklı olacak” dedim, peşi sıra bütün meslek hayatımı 42-43 yıl evden sürdürdüm.

Kapakları nasıl çiziyordunuz, hatırladığım kadarıyla güncel değildiler, içerideki maceraya bağlı çizimler olmuyordu pek.

Valla beni bu konuda pek zorlayan olmadı. Adeta prens gibi girdim yayınevine ve istediğim şekilde çizdim. Sezen bey yaptığım işleri beğendikçe ve özellikle çevreden olumlu tepkiler geldikçe özgürlüğümü daha çok kazandım.

Kapakları çizerken bir hedefiniz ya da özel bir mantığınız var mıydı?

Valla asıl mesele aksiyondu. Tabii ki kahramanı yakışıklı, çekici çizmek de gerekiyordu. Buna dikkat ediyordum.

Bazen asıl kahramanın yanında yan karakterlere de yer verdiğinizi hatırlarım.

Tabii ama bu daha çok Mandrake’nin yardımcısı Abdullah için geçerlidir. Abdullah’ı bazen tek başına çizerdim, çünkü tanınan bir karakterdi, böylece kapaklara farklılık ve zenginlik de katabiliyordum. 

Daha önceden çizgi roman dünyasını tanıyor muydunuz? Ya da şöyle sorayım, hani küçükken yıldız futbolculara öykünen ve büyüyünce kendisi de yıldız oyuncu olan çocuklar vardır, öyle bir hissiyat duyar mıydınız?

Küçükken elbette ben de çizgi roman tutkunuydum ama bizim zamanımızda Tommiks, Teksas, Teks vardı. Benim çizdiklerim ise daha sonraki dönemlerin karakterleriydi. Ama küçük bir çocukken annemin yemek kitabının arkasına kovboylar çizmişim, sanırım o çizimlerden ne olacağım belliymiş.

Peki çizdiğiniz karakterlerin maceralarını okur muydunuz?

Doğrusu pek okumazdım ama elbette temel özelliklerini bilirdim. Zaten bunları bilmek durumundaydım.

Sizin gibi çizgi roman kapağı çizen diğer meslektaşlarınızı isimlerini zikretsek, en azından tarihe kayıt düşmek açısından.

Samim Utkun, Yücel Köksal, Yalçın Dağlı, Şahin Karakoç, Ömer Muz aklıma gelenler…

Ömer Muz galiba son dönemde en plana çıkmıştı, özellikle Conan’ın kapaklarından hatırlıyorum.

İlginçtir, Conan’ı dışarıda görmüş ve bizde de yayımlanması için Sezen beyi ikna etmeye çalışmıştım. Lakin 12 Eylül dönemiydi ve ortamın etkisiyle belki, Sezen Bey bu karakterin maceralarını çok kanlı bulduğu için “Biz yayımlamayalım” diyerek istememişti.

Türkiye’de çizgiromanla okur arasındaki bağ tuhaf bir şekilde koptu, bu durumu siz nasıl açıklıyorsunuz?

Evet, düşünün albümlerimiz haftada 45 bin satardı. O noktadan şimdi “Bin tane satsa büyük başarı” noktasına gelindi. O zamanlar TV yoktu, tek eğlence sinema ve çizgiromandı. Önce televizyon girdi hayatımıza, sonra TRT tek kanalda çok kanala geçti, diğer kanallar çıktı, videoydu, DVD’ydi derken ilgi başka yönlere kaydı.

Benzer süreçleri Batı da yaşadı ama çizgiroman sevgisi orada körelmedi.

Çünkü bu okuma kültürüyle ilgi bir şey. Bizde okumak zaten zor bir uğraş bir de çizgiromana özgü engeller vardı. Düşünsenize anneler babalar “Çocuğum, bunları okuma, ders çalış” diye sürekli uyarılarda bulunuyor; bu çocukların çizgiromana olan ilgisini köreltti. Oysa çizgiromanlar okuma alışkanlığını artıran en önemli araçlardan biridir.

Peki niye kapakların dışında olaya dahil olup çizgiroman çizme işine girmediniz?

Tabii ki çizenlere büyük saygı duyuyorum ama ben bu konuda pek tutkulu olmadım. Çok zor bir iş, ayrıca sıkılırdım da sanırım. Siyah beyaz çalışmalarım oldu ama hiç çizgi roman çizmeyi düşünmedim.

Çizdiğiniz kapaklarda ilgili özel bir heyecanınız var mıydı? Mesela yaptığınız işi görmek için bayiye gidip basılan kitaplara göz atar mıydınız?

Zaman zaman böylesi duygulara kapıldığım olurdu. Özellikle üzerinde çok emek sarf ettiğim ve farklı olduğuna inandığım kapaklar için bayinin yolunu tutardım. Mesela ben tablo yapmayı da sevmem, çünkü yaptığım şey satın alacak kişinin evinde, iş yerinde kalacak ve muhtemelen çok az kişi tarafından görülecektir. Ama yaptığım bir kapağı bütün bir ülke görürdü ve bu benim çok hoşuma giderdi.

Teks’in çizeri Galleppini’nin (Galep) bir söyleşisinde “Hiç Amerika’ya gitmeden çizdim onca kareyi” dediğini hatırlıyorum. Siz hiç Amerika’ya gittiniz mi?

Galep haklı, gitmeye gerek yok. Ben de gitmedim. Fotoğraflardan, filmlerden oraları, o dünyaları o kadar iyi tanıyorduk ki. İtalyanlar hiç oralara gitmeden hem çizgiromanları yarattılar, hem de ‘Spaghetti western’ filmleri çektiler…